Tanrı Bumba’nın Midesi Bozulmuş!

Big Bumba Teorisi ve New Scientist

“Neden buradayız? Nereden geldik? Orta Afrika’da yaşayan Boshongo halkına göre, bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı.

Bu yaratılış efsanesi de, diğer birçokları gibi, bugün hala kendi kendimize sorduğumuz sorulara yanıt aramaktadır. Neyse ki günümüzde artık, ilerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, bize yanıtlar veren bir araca sahibiz: bilim.”

Yukarıdaki paragrafları bir kitaptan aldım. “New Scientist” dergisinin bir derleme kitabı olan “Neredeyse Her Şeyin Kökeni” ülkemizde de İş Bankası Kültür Yayınları tarafından çevirisi yaptırılarak yayınlanmış. Genel anlamda popüler bilimle ilgili genel kültür ve temel kazandıracak bir kitap olduğunu söyleyebilirim ama asıl söylemek istediğim olumsuz bir eleştiri: İnsanlara dayattığı “Bilim Tanrısı” inancı.

Bu öyle bir şey ki sosyal alanda tüm insanlara “Tanrı yok” demenin ukalaca bir yolu. Kitabın en başına bir giriş yazısı konulmuş. Yukarıda okuduğunuz satırlar Profesör Stephen Hawking’e ait o giriş yazısının en başında duruyor. Yazı güzel ve makul sorularla başlıyor olsa da aşağıdaki tüm sözlerim esas olarak Hawking’in ve tabi bugünkü bilim hahamlarının aynı akıl tutulmasıyla ilgili. “Sen kimsin ki Hawking’i eleştireceksin” demeden önce “Hawking Allah mı ki eleştirilemez buluyorsunuz?” soruma cevap vermenizi öneririm. Günümüz bilim dünyasının burnu yere düşse almadan yola devam eden imamları ve papazları Hawking’i bir peygamber gibi tanıtıyor ve biz de buna iman ediyorsak, hiç tanımadığımız sahabenin birini tartışılmaz bulanlarla ve dini hurafeyle karıştıranlarla aynı yoldayız demektir. Yoksa bilime meraklı sıradan bir insan olarak Hawking’i sevenlerden, güzel işler yaptığını görenlerden, rahmetlinin azmini ve başarısını takdir edenlerden biriyim. Ama böyle düşünmem onu gözümde hatasız yapmıyor.

Şimdi Hawking’i unutun ve evlerde yemek pişirilemediği ve yenmediği bir devirde yaşadığınızı varsayın. Kendinizi bir lokantada arkadaşlarınızla yemek yerken düşünün. Önünüze gelen yemek, mesela kuru fasulye hakkında konuşuyorsunuz. Sözgelimi siz diyorsunuz ki: “Aşçı çok marifetliymiş. Bu ne lezzet! Hayatımda böyle enfes bir kuru fasulye yemedim.”

Sizin bu sözünüze karşı diğerleri tek tek atılıyorlar cevap vermek için:

  • Ne aşçısı kardeşim! Bak etrafına onu görebiliyor musun? Tek gördüğün garsonlar ve diğer müşteriler! Bırak ikide bir şu kendini gizleyen aşçıyı sofrada konuşmayı.”
  • Aslında aşçı diye bir şey yok! Aşçıyı biz kendi beynimizde üretiyoruz.
  • Sorularına cevaplarını bir Aşçı üreterek vermeye çalışıyorsun. Oysa ki gözlem ve bilim tüm sorularının cevabını veriyor. Bu yemeğin önümüze nasıl geldiğini açıklayabiliyoruz artık.

Siz diyorsunuz ki “Yemeğin nasıl piştiğini anlamanız aşçıyı yok etmez. Aşçı yoksa bu yemek de olmaz. İçindeki her şeyi bir araya getirip pişiren, önümüze sıcak ve yenebilir olarak gelmesini sağlayan biri olmalı.”

  • Hayır! Bak sana açıklayayım: Yemeği önümüze getiren Aşçı değil garsonlardır, görmüyor musun?
  • Yemeğin sıcak olarak gelmesinin sebebini biz bilimsel olarak tespit ettik. Gaz halindeki yanıcı bir madde oksijenle kimyasal reaksiyona giriyor ve ateş oluşuyor. Bu ateş yemeği ısıtıyor. O yüzden sıcak.
  • İçindeki kuru fasulyenin doğada bir şekilde aşılanmış bir bitkisel kökeni olduğunu tespit ettik. Tarlalarda bu bitki su, gübre, güneş ışığı ve birtakım elementlerle reaksiyona giriyor ve geçirdiği süreç sonunda bir kabuğun içine taneler halinde yerleşiyor. Daha sonra bu taneler kurutulup ayıklanıyor.
  • Tuz ise doğada hazır halde bulunan bir bileşim. Bir miktarı yemeğin içine girince ona lezzet veriyor. Ayrıca hissettiğin o hafif acı biber, baharatlar ve yağ dahil hepsi çeşitli bitkisel kökenlere dayanıyor.

Diyorsunuz ki “Aşçıya teşekkür etmek istiyorum. Eğer bu yemeği pişirmemiş olsaydı aç kalırdık. Ne siz ne de ben yaşayamazdık bile. Ne bulursak onu yerdik. Hatta birbirimizi yerdik.”

  • Aşçıya teşekkür edeceğine doğaya teşekkür et.
  • Aşçıya teşekkür edeceğine garsonlara teşekkür et.
  • Aşçıya teşekkür edeceğine evrene sal gitsin teşekkürünü.
  • Aşçıya teşekkür edeceğine yemeğin kendisine teşekkür et.
  • Aşçıya teşekkür edeceğine fasulyeye, suya, güneşe, toprağa, gübreye teşekkür et. Görmediğin, var olduğunu ispatlayamayacağın, varsa bile kendini gizlemeye çalışan birine değil! Eğer varsa neden korkak bir hizmetçi gibi saklanıyor?”
  • Aşçıya teşekkür edeceğine, yemeğin nasıl önümüze geldiğini açıklamaya çalışan BİLİME teşekkür et. Bak bilimciler ortada, gizlenmiyorlar ve yemeğin nasıl piştiğini anlatıyorlar bize.

“Ben hepsine teşekkür ediyorum. Ama büyük teşekkür Aşçıya olmalı. Çünkü bu öyle bir aşçı ki bu dükkânın sahibi aynı zamanda. Tencereyi bizzat biçimlendiren de o. Güneşin altını yakıp fasulyeyi pişiren… Buzağının kıçından çıkanla o fasulyeyi besleyen… şu porselen tabakları, şu çatal bıçağı oluşturan maddeleri yıldızlarda pişiren de o. Benim anlattığınız bilime bir itirazım yok. Tüm söyledikleriniz bu yemeğin nasıl piştiğini gösteriyor. Ama onun niçin pişirildiğini söylemiyor. Ve onu yapan aşçının olmadığını asla söylemiyor. Ve gizlenmiyor. Tüm varlığıyla ve lisanıyla konuşuyor. Siz de onun lisanını duyuyor, görüyor, kokluyor, tadıyorsunuz. Aşçı yemeğiyle konuşur, sizse o yemeği yerseniz ancak konuşabilirsiniz. Sizin konuşabiliyor olmanız bile O’nun varlığının bir delili.”

  • Hala Aşçı diyorsun! Bırak şu aşçıyı maşçıyı da yemene bak! Aşçı pişirse ne olur, kendiliğinden pişse ne olur?
  • Diyelim ki bir aşçı var ve o pişiriyor yemeği. Neyi değiştirir bu? Önemli olan önümüze gelen yemeğin lezzetli oluşu değil mi? Bir aşçının varlığına inansak da doğal olarak kendiliğinden piştiğine inansak da değişen nedir? Yorma kendini!
  • Aşçı da aşçı! Başka bir şey bilmez misin sen? Cahillik bu! Gel bilimden bahsedelim, kov şu aşçıyı hayatından ve sen de özgürleş artık. Zihnin açılsın! Yemene bak.”

“Ne mi değişir? Aşçının varlığını, dükkânın sahibinin de o olduğunu ve tüm yemekleri onun pişirdiğini bilirsen o yemeğe gerçekten saygı duyarsın. Ürperirsin. Boğazından geçerken teşekkür etme ihtiyacı hissedersin. O yemeğin tamamını veya çoğunu ele geçirmeye çalışmazsın. O yemekten yemenin herkesin hakkı olduğunu bilirsin. Yemeğin yüzde doksan beşini yemeye ve hatta kalan yüzde beşini bile kalan tüm insanlardan kapmaya çalışmazsın. Adaletsiz bir düzeni değiştirmeyi dert edinirsin. Garsonları ve kapının önünde aç bitap bekleyenleri de düşünür, onları küçümsemezsin. Şu masaya oturup yiyemeyenler aklına gelir. Adil olursun. İstersem dükkânın tamamını satın alabilirim havasıyla hareket etmez, insanların ağzındaki lokmayı kıskanmaz, göz dikmezsin.

Siz de herkes de aslında bunu istediğini söyler ve kendisinin de düşünceli ve ahlaklı olduğunu iddia eder, biliyorum. Ama sıra yemeye gelince diğerlerinden farklı hareket etmezler. Sözleri eylemleriyle uyuşmaz.

Aşçıyı bilirsen çok şey değişir: Yemeğin nasıl piştiğini az buçuk anlayabiliyorsun diye aşçının varlığını reddedip dükkândan kovmaya kalkmazsın. Şu dükkanın sahibi olan ama buna rağmen mutfakta yemek pişirecek kadar büyük gönül ve merhamet sahibi olmasından için titrer. Utancından korkarsın. Bilirsin ki aşçıyı kovmaya kalkarsan ebediyen bu dükkândan kovulacak olan aslında sen olursun. Veya bir gün gelip de sahibi olmaya kalktığın şu dükkânda kendin gibilerle terk edilmiş vaziyette ve aç karnına yaşamak zorunda kalırsın. Camdan dışarıya doğru bakar ve o küçümsediğin, çulsuz gördüğün, kimyasal reaksiyonun ne olduğunu bilmeyen ama aşçının farkında olan ve bir kaşık çorba için bile ona teşekkür eden insanların tabiattan her türlü yemeği dilediğince yediğini görürsün.

O gün geldiğinde pişmanlığını belirtmek için senden midesi bulanan Tanrı Bumba’yı bile ararsın. Ama artık çok geçtir. Bosongo halkını bilmem ama Allah’a ortak koşulduğunu bilmeyen Bumba bile gerçek Tanrı’nın, yani Allah’ın sofrasında oturmakta olacaktır. Bugün bilim bile sana bir gün her şeyin biteceğini açık seçik biçimde söylerken, şu önündeki yemeğin senin için ebediyen var olacağını zannediyorsun. Bir gün gelecek ve garsonlar senden hesabı isteyecekler. Ne yediysen onu ödeyeceksin. O gün geldiğinde paran geçmeyecek ama emin ol, teşekkürden yapılmış liralar halen tedavülde olacaktır. Bugün kazanıyorsan o gün rahat rahat ödersin.”

Diyaloglarımızı burada bitirip şimdi Tanrı Bumba’ya ve bilim papazlarına dönelim. Bilim dinden ayrı bir şey değildir. Bilim güzeldir, adeta bir peygamber gibi Allah’ın ayetlerini açıklar ve doğruyu bulmaya rehber olup yol gösterir. Eğer peygambere taparsanız Allah’a şirk koşmuş olursunuz. Eğer bilime taparsanız da durum değişmez. Şirk şirktir.

Sözün doğrusunu, bilimsel ispatını ve gerçeği alıp, o doğru sözün ve bilimin ve gerçek parçasının kendi başlarına var olmuş ve bir araya gelmiş bir tencere kuru fasulye olduğunu söylemek akıl tutulmasıdır. O doğru sözün, o rehber olan bilimin, o gerçeklerin bir üreticisi vardır. Bizler o düzenin birer parçasıyız. Sahibi değiliz, sonsuza kadar da sahibi olamayız.

Bilimin gösterdiği Tanrı’nın sanatıdır. Tablosuna bakıp, sanatının inceliğini görebildiniz diye ressamı kendi galerisinden kovamazsınız. Yemeğin nasıl piştiğini, marifeti az buçuk anladık diye aşçıyı kendi lokantasından kovamazsınız. Ortadaki marifeti, mahareti, lezzeti fark edip de aşçıyı fark etmemek akıl tutulmasıdır. Böyle bir akıl tutulması yaşayanlar, o inceden alay edip küçümsedikleri, ama kendi izdüşümleriyle ve ellerindeki bilgi kadar düşünebilip yaşayan o ilkel kabileden gerçeği kavrayış olarak çok geridedirler. Yaptıkları bilim de bugün için makul seviyeler içerse de her şeyi Tanrı Bumba’nın midesinin bulanıp da kusmasına bağlamaktan çok da ileri değildir. Bilimi seviyorum ve küçümsemiyorum ama Her Şeyi Bilen’in bilgisinin yanındaki küçüklüğünün farkındayım. Bilimi sevdirmek önemlidir ama bilimi sahiplenmek ve Allah’ın sanatını inceliyor olduğunu unutarak onu dükkanından kovmak gübreden bile hayat bulup karnını doyurabilen insan için ne kadar acınasıdır.

Allah’ı fark edebilmek için elimizde kitaplar olması bile şart değildir. Kitaplar kolaylaştırıcıdır sadece. Bilim de kolaylaştırıcıdır. Bildikçe Tanrı’dan uzaklaştığını ve Tanrı fikrinin zorlaştırdığını söyleyenler farkına varmadan cehaletlerini itiraf ediyorlar. Her yerde ve her anda var olanı görememek insan olarak bizim cahilliğimizden ve küçüklüğümüzdendir. Kulak, burun, göz, hepsi birer kolaylaştırıcıdır. O’nu bulmak ve görmek için gözlere bile ihtiyaç yoktur. Ne kadar az teşekkür ediyoruz? Oysa teşekkür etmeye O’nun değil bizim ihtiyacımız var. Hem birbirimize ve ama en çok da O’na.

Kimiz? Neden buradayız, nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Bu soruların cevabı sadece “nasıl” sorusunun cevapları değildir. Bilim “nasıl” sorusuyla ilgilenir. Bilimden uzak kalmamalı, öğrenmeyi, araştırmayı sevmeli ve daha iyisini yapmalıyız. Ama bunu diğer sorulardan vazgeçmeden yapmalıyız. Kur’an “Allah yoktur” gibi anlayışla neredeyse hiç ilgilenmez. Çünkü böyle bir iddia derin kavrayış kabiliyetinin yokluğunun göstergesidir. Oysa Kur’an da İncil de derin kavrayış sahiplerine hitap eder. Ona ağzıyla inandığını ya da inanmadığını söyleyenlere değil. Ama birisi Tanrı’yı kovmaya kafayı takmışsa Kur’an’dan değil gidip ilkel bir kabile bulup Tanrı Bumba inançlarından iddiasına destek bulmaya çalışır. Bugünkü İslamofobi’nin etrafındaki davranış biçimi de aynıdır. Kur’an’daki değil sözde alimlerce uydurulmuş cahiliyeyi yaşatan bir İslam Dini’ndeki saçmalıkları görür “İslam kötü” diye onları gösterirler. Kitabı anlamak için okuyanlarsa ciddiye alınmazlar. Ne “Ben Müslümanım” diyenlerin çoğu ne de İslamofobik olanlar Kur’an’a bakarlar… Dolayısıyla sorunu da çözemezler.

Tanrı Bumba’nın Midesi Bozulmuş!&rdquo hakkında 1 yorum

  1. Dergiyi kıvranarak okuduktan sonra hiç beklemediğim, serin sular gibi bir yazı. Aşçı örneği çok iyi. Bu konuda daha çok yazalım, daha çok kafa yoralım. Özellikle bugünlerde, “bilimadamları ne diyorsa odur” sığırlığının arşı alaya çıktığı günlerde çok gerekli bir mesaj.

    Küçük bir not; Kitabımukaddes’e İncil demek bir karışıklığa neden oluyor. Çünkü İncil onun içindeki dört kitabın adı.

Görüşleriniz benim için önemli. Söz şimdi sizde.