Bize Yalan Söylediler 2/9.Bölüm

Yaz Bitti mi?

O günden sonra ücret karşılığı Türkçeden İngilizceye çeviri yapmaya başladım. Oradan kazandığım gelirle hem çocuğumu kreşe veriyor, hem de üniversiteye devam ediyordum. Gecem gündüzüm birbirine girmiş ve sürekli uykusuzluk çekiyordum. Bir gün yine evdeyken, bir yandan çocuğumu emzirirken bir yandan da aldığım işlerden birini, çevirisini yapmak üzere okumaya başladım…

“Yaz bitti mi! Bitti mi gözlerindeki sevda ateşi; aşkı ile yakarken tenimi, gönlümden tutarak raks eden güneşimin! Ya da pırıl pırıl sabahlarda, cıvıl cıvıl aşk şarkıları söyleyen serçelerin “günaydın” demeleri! Karşılamayacak mı artık beni, kapıdan çıktığımda mahâllenin kedileri! Söylemeyecek mi bir daha ağustos böcekleri, en sevdiğim türküleri!

Yaz bitti mi! Açmayacak mıyım penceremi yazılarımı yazarken, ılık rüzgârından nefes almak için! Çıplak ayaklarımla balkona çıkamayacak mıyım, bir bardak çayla hararetimi yolcu ederken! Mavinin kızıp köpürmesine dayanabilecek miyim, yeşilin sararmasına zar zor katlanmışken!

Yaz bitti mi! Hadi dakikalar saatler tükensin, yapraklar niçin terk ediyor manzaramı! Kovmaktan vazgeçeceğim bir sivrisineğim olmayacak mı? Sırtımı bir ağaca dayayıp, gölgesinde kitap okuyamayacak mıyım? Hálâ çocuk gibi unutup iftara çeyrek kala, bir bardak soğuk su içemeyecek miyim?

Yaz bitti mi! Umarım ki daha güzel bir hazanı ve tertemiz bir kışı karşılamak için bitmiştir…”

Yazıyı okurken ağlamaya başladım. İnanılmazdı! Okuduğum satırlar sanki beni anlatıyordu. Daha yirmisinde hayátımın yaz’ı bitmiş gibi hissederken bu duygulu satırlar umut verdi bana. Hele ki son okuduğum cümle! Daha güzel bir hazanı ve tertemiz bir kışı karşılayabilirdim.

Neden olmasın, dedim kendi kendime. Her şeye rağmen okumaya da, çocuğuma bakmaya da devam edebilirdim. Müslümanlar Ramazan ayında tüm gün aç kalarak oruç tutuyorlardı. Yazıdaki iftara az kala unutup su içen çocuğu düşündüm. O çocuğa karşı Tanrı merhametsiz olabilir miydi?

Ümitlendim. İşte ben de aynı durumda değil miydim? Hayátında Tanrı’nın adını unutmuş bir kadın olarak, Tanrı beni de affeder ve önüme güzel bir mevsim açamaz mıydı? Açmalı değil miydi? İsa’nın bizim için çektiği çile Tanrı’ya yetmemiş miydi? Ellerimi kavuşturup İsa’ya da Meryem’e de dua ettim. Ne olur gelin bana yardım edin, dedim. Ama adres mi yanlıştı ki etmiyorlardı…

Sorunlar bitmiyor ve ben karşıma çıkan her basit sorunu bile hayátın en büyük çıkmazı gibi görüyordum. Çok sık başım ağrımaya ve şiddetli uykusuzluk nöbetleri geçirmeye devam ettim. Öyle ki bazen uykusuzluk uykuya dönüşüyor, çocuğum ağlarken ben uyumuş oluyor ve onu duymuyordum bile. Tanrı benim hayátıma bir türlü dáhil olmuyordu. Âdeta beni unutmuştu. Ya da ben onun ne olduğunu!

O günden sonraki dört yılım işte böylece geçti. Kâh engelli çocuğumun peşinde kâh kendi akademik çalışmalarımın üstünde!

Asıl engel çocuğumun kulaklarında değil, benim yüreğimdeydi. Sevdiğimi zannettiğim adam işitme özürlü çocuğumla birlikte beni yüz üstü bırakıp gitmiş, dört yıldır uğramamıştı bile. Hayáta olan alınganlığım, küskünlüğüm geçmiyordu. Hele ki John’un geleceğini düşündükçe!

Yaşadığım bütün kötülükleri unutmak istiyordum. Ona bakarken “Keşke olmasaydı!” bile demiştim. Neyse ki John’la en az benim kadar ilgilenen tertemiz bir çifte ait bir kreşe vermiştim onu. Soner Bey ve eşi her gün geçerken John’u alırlar, dönüşünde bana bırakırlardı. Kreş sahibi bu çiftin güler yüzlerini gördükçe onlara özeniyordum. Ama benim bir kez daha evlilik yapacak ne cesaretim ne de erkeklere güvenim kalmıştı!

Mark’a karşı sevgiden gelip nefrete dönüşen duygularımın etkisiyle insanların çoğuna da sevgisizce bakıyordum artık. Tanrı’nın, kötülük yapanları yeryüzünden temizlemesini istiyordum âdeta. İyiler varken, niçin izin veriyordu ki kötülere! Bazen içimden “Bir hıristiyan olarak kimseden nefret etmemem gerekmez mi!” diyordum. İyi taraflarını hatırlamaya çalışıyor, kinimden kopup nefretimden arınmaya çalışıyordum ama yaptıklarını ve bencilliğini hatırladıkça bu uzun adamı sevmeme vicdanım hep engel oluyordu.

Kafam benzer düşüncelerle çok karışmaya başlamıştı. Bir anda kendimi başka türlü düşünüyor buluyordum. Kötülük yapan her insan gerçekten kötü müydü? Yoksa kötü tarafları baskın olduğu için mi kötü görünüyorlardı gözüme! Acaba kötü olan insanlar mıydı, yoksa insanları kötü ya da iyi gösteren baskın tarafları mıydı?

Ya ben! Başıma gelen kötülüklerden dolayı benim hiç kabahatim yok muydu? Ben çok mu iyiydim! En başta babamı terk etmek ve uzun boylu bir sahtekârın yakışıklılığına kanarak hayátımı mahvetmek olmak üzere ne de çok haltlar karıştırmıştım! O hâlde başıma gelenlerden ötürü Tanrı mı sorumluydu yoksa ben mi! Eğer beğenmediğim insanları Tanrı’nın yeryüzünden temizlemesini istiyorsam, onların arasında benim de temizlenmem gerekmez miydi?

Kafamdaki böyle git geller beni öylesine yormaya başlamıştı ki her çare aradığımda kendimi kilisede, kucağındaki bebeği İsa ile ve masum gözleriyle bana bakan Meryem’in karşısında bulur olmuştum!

Devamı…