Savaş mı Siyaset mi?

Dünya Denen Şu Fabrikada Barışın İzdüşümü

Bir zamanlar savaş meydanlarında savaşı ilan edenler de vardı. En önde gider son ana kadar barış için uğraşırlardı. Başarırlarsa ordular geri çekilir, başaramazlarsa ordularıyla birlikte savaşırlardı. Gün geldi en azından bir iç etiğe sahip o meydan savaşları tarih oldu. Savaş ilan edenler kalelerinde beklerken ordular birbiriyle onların adına savaşmaya başladılar. Ama bu yeterli gelmedi savaş severlere. Ordular zamanla obalara ve şehirlere sokulmaya başlandı. Düşman köyleri kasabaları yakıldı yıkıldı. Mertlik, cesaret ve yiğitlik; saldırganlık ve yağmacılığa bulandı. Tüfek icat olunca mertlik biraz daha bozuldu. Köle gemileri, urganlar, zincirler… Katliamlar, soykırımlar, tecavüzler, gece baskınları…

İnsan var olduğundan beri savaştan çok çekti ama türüne saldırmaktan hiç vazgeçmedi. Üstelik savaşlar daha da çirkinleşmeye devam etti. Atom bombaları şehirlerin üzerinde patlatıldı. Bitmedi… Aidiyetler, fikirler, idealler ve bununla beraber haksızlıklar, adaletsizlikler ve zulümler bahane edilip tüfek yerine bu kez terör icat edildi. Köylerden ve şehirlerden toplanan masum çocuklar ve idealist gençler savaş meydanında öne sürüldü. Mühendisin yoluna mayınlar döşendi, pazarlarda bombalar patlatıldı, çocuklar okula giderken katledildi.

Artık bugünün savaşlarında savaşı açanlar bırakın kalede beklemeyi ortada görünmüyorlar bile. Cahil toplumlar düşmana öfkeleniyor ama hain diye birbirini öldürüyorlar. Savaştaki iç etik hepten bitti. Nerdeyse ordulara bile ihtiyaç kalmadı. Savaş isteyenler hizipleşmeye taraf olan kiralık ağızlarla kendilerine açıkça meydan okutuyor ve onların parmaklarıyla düşmanlarını değil insanlarını birbirine hedef göstertiyorlar.

Bir gün konuşmayı, fikir üretmeyi, bilimi, sanatı ve vicdanı geride bırakmış da sert, öfkeli ve kan kokan bir davanın içinde kendimizi bulmuş olursak kimle savaşmaya azmettirildiğimize iyi bakalım. Savaş meydanında kimlerin olmadığına da iyi bakalım. Eğer karşımızdaki kardeşimiz arkadaşımız komşumuz ve yani kendi halkımız ise bilin ki gerçek düşman çoktan zafer dansına başlamıştır. Böyle bir savaşta mala doymayanların iyice azıp yağmaya dalacağı, düşmanın kazanacağı, kanla beslenenlerin daha da güçleneceği ve bizim kaybedeceğimiz kesindir.

İşte bu tuzağa düşmemek için kötüye öfkelenip gözü dönmek değil derin bir nefes çekip vicdana dönmek şarttır. Adaleti aidiyetin önüne koymak şarttır. Cehaletten payımıza düşenden kurtulma gayretimiz olmalıdır. Haklılığımızın arasına katılmış haksızlıklarımızı ensesinden yakalama azmimiz olmalıdır. Doğruluğun yolunda saplandığımız çamurlarda patinaj yapmayı bırakıp o çukurdan kurtulup devam etmek için destekleşmemiz gereklidir.

Genelde kendimizi çok haklı hissettiğimiz zamanlarda yakalamamız gereken erdemleri gözden kaçırırız. Ne de olsa haklıyız düşüncesi hatalarımızı kâfirce örter. İşte bu yolda hep kişilere odaklanıyoruz. Oysa cahile değil cehalete düşman olmalıyız. Öfkeye değil barışa sarılmalıyız.

En güçlü silah; kılıçlar tüfekler ya da bombalar değil ilimdir, akıldır, iyiliktir, bilimdir. Aslında savaşlar öldürerek değil barışarak kazanılır. Savunma ihtiyacı olmadan ve barışın yolları tükenmeden koşulan savaş en büyük caniliktir.

Barış yolu kin, öfke ve aidiyet değil adalet, sabır ve erdem yoludur. Bazen umutlar tükenir gibi olsa da sabır bize güç ve hevestir. Bilmiyorsak öğrenmeye, biliyorsak öğretmeye devam edelim. Zulümden değil iyilikten beslenelim. Başımızı zalime eğmeyelim ama ömrümüz boyunca zalimi değil zulmü yıkmaya odaklanalım. Zalim bilmediğinden zulmeder ama biz bilen olalım ve böylece zulüm hevesinin tuzağına biz düşmeyelim. Düştüğümüzde kin, intikam ve öfke içinde değil affetme arzusunu ve merhameti içinizde öldürmeden ayağa kalkalım. Ayağa kalktığımızda düzgünü yıkmaya değil bozulmuşu onarmaya çalışalım. Haklılığımızı ispat kaygısına gebe kalmayalım ve kısastan ziyade selamı ve sulhü doğuralım. Zamanı geldiğinde doğruluğumuzu başa kakmayalım… Artık anlamış olana anladın mı bak, duyana duydun mu bak, görene gördün mü bak demeyelim.

Sesi çok çıkan kişilerin değil vicdanımıza seslenen düşüncenin peşinden koşalım. Güzel bildiğimiz insanları değil, güzelliğine şahit olduğumuz fikirleri izleyelim. Sadece senin tarafını övüp seni gaza getiren değil sevmediğin tarafa bile adalet isteyen çağrı ne taraftan gelirse gelsin hiç kimsenin değil bizzat senin kendi vicdanının sesidir. Kendini yüceltmeden ve kibirlenmeden o sesi takip etmelisin.

Kim veya nerede olursak olalım, herhangi bir konuda hangi tarafta bulunursak bulunalım, hangi hedefe koşarsak koşalım, hangi dinden mezhepten partiden ırktan milliyetten tadarsak tatmış olalım; tarafsız vicdanlarımızı takip ettiğimizde emin olalım ki aynı yerde buluşacağız. İşte o zaman gerçek düşman yenilecek ve zafer hem senin hem de sevmekten hiç vazgeçmediğin kardeşinin olacaktır.

Irkçı değil milliyetçiyim diyorsun… Güzel… O halde tutarsız olma. Soyda ırkçı olmadığın gibi dinde de ırkçı olma, düşüncede de ırkçı olma, siyasi fikirde de ırkçı olma. Hamaset hitabetlerinin etkisinde kalıp da kardeşine nefret besleme, onu düşman belleme. Cahil kalmışsa kibirlenip onunla alay etme, ona öğret ve ondan da öğren. Yok kardeşin senden çok biliyorsa ona haset gütme, ondan faydalan ve böylece ona yetiş, hatta onu geçtiğinde sen de onun elinden tut. Birlikte başar.

Madem milliyetçisin, o halde bu halkın her ferdi kardeşin hükmünde değil mi? Düşün… Halkın bir kesimine düşman olmak ve onları hain gibi görmek nasıl olur da milliyetçilik olur?  Madem milliyetçisin onlar için güzel bir şeyler yapman gerekmez mi? Kardeşini sevmiyorsan ben nasıl milliyetçiyim diye önce kendini sorgulaman gerekmez mi? Eğer kardeşini sevmek istiyorsan kendini düzeltmekle işe başlaman doğru olmaz mı? Ve yok eğer kardeşini zaten seviyorsan birbirinize vicdanın yolunu göstermek yerine hayatında sana hizmet etmekten başka yeri olmaması gereken siyasetçilerin fişeklemesi yüzünden cepheleşmeye değer mi? Bir hizmetçi tutup ev sahiplerini birbirine düşman eder mi? Eğer etmeye kalkarsa kovulması gerekmez mi?

Her insan hatalıdır. Hatalar öğretir. Geriye dönüp baktığında hiçbir hatanı görmüyorsan hiç ileri gidememişsin demektir. Her insan içinde kötülük barındırır. Kötülükler iyiliği öğretir. Geriye dönüp baktığında yaptığın hiçbir kötülük görmüyorsan iyiliğe hiç yol almamışsın demektir. Kimse ama hiç kimse kendini temize çıkaramaz. Her insan çamura, kire, günaha, yanlışlara çokça bulaşmıştır. Buna da kendisi bizzat şahittir. Beden araçtır, bedeni aidiyetler, ırklar, makamlar geçicidir.

Bir yerden bir yere giden bir otobüsün içindeki koltukların hepsine sahip olsan neye yarar? Üç saatlik yolculuktaki koltuklar için diğer yolcularla yol boyu yer kavgası etmenin anlamsızlığı bizi hayatın gerçek anlamına taşımıyor mu? Nereden gelip nereye gittiğini önemsemeyen insan gittiği yerde ne bulabilir? Otobüsten indiğin anda kalacağın yerin yoksa sorun vardır. Yolda sahip olduklarını son durakta geride bırakacağın kesin olduğuna göre koltuk kavgasını bırakıp gideceğin yere odaklanmalı değil misin? Otobüste hır gür çıkaranı gittiği yerde kim bekler? Önceden ayarladığı lüks otelin servisi mi yoksa nezarete götürecek olan polis mi?

Kötülüğünden ve kirlerinden öğrenerek arınan barışı bulur. Dünya denen şu fabrikadaki makinelerden ve hızarlardan talaş olmak için geçmiyoruz. Talaşlarımızı bırakmak için geçiyoruz. Güzelce biçimlenmiş kaliteli bir ürün olarak ve harika bir ambalajla fabrikadan çıkıp nezih mekânlarda endam etmek varken, defolu ürün olup değerden uzak tezgâhlarda dolaşmaya ya da fabrikanın atık deresine düşmeye ne gerek var?

Soru şuydu? Savaş mı siyaset mi? Evet siyaseti savaşa çevirdiler ve hepimiz haklı olarak sızlanıp duruyoruz. Bu doğru. Ama sebebi biziz. Asıl soru ise şu: Savaş mı barış mı? Kime sorsanız “cevap barış” diyecektir. “İslam da barış dini zaten” diye ekleyeceklerdir… İşte bakın; doğruyu bilmek ve doğru yolu bulmak ne kadar kolay aslında. Çünkü tüm vicdanlarda ayan beyan yazıyor. Ama kimse bu işin basit olduğunu söylemedi. Barışa giden yol müthiş bir mücadeleden, kötülüklerimizle yapacağımız öyle ya da böyle bir savunma savaşından geçiyor. Umarım başarabiliriz… Eğer kişisel olarak kendi kötülüğümüzle olan savaşı kazanıp önce kendi zatımızda barışı sağlayabilirsek toplumda barışı inşa etmek peşinden gelecektir.

Peki erdemliliğin ve barışın kültürel hüküm süreceği bir toplumda hiç mi kötüler olmayacaktır? Bu dünyada en iyi topluma sahip bile olsak onlar da hep olacaktır elbette. Kötüler ve kötülükler olmasa iyileri ve iyilikleri tanımak ve sürekli tekâmül etmek mümkün olur mu? Kötüler de bize lazım. Fakat onlar yeterince güçlü olamayacaklar ve davranışlarından utanmaya zorlanacaklardır. Çünkü onların ilahlarından birisi toplumdur. Allah’tan daha çok kimin onlar hakkında ne düşündüğünü çok daha fazla önemserler. Allah’ın yolunda olduklarını ve O’ndan çekindiklerini iddia edebilirler ama “çokluk” ve “desinler” ilahlarına da taparlar. Kötüler barışı tanımak ve yaşatabilmek için gereklidir ve hatta onlarla da barış içinde yaşayabilmeliyiz. Kötüler ve kötülükler yaratılış çizgimizin ve iyilik kavramının vazgeçilmez öğeleridir.

Üstelik hiçbirimiz tamamen masum değiliz. Kötülüklerimiz de bizimdir. Kötülüklerimiz olmasa neyden arınıp da doğruyu sezebilirdik? O hatalarımız olmasaydı iyiyi nasıl bulabilirdik? Yanlış yolda olmasak doğru yolu nasıl keşfedebilirdik? Tabi ki bu gerçek kötülüğü özendirmeyi, bile isteye kötülük yapmayı ve kötülüğe karşı çıkmamayı gerektirmiyor. Üç gün önce yaptığımız davranıştan utanacak, üç ay önce söylediğimiz sözü beğenmeyecek, üç yıl önce yazdığımız satırlardaki hataları bulacak, üç gün sonra da bugünkü işlerimizi eleştireceğiz. Eğer hayatımızda bu özeleştiriler ve bu tekâmül çizgisi yoksa arındığımızı iddia edemeyiz. İşin doğası böyledir.

Barış ile… Selam ile…

Savaş mı Siyaset mi?&rdquo hakkında 1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir