Sıcak Cihad | Savaş

Tevbe Suresinin Düşündürdükleri…

Tugay komutanı brifing (bilgilendirme) salonuna girdiğinde bütün tabur ve bölük komutanları verilecek emri merakla bekliyorlardı. General sözüne başlamadan önce herkes pür dikkat kesilmiş, bu ateşkes sürecinde karşılaşacakları zor durumlarda kanun dışına çıkmamak ve yanlış bir iş yapmamak için nasıl davranmaları gerektiğini anlamak ve rahatlamak istiyorlardı. Herkes haritanın başına toplandı. Ama komutan haritaya değil ast birlik komutanlarının gözlerine bakıyordu. Bu hava içerisinde bilgilendirme başladı…

Arkadaşlar biliyorum ki çok üzgünsünüz. Topraklarımıza, halkımıza ve askerlerimize saldıran düşmandan intikamınızı almak için de operasyon yapılmasını istiyorsunuz. Sizi anlıyorum ama biz intikam için değil barışı, güvenliği ve huzuru sağlamak için buradayız. Duygularımızdan çok aklımızla, eğitimimizle ve yasalar çerçevesinde bu işi yapmak durumundayız. Düşmana ültimatom (kesin uyarı) verildi. Antlaşma imzalandı. Yaklaşık 120 gün sürecek olan bu süreç içerisinde çok zorunlu durumlar haricinde harekât yapmayacağız.

Sınırlarımıza saldıran düşman ülkenin temsilcileri Ankara’da meclise gelerek anlaşma şartlarına imza atmış durumdalar. Anlaşmaya göre düşmana ciddi bir gözdağı verilmiştir. Eğer yaptıkları saldırılardan vazgeçerlerse kendileri için daha iyi olacağı, eğer anlaşma şartlarından cayarlarsa bize karşı başarılı olmalarının mümkün olmadığı ve en sert bir şekilde karşılık alacakları kendilerine bildirilmiştir. Elbette siz komutanlar da, askerleriniz de anlaşma şartlarına göre karşılaşacağınız zor durumlarda nasıl davranmanız gerektiğini merak ediyorsunuzdur.

Arkadaşlar, eğer herhangi bir durumda düşman birliklerinden bireysel olarak anlaşma şartlarından herhangi bir şartı göz ardı eden ya da düşman birliklerine lojistik ve istihbari destek sağlayan birileri olursa onlar anlaşma kapsamında değildir.

Bu tip durumlar dışında barış sürecinde kışlalarınızda eğitiminize devam edeceksiniz ve asla düşmana herhangi bir harekât ve operasyon icra etmeyeceksiniz. Düşmana saldırılarından vazgeçmeleri ve barışa katkı vermeleri için tanınan bu 120 günlük süre bitiminde ise tekrar size saldırmaya başlarlarsa siz de onlara saldırabilir ve onları tespit ettiğiniz yerlerde vakit geçirmeden etkisiz hale getirebilirsiniz. Bunu yapabilmek için karşılaşacağınız durum çerçevesinde tabur görev kuvvetleri ile etraflarını sarabilir, kuşatabilir, ikmal ve kendi aralarında karşılıklı destek sağlayabilecekleri tüm geçiş noktalarını küçük manevra birlikleri ile tutabilir, sahadaki tüm güçlerinizle ateşe ateşle karşılık vererek size uzanan tehdidi ortadan kaldırabilirsiniz. Ancak eğer vazgeçerler ve bulundukları durumdan saldırarak değil de barış isteyerek kurtulmak isterlerse kontrollü bir biçimde önlerini açın ve onları koruyarak sınır dışına çıkarın.

Eğer size saldıran herhangi bir düşman askeri sizden aman dilerse, size beyaz bayrak açarsa, size teslim olursa ona dokunmayın. Onu esir alarak güvenliğini sağlayacak şekilde uygun bir yere götürün ki intikam duygusuyla herhangi bir askerimiz tarafından saldırıya maruz kalmasın. Düşman ülke maalesef ne yaptığını bilmiyor ve düşman askerlerinin bazıları belki de bu çılgınlığa isteyerek uymuş olmayabilir.

Ankara’da ateşkes yaptığımız düşman ülke dışında kalan diğer ülkeler ise bu sözü vermiş değillerdir. Ama onlar barış içerisinde olurlarsa biz de barış içerisinde olmalıyız. Bize ateş etmeyene ateş edemeyiz.

Buna rağmen her zaman dikkatli ve tetikte olmalısınız. Su uyur düşman uyumaz. Sorumluluk alanınızı gözetleme cihazlarınızla, termal kamera ve radarlarınızla sürekli tarayın, kestirme cihazlarınızı etkili kullanın ve tedbirli olun. Eğer sizi alt edeceklerini anlarlarsa halka da yönelir; ne çoluk çocuk dinlerler, ne kadın erkek, ne de antlaşma. Yüzünüze gülüp hoşunuza gidecek şeyler söylerken içten içe planlar kurarlar. İçlerinde böyle yapmayanlar olsa bile bilin ki çoğu böyledir.

Kendi menfaatlerini daima barışa ve düzene tercih ederler. Maalesef onlar bu kadar gözü dönmüş durumdalar. Dikkat edin. Onlar antlaşmaya uymayıp, sivilleri de hedef alabilirler ve her durumda antlaşma metnini göz ardı edebilirler.

Yine de vaz geçer, barış şartlarına uyar ve onları hayata geçirmeye yanaşırlarsa artık kardeşinize, arkadaşınıza nasıl davranıyorsanız, onlara da öyle davranın. Düzeni bozan, savaşı devam ettiren siz olmayın.

Ama tabii ki antlaşmaya rağmen, yine sözlerini tutmaz ve ülkemizin kurulu düzenini bozmak için saldırırlarsa bu durumda elebaşlarını ele geçirmeye ve karargâhlarını yok etmeye çalışacağız. Bu harekât planlarını da alay komutanları ile ayrıca yapıyoruz. Eğer karargâhlarını ele geçirirsek bu durumda saldırılara son vermek durumunda kalabilirler.

Eğer içinizde savaşmaktan korkan personeliniz varsa onları söyleyin, önce Allah’tan korksunlar. Siz toplumunuzun güvenliğini sağlıyorsunuz. Haklı olan sizsiniz. Sözünden dönen, sizi topraklarımızdan çıkarmak isteyen bir düşmandan mı korkuyorsunuz? Eğer güveniniz varsa korkunuz da olmaz.

Bize saldırdıkları sürece Allah’a ve birbirimize güvenerek onlarla savaşacağız arkadaşlar. Hatta onları mahvedeceğiz. O saldırganlar dünya âleme rezil olacaklar. Bu da sizin elinizden olacak. Allah bizimle, zafer bizim olacak ve insanlarımız Allah’ın izniyle bu dertten kurtulacak. Ve sonra bize karşı onların kalbindeki öfke de inşallah bitecek. Allah affeder, o durumda biz de affedeceğiz.

Ayrıca bu savaş bizim imtihanımızdır arkadaşlar. İçimizde eğer bize ihanet edecek birileri varsa ki buna yönelik duyumlar alıyoruz, onlar da bu süreçte emare verecek, ortaya çıkacaktır. Ülkesini savunmak için savaşanlar ve düşmana bilgi sızdırmayanlar, milletine ihanet edenlerden ayrılacaktır. Hainler ortaya çıkacaktır. Allah her şeyi bilir. Bunu askerlerinize de böylece söyleyin. Onlar da bilsinler. Ola ki içimizdeki hainlerin bir kısmı da düşmanla işbirliği yapmaktan cayarlar.

Kısa mı oldu uzun mu oldu bilemedim ama, şu yukarıdaki öyküde okuduklarınızdan sonra, komutanın sözleri arasında (benim hatalarım varsa müstesna) bulunduğu şartlar göz önüne alındığında ciddi bir yanlışlık ve kötü niyet gördüğünüzü düşünmüyorum. Ama eğer bu sözlerin bir benzeri Allah’a ait olsaydı, çevirmenlerin bir kısmı anlamına ulaşamadıkları kelimeleri kutsallaştırarak…

“120 günlük barış süreci” yerine “4 aylık haram aylar”

“Savaş” yerine “cihad”

“Vazgeçmek” yerine “tevbe etmek”

“(şu özellikteki) düşmanlar” yerine “müşrikler”

“teslim olmak, barış istemek, aman dilemek” yerine “Müslüman olmak” veya “salat etmek” ya da her salat geçen yere yapıştırıp “namaz kılmak”

“saldırgan tutumundan vazgeçmek, kötü niyetinden arınmak” gibi kelimeler yerine “zekât vermek”

“antlaşma, sözleşme” yerine “ahid, yemin”

“Ankara” ya da “meclis” gibi kelimeler yerine “Mescid-i Haram”

“vazifeli komutan” yerine “Allah’ın elçisi”

“sözleşmeye aykırı hareket” yerine “yeminini bozmak”

“(şu özellikteki) düşman komutanları” yerine “küfrün önderleri”

“güven” yerine “iman”

“karargâhları ve elebaşlarını ele geçirin” yerine “boyunlarını vurun”

…ve benzeri kelimeleri kullanacaklardı ve ardından şöyle itirazlar gelecekti.

“Allah, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor, bu olmaz!!!

“Allah, boyunlarını vurun” diyor, bu olmaz!!!

“Allah, hep savaş istiyor, bu olmaz!!!

… ve biliyorsunuz işte, daha neler neler…

İşte yukarıdaki sahnede geçen kelimeler de Türkçe değil de Arapça olsaydı generali dinleyen komutanlar da “bu paşa ne saçmalıyor” diyeceklerdi. Aynen bugün Kuran’ı, Türkçeye tercüme edilmediği halde tercüme edilmiş gibi geçerken anlamı saptırılmış ya da tek bir anlama saplandırılmış veya gereksiz yere kutsallaştırılmış arapça ya da farsça kelimelerle okuyup da itiraz edenler gibi.

Yukarıdaki hikâyede geçen kelimelerin karşılıklarını ya da benzerlerini Arapça kelimelerden seçseydim, hikâye gerçek anlamıyla anlaşılamaz hale gelir, konu bütünlüğü diye bir şey kalmazdı. Sanki bir askeriye ortamını değil de efsanevi / fantastik bir hikâyeyi dinliyoruz zannederdik. Dolayısıyla kalbimize inmeyen kelimeler havada kalır, alacağımız bilgiyi yeterince alamazdık.

Neden böyle oluyor biliyor musunuz?

Birincisi; okuduğumuz meallerde geçen kelimelerin çoğu hala Türkçe değil, çoğunda Arapça kelimeler aynen kullanılıyor.

İkincisi; bazı kelimeleri anlamak yerine kutsallaştırmışız, dilimizde kalıp, kalbimize anlam inmiyor.

Üçüncüsü; ayetlerde söylenen her şeyi anlatıldığı çerçevede değil, ne olursa olsun her şartta dini hüküm zannediyoruz.

Dördüncüsü; geleneksel anlamlar içimize öyle işlemiş ki bağlam içinde farklı bir anlamda kullanılmış olabileceğini düşünmekten korkar olmuşuz.

Beşincisi; anlatının ortasından bir cümleyi cımbızla çeker gibi çekip, bağlamından koparıp, işte hüküm budur diyoruz.

Altıncısı; Allah’ın kelimeleri üzerinde derin derin düşünmekten, onların gerçek anlamını bulup da beğenmemekten korktuğumuz için hoşumuza giden ilk duyduğumuz açıklamaya inanıyoruz.

Yedincisi; Kuran’ı gereğinden daha hızlı okuyoruz. Anlamadan geçiyoruz.

Şu hikâyemi okudunuz. Dikkatli gözlerden kaçmamıştır; komutanın hemen tüm sözleri Tevbe suresinde ve (bir ayeti ile) Muhammed suresinde bir benzeri ile geçmektedir. Bir çeviriymiş gibi algılanmasın diye ilgili ayetleri buraya yazmadım. Okumamış olanlar ya da tekrar okumak isteyenler şimdi Kuran’ı açsın ve Tevbe Suresinin ilk 16 ayetini okusun lütfen.

Okuyanlar görecekler ki Allah müminlere kendilerini ve toplumlarını savaşın en kızıştığı bir ortamda nasıl korumaları gerektiğini en barışçı biçimde anlatıyor ve bir komutan gibi motive ediyor, destekliyor. Bunu yaparken tüm merhametini sadece müminler üzerine değil müşrikler üzerine bile tecelli ettiriyor. Yukarıdaki komutan bulunduğu ortamda ne kadar haklı ve merhametliyse, Allah ve müminler de Tevbe suresinde anlatıldığı ortamda ondan çok çok daha fazla haklı ve merhametliydiler. Sapanlar ve saptırılmış biçimde bakanlar Allah’ın bugünkü en barışçı söylem sahiplerinden bile daha barışçı ve merhametli olduğunu göremezler.

Üstelik Tevbe suresini bugüne izdüşürürsek Allah’ın, O’na iman edip güvenen bir mümin askere savaşın inceliklerini öğrettiğini görürüz. Dikkat ederseniz göreceksiniz ki savaşta iç ve dış istihbaratın, çatışma ve barış şartlarının uygulanma biçimlerinin, düşmanın nasıl ve nerede kuşatılması gerektiğinin, kritik arazi ve tesisleri kontrol altına almanın, savaşta ağırlık merkezinin nereye verileceğinin, askeri motive edebilme sanatının, esirlere karşı muamele şartlarının ve daha birçok hususun temel noktalarına işaret ediliyor.

Kuran’a kötü niyetle bakan kötü görür, oradan beslenir ve imandan uzaklaşır. Tutar savaştığı düşmanına namaz kıldırmaya, kırkta bir zekât verdirmeye, kelime-i şehadet getirtmeye, mezhebini sormaya kalkar… En ufak bir şüphede kafasını keser, karısını kızını cariye eder. Hiçbirini yapmamıyorsa da bunları yapanlara sesini çıkartmayıp, gerçek dini bu zanneder. Allah belki de böyle emretmiştir diye aklı sıra bilgisizce düşünür ve ya onlar doğruysa korkulu bir zanla içten içe destekler. Allah’ı bile bilmeyenler Allah adına savaşmasını bildiklerini zannediyorlar.

İyi niyetle bakansa gerçeği görür ve o gerçekten beslenir, elinde silah tutsa bile onu hakkıyla tutarak hem uyanık hem de barışçı olur, imanı artar ve doğru işler yapar. Aynı ayet insanları hem doğru yola iletebilir, hem de ortadoğuyu kana bulayanlar ve onları destekleyenlerde olduğu gibi saptırabilir. Anahtar insanın kalbinde.

Kalemzade | Cengiz Yardım

Sıcak Cihad | Savaş&rdquo hakkında 0 yorum

  1. Düşüncelerime tercüman olmuşsunuz. İnsanın en büyük yanılgısı, merhameti verenin merhametinin kendi merhameti kadar bile olamayacağını düşünmesi. Allah karşısında biz, okyanus karşısında damla gibiyiz. O’ndan küçücük bir parçayız. O’nun merhametinin yanında bizim merhametimizin lafı mı olur? Buna rağmen her sureye Allah’ın şefkatli merhametli olduğunu söyleyerek başlayan insan, kendini ondan daha merhametli görebiliyor (kibir ve önyargı). Kitapta okuduğu bir ayet karşısında “Ben Allah olsaydım, böyle saçma ve vicdansız şeyler istemezdim” diyorsa insan orada kesinlikle yanlış anlaşılan bir şeyler vardır. Allah’a güvenip ilim dilemeli. Doğruluk ve sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Dileyen inanır, dileyen inkar eder. Dediğiniz gibi, anahtar insanın kalbinde…

  2. Askeri geçmişi olan birisinden güzel bir hikaye olmuş üst kısım. Hakkını vermişsiniz.

    Ama bir noktaya değinmek istiyorum. Arapça dili sayesinde anlaşılmaz değil Kur’an ayetleri. Arapçayı kötülemek gibi algıladım. Yanlışım varsa düzeltin.

    Akıl ve vicdan sahibi herkes ayette geçen boyunlarını vurun lafzını o dönem ki savaş aracı olan kılıçla alakalı olduğunu anlar.

    Arapça kelimelere de aşina ise o kelimeleri duyunca kafası karışmaz mutlaka. “Kalemzade kamil” mahlasıyla yazan birisinin bunu beyan etmediğini umuyorum…

  3. @Faruk; Selam… Arapçayı kötülemekle varılacak bir hedefim olamaz. Sanıyorum mesajı kaçırmışsınız. Kuran apaçık bir arapçadır. Hiç bir ırk hiçbir ırktan ve hiç bir dil hiç bir dilden üstün değildir. Herkes Allah’ın vahyini kendi dilinden kelimelerle anlamalıdır diyorum ben. Araplar Kuran’ı Arapça okumalıdır. Türkler Türkçe. İster Arapça olsun ister Türkçe O’ndan yüz çevirenler yine de anlamazlar, o ayrı bir husus. Ben çevirilerin Türkçe olması gerektiği, Arapça kelimelerin Türkçeye değiştirilmeden arapça olan kelimelerle geçirilmesi, kelimelerin kutsallaştırılması, anlamının tek bir manaya saplanması, Türkçeye geçirilirken anlam kaymalarına uğraması gibi hususların okunan mealleri anlamada zorluklara yol açtığını belirttim. Kendi dilinde kökü olmayan ve dolayısıyla türetilemeyen kelimelerin sadece lafızda kaldığını kalbe yeterince inemediğini ve bu yüzden yeterli idrake sebep olamadığını söylüyorum. Kuran Türkçe olsaydı ve biz arap olsaydık, şu yazıda yazdıklarımın aynısını Türkçe yerine arapça arapça yerine Türkçe koyarak yazmış olacaktım. Arapça kelimelere aşina olmak elbette faydalı olabilir ama aşina olduğumuz kelimelerin aşina olduğumuz anlamlarda olmaması gibi durumlar söz konusu. anlattığım şeyler bunlar. Bağlam kapsamında askeri konuya aşina bir kişi olarak “boyunlarını vurun”u “karargahlarını ve lojistik üslerini vurun, kritik tesislerini ele geçirin” gibi anlamlara atfen bir deyim olarak görüyorum. Sözgelimi Türkçede bunun yerine “başlarını ezin” “komutayı yok edin” gibi ifadeler kullanabiliriz. Bu deyimlerin aynı zamanda “gerektiğinde öldürme”yi de elbette kapsaması işin doğasındadır. Ama “boyunlarını vurun”a sadece öldürmek derseniz bağlamdan ve mesajın vereceği anlamdan çıkmış olursunuz.
    Kalemzade Kamil mahlası konusunu iyi yakalamışsınız!!! Belki siz bilmiyorsunuz ama bunu daha önce birkaç defa daha açıkladım. Kuran’ı hak ettiği biçimde okumadığım zamanlardan kalan ve tevhid kapsamında yazılar yazmadığım dönemlerde de kullandığım mahlastı. Dini bir anlamı olsun diye maksadım yoktu. Sebeplerini de daha önce açıkladım, bir kez daha daha fazla açıklamak istemiyorum. Neticede o isimle tanınıyorum. Birkaç defa değiştirmeye kalktıysam da hem okur alışkanlığı hem de kendi benimsemişliğimle üzerime yapıştığını biliyorum. Neticede kötü bir anlamı yok. Gol atmaya çalışmayın, iyi niyetle yazılarımı anlamaya çalışın bence. Böylece her ikimiz de hem birbirimizden hem de dolayısıyla Kuran’ı daha iyi okumak için çaba sarf edip Allah’ın ayetlerinden faydalanırız inşallah.
    Yorumunuz için teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olun.

  4. Kalemzade Kamil mahlasına ithafım Arapça kökenli kelimeler olmasına rağmen Türkçede de kullanılması. Anlam karmaşasına, kelimelerin tam anlaşılmadan kalbimizin anlamdan yoksun kalmasına vesile olmayan kelimelere çok güzel örnek teşkil etmeleridir.

    Yani Arapça kökenli olsa da Türkçede de herkesçe kullanılan ve herkesin aşina olduğu birçok kelime var. Bu etimoloji ile alakalı biraz da. Sizin dediklerinize muhalif bir mana değil. Bir parantez sadece.

    Kur’anı türkçeden okumak konusuna gelince; hiç bir kitap yazıldığı dilden başka bir dile çevrilince aynı tadı, aynı manayı veremez. Hatta açıklamak yapmak zorunda kalır bir çok mütercim. Özellikle şiir kitabı gibi derin manalar içeren kitapların çevirisi için ondan çok daha fazla açıklama yapılır. Bir roman kitabı olan Franz Kafka’nın dönüşüm kitabının kendisi 100 sayfa civarındayken açıklaması daha fazladır…

    İnsanların yazdıkları kitaplarda dahi tercümelerde bu denli sıkıntılar varken ve açıklama gereği duyuluyorken, bizim Allah’ın kelamı olan Kur’anı yalnızca türkçe tercümesinden okumalıyız bu yeterli olur dememiz çok mantıklı gözükmüyor bana. Zaten Kur’anla ilgili bu ihtiyacı birçok kişi birçok dönemde hissetmiş ki birçok açıklamalı tefsirler yazılmış, bazı ayetler üzerinden derinlemesine anlatılma ihtiyacı duyulmuş.

    Arapça dilinde indirilen Kur’anı tam anlamaıyla anlamak için ya arapçayı iyi bir şekilde bilmek lazım ki, ekleri, cümle yapısı ve kelimelerin mecazlı manalarını anlayabilmek lazım. Ya da bu şekilde anlayan insanların açıklamalarını incelemek lazım. Karşılaştırmalı olarak kaynak kitaplar edinmek lazım. Ki Kur’anın gerçek manalarını idrak edebilelim.

  5. Allah razı olsun… içimde kalan bir kaç soru işaretini giderdiniz… Allah razı olsun…

Görüşleriniz benim için önemli. Söz şimdi sizde.