Musa dedi ki; İstanbul’a Gidin, İstediğiniz Orada Vardır!

istanbul musa

Büyük Şehirler Küçük İnsanlar…

Musa, onları çıkardıktan bir süre sonra, İsrailoğullarının tekrar Mısır’ı özlemeye başladıklarını biliyorsunuz. Musa’dan, bıldırcın eti ve her sabah bitkilerin üzerinden taze taze topladıkları kudret helvasına artık katlanamadıklarını, bundan böyle yerin bitirdiklerinden de istediklerini hatırlarsınız. Hatta Firavun’un onlara verdiklerine hasret çekenler ve zoru görünce, keşke Musa’nın ardına düşmeyeydik diyenler olmuştur. Musa da onlara “istedikleriniz Mısır’da var, dilerseniz oraya gidebilirsiniz” der. Ama “siz iyi olanı daha aşağı olanla mı değiştireceksiniz?” diye de ekler.

Oysa Musa onlar için ayrı ayrı taze su pınarları bile tahsis etmişti. Bozgunculuk yapmamaları ve kendi oluşturdukları şehre secde etmeleri neticesinde umutlu bir geleceği işaret etmişti onlara. Ama onlar razı olmadılar. Ayetin devamında, böylece onların üzerine hor görülmüşlük ve yoksulluk damgası vurulduğu, dolayısıyla gazaba uğradıkları belirtilir. Sebep olarak da ayetleri görmezden gelmeleri, elçileri (öldürmeleri) yok saymaları, isyan etmeleri ve sınırları çiğnemeleri gösterilir. Buradaki izdüşümünü bulmaya çalışırken ve Mısır’ın “bilinen çevrili büyük şehir” anlamına da geldiğini öğrenmemin ardından aklıma ülkemizdeki büyükşehirler ve kent hayatı geldi.

Yiyecek üzerinden gittiğimizde… Evet! Bugün de büyükşehirlerde her türlü yiyeceği bulabiliriz. Kuru baklagillerden, sebze meyveye, her türlü etten, bala ve süt ürünlerine kadar geniş bir yelpazede her şeyi bulabiliriz. Ama şimdi ayetleri hatırlayarak şunları düşünelim…

Yiyeceklerin önemli bir kısmı birinci el değil sanayi etkili ya da sanayi ürünüdür. Önemli bir bölümü kurutulmuş gıdalardır. En taze bilinen sebze meyveler bile birkaç günlüktür. Süt ve et ürünleri çeşitli yollarla sunileştirilmiştir. Seri üretime dayalı ürünler hem hileli hale getirilmiş hem de kalitesizleştirilmiştir. Kaliteli ürünler ise diğerlerinden çok daha pahalı ve çok daha azdır. İnsanlar köylerinde bedavaya yedikleri yumurtayı almaya kalktıklarında şehrin dışına çıkmak ya da çok daha fazla ücret ödemek zorunda kalıyorlar.

Su içmek için bırakın pınarların fışkırmasını, pet damacanadaki nasıl doldurulduğundan emin olmadığınız bayat suyu içebiliyorsanız, en azından çeşmeden akan klora basılmış ve zaman zaman neden koktuğunu bile bilmediğiniz suyu içenler kadar şanssız değilsiniz demektir.

Giyecek üzerinden gittiğimizde… Evet! Yine şalvardan bluejean’e her şeyi bulmak mümkün. Ama ortalama kalitede bir giyecek için yine çok fazla ücret ödemek gerekiyor. Çoğunluğun giymesi planlanan kıyafetlerse daha ucuza satılmak üzere daha kalitesiz malzemeden, daha kalitesiz dikişle, kullanım miadı çok daha kısa olarak pazarlanıyor. Plastik ve çeşitli sentetik üst giysileri, üç gün sonra kenarı patlayan ayakkabılar, seri üretilen ve dikişleri ilk giyişte atan, renkleri ilk yıkamada solan ve vücuda zarar veren iç çamaşırları raflarda üst üste satılıyor. Eğer bir üst kaliteyi bile alayım diyebiliyorsanız sadece en alttan bir üst sınıfa çıkmışsınız demektir. Ama en üste çıkmanız için yüzde sıfır nokta beşin kazandığı kadar para kazanıyor olmanız gerekir.

Emlak pazarından vasıtaya, mobilyadan beyaz eşyaya kadar her şeyin, çoğumuz en kalitesizini ve bizim için üretilmiş olan en ucuzunu almaktayız. Çünkü hak ettiğimiz o. Ölülerimizi bile gömerken mezarlık var, mezarlık var! Öyle üst sınıfın manzaralı ya da korunmuş mezarlıklarına gidip de ananızı babanızı gömemezsiniz. Siz gidersiniz yer kalmadı derler, itibar sahibi biri ölünce yeri çoktan hazırdır.

Neyse uzatmayayım… Verecek daha binlerce örnek bulabiliriz. Ama anlaşılan şu ki ayetleri zaman çizgisinde bugüne ve mekan düzleminde bizim buralara izdüşürdüğümüzde İsrailoğullarının düştüğü gaflete bizim toplumumuzun da hiç farkına varmadan düştüğünü görüyoruz. Çeşitli nedenlerle ve büyük ümitlerle büyükşehre göç eden insanımıza burada fakirlik ve hor görülmüşlük damgası çoktan vurulmuş durumdadır.

Dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının hemen hemen dört bin lira olduğu bu günlerde büyükşehirlerde yaşayan insanların büyük kısmı net bir biçimde yoksullukla damgalanmış durumdadır.

Belli nezih semtlerin belirli sakinleri dışında bugün büyükşehirlerde yerleşik olarak yaşayan insanların çoğu toplumun avam kesimi olarak görülmekte, hor görülmüşlükle damgalanmış durumdadır.

Bu insanların önemli kısmı kiracı olup kendi evi yoktur. Bu insanların önemli bir kısmı ortalamanın çok altında ve genellikle asgari ücretle geçinmektedir. Yine önemli bir kısmın tahsil seviyesi ortalamanın altındadır.

Oysa insanlar büyük şehirlerde kazandıklarının yarısını bile kazandıklarında diğer kasaba ve şehirlerde, büyükşehre göre çok daha rahat ve rafah içinde ve de sağlıklı bir hayat sürebilirler. Büyükşehirde yaşamak pahalıdır ve kalitesizdir. Sağlıksız ve yorucudur. Ama büyükşehirlere göç edilmesinin de nedenleri ortadan kaldırılmadan tabii ki kimse kimseye köyüne dön de diyemez. O halde toplum uyanıp çözüm bulmalıdır. Hizip yaratacaklara değil çözümü uygulayacaklara, işinin ehline yüz vermelidir. Çözümün ne olduğunu toplum kendisi bilmelidir. Çözümü bilmek için de önce nedenleri bilmelidir ki, kimi neyin başına getireceğini de bilsin.

Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun üçte ikisi köylerde iken şu anda tam tersi üçte ikisi şehirlerde yaşıyor. İnsanların büyük şehirlere göç etmesinin ardında yatan sebepler nelerdir diye siz de düşünmüşsünüzdür. Kısaca sayarsak: Çoğu ekonomiktir… sosyal ve siyasi nedenler de vardır… afetler… hızlı nüfus artışı… toprakların yetersizleşmesi… şehirde iş bulma olanakları… makineli tarımın artması ve insan gücü ihtiyacının azalması… kentlerdeki eğitim ve sağlık hizmetleri… kolaycılık… özenti… de diğer nedenlerin başlıcaları.

Ya sonuçları! Dengesiz nüfus dağılımı… dengesiz yatırım… düzensiz kentleşme.. altyapı yetersizlikleri… kentlerde işsizliğin artması… aşırı nüfus yoğunluğu… trafik… kentlerde erkek nüfusun kırsalda kadın nüfusunun artması… tarım alanlarının boşalması… hayvancılığın azalması… çevre ve hava kirliliği… adaletsiz yerleşim… mafyalaşma…

Üstelik bugün tarımda çalışan nüfus azalsa bile sanırım halen işgücünün çoğu tarım kesimi. Ama ülkemizde tarım verimliliği ve kişi başına düşen tarımsal gelir maalesef köylüyü köyünde tutmayacak kadar düşük.

Bu arada dış göçler de vardır. İş bulma ümidinin yanında savaş ve asayiş sorunları nedeniyle de geri kalmışlık nedeniyle de olabiliyor… Ayrıca dış göç beyin göçü olarak da gerçekleşebiliyor. Bunların da nedenleri ve sonuçları ayrı bir bahis…

Neyse.. İşte tüm bu zilletle damgalanışın sebebi de; kitaptaki ve etrafındaki ayetleri görmezden gelen, hakka uymaktan ve haksızlığa karşı kıyam etmekten men olunmuş, hep devlet büyüklerinin verdiği vereceği ile oyalanmış bir toplum olmamızdır. Haksızlığa karşı kıyam etmeyi hırsızlıkla, rüşvetle, torpille ve ne kazanırsan mübah olmakla karıştıran kötü örnekler… hak aramayı silahla ve bozgunculukla karıştıran illegal örgütlerse her zaman birileri tarafından maşa olarak kullanılarak… toplumun barışçılık ve tekamül dahilindeki haklı tepkisi etkisizleştirilmiş… birbirine karşı hizipleştirilmiş ve böylece manen her seferinde köleleştirilmiştir. Kazananlar hep aynı, kaybedenlerse hep birbirini yok etmekte. Birileri hep, aman bahçemize fakirler girmesin derdinde. Fakirlerse sahiplerinin dediğinden çıkmayıp, koca bahçede kendilerine tahsis edilen incir ağacından birbirini aşağıya atmakta.

İsrailoğullarının elinde ne var idiyse bugün toplumun elinde de o vardır. Allah kimseyi aç bırakmaz. Birbirini aç bırakan insanlardır. Ama insanlar beton binalar arasında yiyecek aradıkları sürece ne bıldırcın eti ne de kudret helvası bulabilirler. Büyükşehirlerde bulacakları şey şoklanmış hamburger, bayat ve kokusuz hormonlu sebzeler, raf ömrü artırılmış kuru gıdalar ve plastik kokan sulardır!

İşte bugün de toplumun çoğu, ya durumunu doğal zannedip zilletinin farkında bile olmadan yaşıyor ya da dertlerine çözüm bulmayı yine kölelik şartları içerisinde arıyor. Oysa çözüm sadece ve sadece Allah’a kul olmakta. İster büyükşehirde yaşa, ister köyde!

Selam ile…

Kalemzáde | Cengiz Yardım

Musa dedi ki; İstanbul’a Gidin, İstediğiniz Orada Vardır!&rdquo hakkında 2 yorum

  1. Bu güzel yazılar için teşekkürler. Emeğine eline sağlık. Allah’a emanet ol.

  2. Aklımızı şeytanın korkutmalarından biraz olsun arındırıp düşünebilsek…Allah’ın verdiklerine sabır gösterip hamd etsek yolu doğrultmaya başladık demektir. Gelecek korkusu, rızık endişesi üreterek hayata bakışımız bizi kendi isteğimizle kalabalıklar içerisinde kaybolmuş kişilikler olarak belirtmiş olduğunuz kalitesiz bir yaşama razı olma durumuna düşürüyor. En kötüsü bu hale girince artık düşünebilen, akledebilen, sorgulayan insan konumundan çıktığımız gibi vahye iyice uzak duruyor, en kestirme yoldan nafile çözümlerle doğru yaptığımızı zannederek hayatı kendimize zindan ediyoruz. Rabbimiz hicr suresi 88 ve taha.131. beyanında belirttiği gibi davranmayı idrak eden kullarından eylesin inşaallah…Yazınız için gerçekten teşekkürler, kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin olanlara selam olsun…

Görüşleriniz benim için önemli. Söz şimdi sizde.