Seçime Doğru Halk ve Titreşim İhtiyacı

Öne Çıkan

Seçim değil mesele, hiç olmadı, olmayacak da! Seçimler içinde hile hurda olsa da olmasa da halkın her halinin doğal sonuçları olacaktır. O yüzden artık sadece başkalarına değil herkesin kendine kızmasının, köpürmesinin zamanı geldi de geçiyor. Sorun sadece siyasi seçimlerden ve o seçimlerin sonuçlarından ibaret olsaydı çoktan insanlar en güzel neticeleri elde etmiş olurlardı. Seçimin sonucu öyle ya da böyle ne olduğumuzu gösterir, ne olmamız gerektiğini değil.

Tüm kendimizi kandırma çabamıza rağmen haddinden fazla mutsuzuz bu ülkede. Sürekli tartışıyoruz ama boşa. Çünkü insanlarımızın çoğu boşlukta. Boşluğa düşmüş insanların düşünceleri ve iradeleri de olmaması gereken yönde hareket ediyor. Çalışmak gibi bir dertleri yok. Çalışmak istemiyorlar zaten. Para kazanmak için çalışmaktan bahsetmiyorum. Tüm hayatıyla, tüm benliğiyle çalışmayı kast ediyorum. İşsiz olmaktan değil içsiz olmaktan bahsediyorum. Sabahtan akşama kadar kendini ve birbirini kandırırcasına bir işe gidip gelenle işsiz kalıp kahvede, camide, rakı sofrasında ya da köşe başlarında ömür tüketenlerin birbirinden farkları yok. Ömrü boyunca tek kuruş vergi ödemediği halde çeşitli yöntemlerle ömrünün sonunda devletten maaş alanlar kadar ömrü boyunca bir işte çalışıp da gerçekte hiçbir şey üretme derdi olmamış olanlar aynı tembelliktedir.

İnsanlar kendilerini kandırmakla meşguller. Günlerini, gecelerini, aylarını, yıllarını doğru dürüst hiçbir düzgün mesajı ve öğretisi olmayan dizilerle, komik kısa videolarla, magazine dönüştürülen haberlerle ve dedikoduyla geçiriyorlar. Bunlardan edindikleri boş söylemleri birbirlerine söyleyerek bir şeylerin farkında olduklarını zannediyorlar. Gerçek kültür emekçileri ise bu niteliksiz taleplerin karşısında hak ettiği değeri bulamıyor ve halkı oyalayarak zamanlarını çalmak ve paraya dönüştürmek için boş içerik üretenlerin oluşturduğu hipnozdan fırsat bulup sivrilemiyorlar.

Halk paradan çok daha değerli olan zamanlarını çalan hırsızlara karşı hiç tepki vermiyor, hatta onları seviyor, onları yüceltiyor, onların önerdiği daha başka hırsız mal ve ürünlerini tüketiyor, zincirleme biçimde tüm hırsızları besliyorlar. Zamanını zamanlarını çalanlara büyük reklam gelirleri kazandırmakla geçiren halk o hırsızların özelliklerini benimsiyor ve kendi işlerinde de o hırsızları taklit eder gibi davranmaya başlıyorlar. Oysa aynı davranış biçimi başkaları tarafından korunmadıkları için halkta işe yaramıyor. Halkın ürettikleri her gün biraz daha kalitesizleşiyor ve halkın olan malı da her gün daha da değerden düşüyor. Kalitesizleşen ürünlerin yerini ise bu kez yine o büyük hırsızların az kaliteli ya da kalitesiz ürünleri dolduruyor. Bir zamanlar halkın ürettiği kaliteli ürünleri üretmediği halde sahiplenen ve onları halka satan büyük hırsızlar daha da zenginleşirken halk biraz daha ve biraz daha fakirleşiyor.

Zekâ, akıl, farkındalık uykuda. Cehalet, kabalık ve yoksulluk her değeri yok ettikten sonra uçurumdan aşağı yuvarlanacağı kesin bir çığ gibi her gün biraz daha hızlanıp güçleniyor. Gerçeğin, nezaketin ve hak iddia etmenin ne kadar değerli olduğunun farkına varması istenmeyen halk tam tersine gerçekle ve doğruyla irtibatı zayıflatılıp saptırılmış dini ve milli söylemlerle oyalanıyor. Bozuk düzeni dayatanların karşısında kıyam eden ve itiraz edenler dinsiz, imansız ve hain sınıfında zannettirilerek halkın algısının gerçeklerle bağlantı kurmaması için her yol ve olanak denenerek oluşacak tepkiler sürekli biçimde kontrol altında tutuluyor. Hatta bu tepkiler bizzat o hırsızlar tarafından kontrollü biçimde gündeme getirilmeye başlanıyor ki halkın ihtimal dâhilindeki sarsıcı ve reformcu tepkisi daha doğmadan yok edilmiş olsun. Zannetsinler ki zaten bizim yerimize bu tepkiyi verenler zaten var, bizim tepki vermemize gerek yok! Oysa tepki verilmesi gerekenler zaten onlar ve maksatları zaten halkı susturup tepki vermelerini önlemek. Bunları söylerken aklınıza gelen bir ya da birkaç kişiden bahsettiğim zannedilmesin; tüm hırsızları kast ediyorum ve her seviyede onlardan milyonlarca var. Her dönemde çoğu siyasiler de bunun örnekleri ola gelmiştir.

Enflasyon, milli hasıla, büyüme rakamları ve benzeri istatistikler halk açısından anlamlı değeri olmayıp “bul karayı al parayı” cinsinden birer kandırmacadan başka bir mana ifade etmez hale getiriliyor. Oysa gerçek anlamda hayatın pahalılığından pek kimse bahsetmiyor. Örneğin enflasyonun yüzden bin beş yüz olması bile eğer gelir artışınız aynı oranda artıyor ise çok önemli değildir. Tepki verilmesi gereken hayatın pahasıdır. Dün gelirinizin iki binde biriyle aldığınız bir kilo domatesi eğer bugün gelirinizin binde beşiyle alamıyorsanız hayatınız pahalılaşmış demektir. Aldığınız bir malın içindeki vergi oranı o malın üreticisinin kazandığından bile fazlaysa ortada tepki verilmesi gereken çok ciddi bir hırsızlık var demektir. Bu durumda kimse üretmek istemeyecek herkes başkasının sırtından kazanıp tüketmek isteyecektir. Bu da kısa zaman içinde hem üretme hem de bilimde gelişme hevesini yok edecektir.

Bir üreticinin ürettiği mal ya da hizmetin birim kazancından daha fazla o birim maldan kazananlar varsa o toplumdan kaliteli üretim beklenemez. Bir kilo soğandan o soğanı yetiştiren çiftçiden, bir ders saatinde öğretmenin kazandığından, bir mesai saatinde o işçinin çalıştığından, bir eserde sanatçısının eline geçenden daha fazla kazananlar varsa o ülkede hak ve adalet derin bir kuyuda demektir. Emeğin sömürüsü daha iyi ürün getirmez, hile hurda ve kalitesizlik getirir. İsimlerin değil üretilenlerin kalitesi olmalıdır. Bir ürünün kalitesi markasına değil içeriğine bağlı olmalıdır. Hemen tüm meslek dalları da kendi ölçüsünde kaliteli ürünler verir. Ama o çalışanlar karşılarında yeterli bir ücreti ve alacakları kaliteli bir ürünü aramıyorlar. Şükretmeyi Allah’tan gelene değil patrondan ya da devletten gelene razı olmak zannediyorlar. Şükretmek kaliteyi aramamak ve haksızlığa razı olmak demek değildir. Teşekkür etmek daha fazlasına ihtiyacım yok, kalanı siz kendi aranızda paylaşın demek de değildir. Halkın emeğinin karşılığına ambargo koyma hakkına kimse sahip değildir.

İşte bozuk sistem; bunun fark edilmesini önlemek için kötü içeriği insanın kötü tarafında arar ve bulur. Şehveti, hırsı ve sahiplenme hissini körükler ama verdiği sadece bir nevi masturbasyondur. En güzel senaryolarla yazılmış bir film izlemeyi hak eden halka verilen recep ivediktir. Etrafındaki denizlerde en lezzetli balıklar yüzen bu adada sofraya gelen buzlanmış palamut ya da kılçıklı istavritten fazlası değildir. Dünyada en çok üretimini yapan insanlara fındığı, çayı, inciri, zeytini en pahalı fiyata satan bir palyaço sistemdir bu. Yemeğini uyduruk yağlarla yapmak zorunda bırakılan zeytinyağı ülkesinin, yut dışına sattığı fındığı krema olarak geri alan fındık diyarının çocukları olarak ne feci biçimde kandırıldığımızı anlamamız için sadece siyaseten değil dinen, ilmen her türlü farkındalığımıza yeniden kavuşmamız gerek.

Halkın istediği liyakat kalitesiz kişilere ve kalitesiz içeriğe mahkûm bırakılıyor. İyi niyetle halk için bir şeyler yapmaya çalışanlar geniş halk kesimlerine ulaşacak platformlar bulamıyor. Kaba birkaç söz ve boş bir anlam içeren bir video milyonlarca kişi tarafından izlenirken en kaliteli izletiler sadece kısıtlı bir fikir birliği içinde olup zaten o uyarıya ihtiyacı olmayanlara ulaşıyor. Çünkü liyakat ve kalitede; düşünenler arasında dayanışma yok. Yaygın güvensizlik algısı güvenli söylem sahiplerinin uyarılarının yayılmasına değil her şekilde güvensiz olanların işine yarıyor. Kimse boş içerik sahiplerine kızmıyor, menfaat hedeflerini sorgulamıyor, tam aksine kaliteli içerik sahiplerinin niçin bu kaliteli içerikleri ürettiklerine dair menfaat kaygıları olup olmadığı sorgulanıyor. Liyakatli olanlar sorgulanırken liyakatsiz olanlar halkın zamanını çalıp paraya dönüştürüyor.

Üretenin köleleştirildiği onun sırtına binenin ise efendileştirildiği bir toplumda üretenlerin uyanmaması için duygusal baskılar devreye sokulmakta. Bunlar başta yine dini ve milli duygu sömürüleri olmak üzere sürekli sınıfsal düşmanlar üretmek, var olan siyasi ya da mezhepsel ayrılıkları körüklemek ve aidiyet hissini baş hırsızların sürekli kendilerine yönlendirmesidir.

Artık bu halk; futbol maçlarının hayata dair hiçbir önemi olmayan ofsayt pozisyonlarını tekrar tekrar izlemeyi, sadece evlenme programlarını değil onun yerine ikame edilen tüm saçmalıkları takip etmeyi, dayatılan güzellik algılarının peşinde makyaj ve markaların peşinde koşmayı, cumaları içi boş mesajlar atmayı, kısa yoldan çok para kazanma hayalleri kurmayı bırakmalı ve zaten zengin imkânlara sahip ve refah içinde olmaları gereken bir ülkede yaşadıklarının ama bu refahlarının çalındığının farkına varmalıdırlar. En önemlisi de yakmadan yıkmadan kırmadan ve güzel olanları bozmadan itiraz etmenin mümkün olduğunu görmeleri gerekiyor.

Halkın kontrol altında tutulduğu bu ortamlarda hırsızlar için geriye kalan en tehlikeli kişiler halkı uyandırmaya çalışan aydınlardır. Onlar da çeşitli baskılarla ya da para ve sair yollarla kontrol altına alınmışsa toplumun ilk gribe yakalanışında ölümcül biçimde yatağa düşeceği kesindir. Aydınlar bu oyuna gelmemelidir. Aydınlar susmamalı ve birbirlerine destek olmalıdırlar. Aydınlar bu toplumun içinden çıkmıştır. Bu toplumun vergisini ödediği okullarda, bu toplumun alın teri dökmesiyle aldığı maaşlarla akademik seviyelerine ulaşmışlardır. Bu toplumun iflasını; oyalanmakta ve kandırılmakta olan halkının tüm itirazına rağmen halkına borçlu hisseden gerçek aydınlar önleyecektir. Titreşim orada başlamalı. Eğer akıllarına kendi seviyelerinde caka satmak yerine halk için kıllarını kıpırdatıp titreşmek gelirse tabi!

Görüşleriniz benim için önemli. Söz şimdi sizde.

  1. selam kardeşim
    Yazını bir solukta okuyuverdim. hem içim sızladı hem de kahroldum. bugün bu tabloyu kimler bu hale getirdi. bu yazı beni nereye götürdü dersin. özellikle Müslümanım diyenler tarafından hiç sevilmeyen MUAVİYE şimdi diyeceksin ne alaka.. alaka şu (sistem) özellikle bu ülkede solcusu sağcısı aklederek muaviyenin hayatını okumuş olsa hırsızlara yeter artık dur diyecek zekaya sahip olmuş olur.
    saygılarımla

  2. Ülkenin çok güzel fotoğrafını çekmişsiniz, acı ama gerçek…

  3. Allah razı olsun üstad.
    bir halkın psikolojik-sosyolojik anatomisi ancak bu kadar serdedilebilir.
    Allah akıl fikir versin uyumuşlarımıza
    Uyanıklık versin insaallah
    o da bizim çabalarımıza bağlıdır.

  4. Yazıyı yüz kişiye okuttuk, şu tepkileri aldık:
    55’i, “tamam da şimdi kime oy vereceğiz yani?” dedi.
    28’i, “haggaten politikacıların hepsi aynı” dedi, sonra yine gitti son on yedi yılın sahibi olan partiye oy verdi.
    17’si, “benim oy verdiğim parti barajı geçemeyecek /başkan çıkaramayacak o yüzden büyük partilere veriyorum” dedi.
    Şaka şaka… Anlayan vardır elbette.
    Bu arada gri harfler okumayı zorlaştırıyor. Siyahla yazmanız mümkün mü?