Kalemzáde Cengiz Yardım | Resmi İnternet Sitesi

sirinler

Yaratılış Özellikleri

Sosyal medyada ve günlük hayatta inananların bazı konularda birbiri ile bir takım tartışmalara girdiklerinde olması gerekenden daha ağır sözler ettiklerine tanık oluyoruz. İnanan iki insan, neden inanmayanlara gösterdikleri anlayışı birbirlerine göstermezler anlayamıyorum. Belki de kendimiz bile bazen bilerek ya da bilmeyerek o tartışmaların mümessili ya da bir parçası olabiliyoruz. Hepimiz birbirimize benzesek de birçok yönden farklı karakterlerdeyiz. Bu tespiti unutmadan, elçilerin Kuran’dan çıkarım yapabildiğimiz karakterleriyle devam edelim.

Âdem hata yapan ama hatasından dönebilen birisiydi. Süleyman sert ve karizmatik bir lider, kararlı bir komutandı. İbrahim yumuşak huyunun yanı sıra, sürekli tartışarak ve akla hitap ederek anlatmaya çalışan, mizahi zekâsı da yüksek biriydi. Musa oldukça öfkeli ve iyi konuşamasa da aynı zamanda lafını esirgemez bir kimseydi. İsa duygusal zekâsı yüksek, oldukça yumuşak kalpli ve teşbihi kuvvetli idi. Davut namelerle coşan bir müzisyen, edebi tarafı güçlü bir lider ve duygusal bir sanat adamıydı. Nuh hem azimli hem de el becerisi yüksekti.

Yakup affedici, şefkatli ve dayanıklıydı. Yusuf zeki, çevik, bilgili ve aynı zamanda kendini kontrol etme becerisi yüksek ve temiz irade sahibiydi. Eyüp sözüne sadakatiyle ve sabrıyla ün salmıştı. Yunus da hatasından dönmeyi erdem sayan ve özeleştiri yapabilen bir kuldu. Lut şehvet ve çirkinlikler içinde yaşayan bir toplumda, temiz ve onurlu kalabilmişti. Hud korkmadan saldırgan toplumuna meydan okuyan bir elçiydi.

Salih doğayı ve hayvanları sevip korumaya çalışan bir çevreciydi. Şuayb direnç eşiği yüksek ve dayanıklıydı. Zülkarneyn yetenekli ve kararına güvenilir birisiydi. İdris içi dışı ve özü sözü bir olmasıyla biliniyordu. Lukman kanaatkârdı ve aynı zamanda iyi bir öğretmendi. Zekeriyya, Yahya, İlyas ve birçokları, iyiliksever ve barışçıl insanlar olarak yaşadılar. Ve Muhammed… Son peygamber… Merhameti, bağışlayıcılığı, güvenilirliği, adaleti, güzel konuşması, hitabeti ve liderliği ile gönüllere girdi.

Her birinin karakterleri ve davranışları farklı farklı idi. Hepsi yaratılıştan gelen özellikleri ile birbirlerinden farklıydılar. Belki de aynı olay karşısında farklı duygusal tepkiler verebiliyorlardı. Yine de hepsini ayrı ayrı örnek alıyor, hiçbirini birbirinden ayırt etmiyor, yarışa sokmuyoruz. Ve Kuran’da adı geçen tüm kadınlara örnek Meryem için, Musa ve İbrahim’in annesi için, Âdem’in de Firavun’un da eşleri için ve diğer tüm mümine kullar için de aynı şey söz konusudur. Birbirlerine birçok yönden benzemekle beraber, aynı zamanda farklı karakterlerde, farklı edalarda, mizaçlarda idiler. Ancak hepsinin kesinlikle birbiri ile aynı olan bir özellikleri vardı. Hiçbiri şirk koşmadılar. Hiçbiri Allah’la beraber başkalarını ilah edinmediler.

Ve şimdi biz insanlar… Musa’nın ve Süleyman’ın sert mizacını, İsa’nın ve Davut’un yumuşak huyunu, İbrahim’in ve Nuh’un tartışmacılığını, Meryem’in ve Yusuf’un temiz iradesini, Muhammed ve Yakup’un merhametini, Eyüp’ün ve Salih’in sabrını ve nicelerinin farklı fıtratlarını ve yeteneklerini gördükten sonra şunu hatırlatmadan geçmemeliyiz. Nasıl ki onlar birbirlerinin arkadaşlarıdırlar, biz de barışçıl manada öyle olmalıyız.

Biz de farklı karakterlere sahip olabiliriz. Öyleyiz de. Hepimiz farklı uğraşlar içinde olabiliriz. Hepimiz farklı olaylara farklı tepkiler verebiliriz. Kimimiz sert üsluplu, kimimiz güzel sözlü, kimimiz araştırmacı, kimimiz duygusal, kimimiz mantığıyla öne çıkanlardan, kimimiz anında kapanlardan, kimimiz özümseyip iyi öğrenenlerden, kimimiz küçük hatalarıyla ders olan, kimimiz mizahi, kimimiz izahi kalitesi yüksek ya da düşük olanlardan olabiliriz. İstemeden birçok yanlış da yapabiliriz. O halde birbirimizin (fıtrattan gelen) karakterlerini eleştirmesek!

Birbirimize “sertsin, yumuşaksın, duygusalsın, komiksin” demekten çok “şu konuda yanlış, şu konuda doğru diyorsun” diyerek yapıcı olmak maksadıyla eleştirsek! İşimize yarayacak olan odur. Ressamı şarkı söylemeye, müzisyeni boks maçı yapmaya zorlamasak olmaz mı? Herkesin tebliğ yöntemi de, aynı ayetlerden çıkarımları da (esası değiştirmediği ve birbiri ile çelişmediği halde) pekâlâ farklı olabilir. Yeter ki şirkten ve makbul olmayacak işlerden uzak, Kuran’a ise yakın duralım. Musa vahiy levhalarını kızıp yere fırlattı diye, Lut kızlarını örnek verdi diye, Davut kendini melodilere vurdu diye Allah onları kınamazken, biz birbirimizi basit farklılıklarımız yüzünden, sözün ve davranışın aşırısına (fahişine) kaçılmadığı sürece kınamasak olmaz mı?

İnsanlar farklıdır.. Farklı olmalıdır da… Bir elin parmakları gibi. Hepimiz kardeş değil miyiz? İçimizde bilgin, şakacı, hayalci, sakar, süslü, ressam, şair, romantik, uykucu, mantıklı, meraklı, cesur şirinler ve şirineler kadar, Musa gibi öfkeli, Davut gibi duygusal, İbrahim gibi tartışmacı, Süleyman gibi karizmatik şirinler ve şirineler de olacak. Yeter ki Allah’a ve kitabına şirk koşmayalım. Kuran’ı anlamak için okumaya ve yaşamaya devam edebilirsek güzel şeyler ümit edebileceğimize inanıyorum. Önemli olan zoru başarmaktır. Küçük sorunlarla karşılaşınca ümitlerimiz tükenmesin, inananlar bölünmesin.

Kalemzáde Kãmil | kalemzade.net | @kalemzade


0 yorum

Pabuç · 9 Nisan 2014 22:22 tarihinde

Yazınıza katılıyorum yine güzel bir tevafuk oldu benim düşüncelerimle ilgili…

Ben de şunu fark ettim (belki bunu ben de yapıyorumdur dikkat ettiğim halde) karşımızdaki insanın düşüncelerini bildiğimiz halde ya da sevdiğini bildiğimiz kişiler hakkında öyle sert cümleler kuruyoruz ki sanki o kişinin sabrını ölçme derdimiz varmış gibi ! Ve ben bazen insanların bunu bilerek yaptıklarını böylelikle karşılarındaki insanları sinirlendirmeyi de başardıklarını düşünüyorum.Sabrı biten kişi tepkisini gösterdiğinde de suçlamaya başlıyorlar ! Edep ve seviyeyi korumak dikkat ister, kendi düşüncelerini söylerken insanlar bunu başkalarının düşüncelerini yerin dibine sokarak yapmasalar hoş olurdu…gibi şeyler işte…

Güzel yazı her zamanki gibi..

Saygılar..

yusuf türkmen · 10 Nisan 2014 16:18 tarihinde

unus pro omnibus omnes pro uno (HEPİMİZ BİRİMİZ,BİRİMİZ HEPİMİZ İÇİN!!!)

yusuf türkmen · 10 Nisan 2014 16:46 tarihinde

İnsanların kötülüklerini,hatalarını,kusurlarını gören gözlerimi kör ettim demiş bir kul.
Aslında e-leş-tirinin her türü leştir.Hüküm Allah’a aitse ki ayete göre öyle ,sizi ve fiillerinizi yaratan Allah sa ‘ki ayete göre öyle, o halde kimi eleştirdiğimizin farkındamıyız ?
Subhan(noksanlıklardan münezzeh) olan Allah noksan bir iş yaratırmı ?
Allah de ötesini bırak !!!

İbrahim · 10 Nisan 2014 22:40 tarihinde

Abi lütfen sen her gün yaz hayatımda senin kadar etkili yazan biri görmedim.

yusuf türkmen · 11 Nisan 2014 09:39 tarihinde

–Bazen Cevaplar Beklediğin Yerin Dışındadır-
Bayram ziyaretleri sırasında açılan sohbetlerde şöyle bir soru sordum bir kaç dosta:
“Biliyoruz ki,yaşadığımız sistemde tek bir mutasarrıf Bilinç ve tek bir Kudret söz konusu!Dolayısıyla, bu gerçeğin gereği olarak,olmuş bitmiş hiç bir şey yersiz değil;yaşanan her şey evrensel bir düzen ve tertibin sonucu olarak yerli yerince….
Bunu bildikten sonra,şimdi bir kişinin,kendinden sadır olmuş bir davranışı veya yaptığı bir işi,daha sonra “ben hata ettim ” diye değerlendirdiğini düşünelim….Mesela,birisini kırmasını veya kınamasını veya yapması gereken bir çalışmayı yerine getirmemesini…..
Yaşadığı bir olaydan sonra kişiden sadır olan bu
“hata ettim” düşüncesi, o kişinin, o fiil sebebiyle
Hakikatten gaflete düşmüş olduğunu
farketmesinden; yani ortaya koyduğu davranışın
Sistem içersindeki yerini ve onunla kendini
Hakikatten perdelemiş olduğunu
değerlendirmesinden de kaynaklanabilir —
kısacası olaydan sonra Hakikati görmesinden!..
321AHMED BÂKİ
Bunun tam aksine, Hakikati göremeyip,
egosunun hükmü altına girmesinden ve o fiili
Allah’ın dilemesi dışında, kendini de Allah’tan
ayrı iş gören bir “kişi” olarak görmesinden, yahut
her şeyin yerli yerinceliğini görememesinden de
kaynaklanabilir!
Bir başka deyişle, “ben hata ettim” düşüncesi
veya görünürdeki itirafı, kişinin “vicdanının sesi”
de olabilir, tam aksine “benliğinin sesi” de!..
Peki, “ben yanlış yaptım” düşüncesinin hangi
durumda bunlardan hangisi olduğunu, yani,
hakikati farketmekten mi yoksa egomuzun
hükmü altına girdiğimizden mi kaynaklandığını
nasıl fark edeceğiz?”
Soruya çeşitli cevaplar verildi: “Karşısındaki
hak etmemiş de yapmışsa, nefsindendir…
Başkasına zarar vermemişse değildir… Keşke
yapmasaydım şeklinde bir düşünceye sebep olur
ise egodandır… Şöyle ise vicdanın sesidir, yok
eğer değil ise egodandır…” gibi görüşler dile
getirildi…
Oysa, sorunun cevabı bunlardan hiç birisi
değildi!..
Neden?
Şimdi bunun açıklamasını yapmaya çalışalım:
Cevapların tamamı, sadece, kişinin bir
davranışı ortaya koyması ile, sonrasında o
davranışa bakıp “ben hata yaptım” demesi
arasında geçen, yani hata yaptığını farketmesi
öncesindeki sürecin gözlemlenmesi ve analiz
322Gİ Z’L İ GÜLŞEN
edilmesi neticesinde varılan kanaatlerdi…
Halbuki, sorunun cevabı, itiraftan önceki sürecin
değil; bu itirafın sonrasında yaşanacak sürecin
içinde saklıydı! Yani, bir fiili yapmak ile onun
“hata” olduğunu farketmek arasında geçen
sürecin içerisinde değil, “yaptığının hata
olduğunu” farketmekle başlayacak ve
devamındaki süreçte gizli idi… Peki neydi?
Kişi “yaptığım yanlış idi, hata idi” sözünü
çeşitli nedenlerle söyleyebilir! Ancak, bunun
gerisinde olanın “hakikate iman” olmasının işareti
odur ki, kişi, bu idrakı sayesinde, Özündeki
hakikate döner, Huzura yönelir ve Selâmet
bulur… Hakikate imansızlık, kendini Hakikatten
ayrı görmek ise, yani egonun hükmü altında
kalmak ise, huzur ve saadetin zıddına, kişiyi
bireyselliğin zilletine, karmaşaya ve azaba duçar
eder! Dolayısıyla, mühim olan, “yaptığım bir
hataydı” itirafının, kişinin bilincini neye
yönelttiği, nereye götürdüğüdür!
Kur’an-ı Kerim, bu hususta ders almamız
gereken ayetleri, Adem ile İblis kıssası yoluyla
bize açıklar:
Adem (insan), Allah’ın nehyettiği şeyden uzak
duramayıp, beden ağacına dokunur, ayıp yerleri
görünür olur… Fakat bunun sonrasında,
yaptığının hata olduğunu farkeder ve bu
farkedişle birlikte, fıtratının gereği olarak, nefsini
kınar ve tövbe eder; “yaptığımla, kendime
zulmettim…” der…
İblis (şeytan) ise, insanları Hakikatten
saptırma, “Allah’tan ayrı(!) düşürme” işlevi
323AHMED BÂKİ
konusunda kendisine kıyamete kadar mühlet
verilmiş olduğu halde bu işlevini yerine getirir ve
fakat bu durumda lanetlenip de yaptığının hata
olduğunu farkedince, “beni azdıran sen(?) idin”
diye, içine düştüğü halden dolayı, “Allah” ismiyle
işaret edilen Hakikati, ötesinde bir tanrı(?) gibi
varsayarak, kendi dışındaki O’nu(!) sorumlu
tutar ve halinden onu(!) suçlamaya kalkışır!
Bu iki birbirinden farklı bakış açılarının sonucu
olarak, Adem, “dokunma!” emrine riayet
etmemiş olsa da, hatasının idrakı ve tövbesinin
sonucunda Huzur ve Saadete; İblis ise, varoluş
gayesini yerine getirdiği halde, hatasından ve
içine düştüğü halden dolayı “karşısındakini(!)
sorumlu tuttuğu, kendi dışındaki başkasını(!)
suçladığı” için, bu bakış açısından dolayı
ebediyen ateşe ve azaba gider!
Burada belirtmek istediğim nokta şuydu:
Her birimizin oluşmuş veritabanımıza göre
görüşümüzü belirleyen bir perspektifimiz, bir
bakış açımız ve bir görüş alanımız var…
Oysa, tâbi olduğumuz Evrensel Yaşam
Sisteminin işleyişi, bizimki gibi sayısız
veritabanlarını ve sayısız görüş alanlarını kapsar.
Hiç bir konunun çözümü, doğru
değerlendirmesi, bizim görüş alanımızla kayıtlı
olmadığı gibi, örneğimizdeki gibi, çoğu zaman
bizim görüş alanımızın tamamen ötesinde,
kapsama alanımızın tamamen dışında da olabilir.
Oysa biz, çoğu zaman bu gerçeği
farkedememekten dolayı, sadece kendi
324Gİ Z’L İ GÜLŞEN
perspektifimiz içinde kalan dar bir alanda her
şeyin çözümlenmesi gerektiğini, orada
çözebileceğimizi, hatta çözdüğümüzü,
anladığımızı, bildiğimizi zanneder, ondan ötesini
göremez; sonra da, bu iş niye böyle olmadı, diye
kendimizi cehenneme atarız.
Halbuki, bir işin iç yüzünü, hikmetini,
sistemini görebilmek, kendi veri tabanımızla
sınırlı bakış alanımızın dışındaki alanı ve
alanlarının varlığını da hesaba katabilmemiz
düzeyinde mümkündür her zaman… Lokal ve
indi değerlendirmelerimize bağlı kaldıkça, kendi
sınırlamalarımızın acı sonuçlarına katlanmaktan
da kurtulamayız!
Neden “benim istediğim gibi olmuyor” veya
“olmadı” diye dert edinmek, Allah ismiyle işaret
edilenin ve O’nun Sisteminin sınırsızlığına
“imanlı” bir bakışın sonucu değildir ve karşılığı
“yanma”dır!
Yaşamı ve karşılaştığımız her olayı, kişisel
görüş ve anlayışımızın ötesinde, sayısız görüş ve
anlayışların varolduğu gerçeğine “imanlı” bakış ile
değerlendirebilmenin bir adı da, “Allah ahlakıyla
ahlaklanmak”tır ve bu, “Allah” ismiyle işaret
edilen mânâyı bilen her iman sahibi için en başta
gelen gayedir.
22.12.2002

Görüşleriniz benim için önemli. Söz şimdi sizde.