Bize Yalan Söylediler 2/8.Bölüm

Vay Müşrik Vay!

Okulun son senesi Káni için çok kazançlı bir yıl olmuştu. Kuran’a ve gerçeğe olan uyanışıyla doğru kararlar vermeyi öğrenmiş, Nezir’le sık sık görüşerek Kuran’ın zamana izdüşümü ve hayátın gerçek manası üzerine fikir alışverişi yaparak ilimde derinleşmiş ve bunun yanında çok başarılı bir eğitim yılı geçirerek mezun olmuştu.

Fakat Kuran’a uyanışı ile birlikte, tevhidi henüz bulamamış tüm insanlara müşriklermiş gibi bakmaya ve neredeyse insanlardan nefret etmeye başlamıştı. Bunu Nezir’e dillendirdiği bir gün ondan ihtiyacı olan cevabı da almıştı.

“Bizler elçi değiliz!” diye söze başladı Nezir “Bizler olsa olsa birer neziriz, uyarıcıyız. Şehrin ötesinden koşarak gelip, elçilere uyun diyen adamlar ve kadınlar olabiliriz ancak. Son haberci gelmiştir. ‘Hatemül nebiyyin’ olan Muhammed’dir o da. Haber getirenlerin sonuncusudur. Allah’tan kitaben haber getirme dönemi o tarihte bitmiş demektir. Ondan beri Kuran’ı dillendirenler ancak ona uyup, Muhammed’e, yani onun getirdiği ve uyduğu habere uyun diyenler olabilir. İşte Kuran’da ‘o elçiye itaat edin’ emrinin gereği de budur. Onun getirdiği ve uyduğu haberdir. Yani biz o elçilik belgesini getiren değil, okuyup, anlayıp, o hızla koşa koşa insanları uyarmaya başlayan insanlarız. Sadece tevhitten haberi olmayanları değil birbirimizi de uyarırız. Müddessir 2’deki “kum fe enzir” emriyle bize söylenen de budur. Kalk ve uyar, kalk ve nezirlik yap, denir bize… Kalk ve elçilik yap, kalk ve nebilik yap denmez.”

“Nereye varmaya çalışıyorsun abi?” diye sordu Káni “Benim buna itirazım yok záten.”

“Peki, nezirler kimi uyarırlar?” diye yokladı Nezir “Müşrikleri mi?”

“E tabi ki müşrikleri. Başka kimi olacak!” dedi Káni.

“Eğer uyarılmamışsa nasıl müşrik olabilir ki bir insan?” diye sordu Nezir “Kuran’ı rehber edinenlerle mücadeleye girişmemişlerse nasıl düşman edinilir! Biz barışçı insanlar olmak zorundayız. Müminlerle mücadeleye girişenler elbette kendilerini gösterecekler ve bunu bir şekilde dile getireceklerdir. Bunun dışında ortalıkta müşrik aramak ve onu bunu tekfir etmek bir mümine yakışan bir iş değildir. Eğer müşrikler varsa onlar kendilerini záten belli eder. Sokaktaki ihtiyar amcaya ya da evdeki yaşlı teyzeye cübbesiyle ün salmış bir din bozguncusu ya da müşrik muamelesi yapamayız.”

“Ama Nezir abi!” diye araya girdi Káni “Her türlü şirki din diye yaşamıyorlar mı?”

“Olabilir.” dedi Nezir “Ama iyi niyetli, umutlu ve affedici bir bakış açısıyla bakabilirsek, bazı hataları görmezden gelebilir ve bir kitabın içinde ‘bu kitabı oku’ yazsa bile o kitabı okumayan kişiler onun okunacağını bilemeyebilirler ve duvara asıp bırakabilirler, diye düşünebiliriz. İşte bu iyi niyetle bakabilirsek, bu noktada bir uyarıcıya ihtiyaç olduğunu görürüz. Yani ‘Oku!’ demesi gereken bir kişiye… Allah en merhametlidir, unutma. Ve en adaletlidir. Eğer birileri kaybedecekse hiçbir mazereti kalmamalıdır. İşte uyarıcılar, eğer bir toplum uyarılmamışsa o toplumu uyarırlar. Şehrin bir ucundan öbür ucuna, ülkenin bir köşesinden diğer köşesine, dünyanın bir bucağından diğer bucağına koşarak ne konuda uyaracaklarsa o konuda uyarırlar ve ‘ben de elçiyim’ demez ‘elçilerin haber verdikleri doğruymuş’ derler. Çünkü vahyi işitmiş ya da okumuş ve gerçeği fark ederek ona tanık olmuşlardır. Hem ‘Son nebi ve elçi gelmiştir.’ diyoruz, hem de ‘Kendilerine uyarıcılar gelmeden yok edilmiş toplum yoktur.’ diyoruz. Demek ki bugünkü toplumlara da uyarıcılar gelmeli ve ‘Ey halk elçinin getirdiği haber doğruymuş.” demelidirler. Uyarıcıların ‘Bana da elçilere vahyolunduğu gibi vahyolundu.’ demek gibi bir iddiaları olamaz. Uyarıcılar sadece okur, işitir ve işittiğinin doğruya yönelttiğini anlayıp, o hızla kalkıp kendi halklarını uyarmaya başlarlar. Aynen Ahkâf 46’da olduğu gibi…”

“Okur musun abi?”

46 KumTepeleri (Ahkâf) 29 Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin” Sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

O ana kadar uyarıcıların toplumları uyarılmış olmayabilir de. Eğer uyarıcılar kendi toplumlarına hemen ‘müşrik’ yaftası yapıştırırlarsa halklarını uyarmadan onlardan kopmak istedikleri anlamına gelir. Bu durumda uyarıcılık görevlerini yapmamış, hatta kötüye kullanmış olurlar. Gerekmedikçe kimseyi tekfir edip de açıkça şirk koşanlar hariç, toplumlarından nefret etmeye başlayanlar ne İbrahim gibi, ne Musa gibi, ne Lut gibi, ne İsa gibi, ne Nuh gibi, ne de Muhammed gibi davranmış olurlar. Çünkü uyarılmamış toplum şirk bile koşuyor olsa uyarılmış olmamak gibi ciddi bir mazereti vardır. Bu mazeretin Allah katında geçerli olup olmadığı ve uyarılmamış toplumların hálinin ne olacağı Allah’a kalmıştır. Bizim bilmediklerimizi Allah bilir. Haklarında bir iyiliğe mi kötülüğe mi karar verdiği hususunda bizim zannın ötesinde bir matematiğimiz olamaz.

Şirkin önde gidenleri ve küfrün liderleri ile toplumun bilmeyenini aynı kefeye koyarsak, hükmü biz vermiş oluruz ki bunu elçiler bile yapmamış, son dakikaya kadar uyarmaya devam etmiş ve hatta Lut vakasında İbrahim’in yaptığı gibi neredeyse helake engel olmak için son ana kadar çabalamışlardır.

Uyarılmamış toplumu illa bir isimle isimlendirmemiz gerekirse o isim ‘müşrik’ değil ancak ‘ümmi’ olur. Çünkü ümmiler kitap nedir, iman nedir tam olarak bilmeyen insanlardır. Doğruya muhtaç hâldedirler. Kuran peygamberi bile kendisine vahiy gelmeden önce ‘kitap nedir, iman nedir’ bilmediği hâlde eğer müşriklerden olmamışsa, İbrahim’in putperest bir toplumda kâinattaki melekûta tanık olup ve vahiy alıp uyarmaya başlayana kadar, hiç müşriklerden olmadığı söyleniyorsa, biz nasıl uyarılmamış toplumumuzu müşrik diye sınıflandırabiliriz! Hayır, onlar müşrik değil ümmidirler. Ellerinde bir kitap olması, yeryüzündeki diğer kitaplardan haberdar olmaları ve bugüne kadar din hakkında kendilerine doğru yanlış birçok şey öğretilmiş olması onların mümin bir uyarıcı tarafından gerçekle uyarılmış olduğu anlamına gelmez. Mekke toplumu da öyle değil miydi? Etraflarında Tevrat da, Zebur da, İncil de vardı. İbrahim’den gelen dinî bir gelenek de. Ve uyarılmamış kabul edilip, sonunda uyarıldılar. Doğduğundan beri kendisine ateşin tanrı olduğu söylenen bir insan bile hiç uyarılmamışsa doğruyu bulamama hususunda mazeret sahibidir. Örtüsüne bürünmüş ümmilerdir onlar.

Kendisine uyarıcı gelmemiş toplumları Allah helak etmeyeceğini söylüyor. Her kasabaya uyarıcı gelmesi de gerekmez, belirtilen şey, uyarıcı gelmemiş yerlerin helak edilmeyeceğidir. Bu yüzden neresinin altı üstüne getirilecekse orada uyarıcılar türemeye başlamıştır ki orada kurtuluşa layık olanlar bu yok oluştan, bu silinişten kurtulsunlar. Yani uyarıcıların türemesi belki de son şanstır o toplum için. Ümmiler şirk koşsalar bile müşrik değil, mazeret sahibidirler. İşte gerçek uyarıcılar o mazereti de ortadan kaldırmak içindir.”

“O hâlde kimseyi uyarmayalım da kıyamet günü sevdiklerimizin mazereti olsun abi!” dedi Káni “Akla bu geliyor sen böyle söyleyince. Uyarıp da niye onları riske atıyoruz o hâlde?”

“İşte bu şeytani bir fısıltı Káni. Eğer öyle yaparsak da Yunus’un düştüğü hataya düşmüş oluruz.” dedi Nezir “Allah’ın emrine karşı duran kurtulabilir mi? Hatırla! Yunus kavmine kızmış ve terk etmişti onları. Bundan dolayı sıkıntıya uğramayacağını da zannetmişti. Ama kınandı. Ve unutmayalım Yunus bu hatasından dönmeseydi yüz binden çok kişinin kurtulmasına vesile olabilir miydi? Kuran’da gördüğümüz kadarıyla Yunus, kavminin hepsi iman eden belki de tek elçidir.

Tüm bunlara rağmen bir insan doğru yolu bulduğunu da düşünse, nezir de olsa, elçi de olsa, nebi de olsa kendisi hakkında ne karar verileceğinden ve cehenneme yollanıp yollanmayacağından emin olamaz. Sırtına aldığı yükten dolayı belki de ümmilerden bile daha zordadır. Ben kurtuldum, kimin ne háli varsa görsün diyen kişinin bir davası olabilir mi! Davası yoksa değeri olabilir mi! Allah Kuran’ı görmesi için onu seçtiyse, neden seçmiştir hiç mi düşünmez insan! Bakara 213’ü hiç unutma…”

O kitap hakkında aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düşenler, kendilerine verilenlerden başkası değildi…

“…Bu hataya sakın düşme Káni! Ümmi insanlara sen müslüman değilsin, sen müşriksin deme! Kuran’ın gerçek tevhid anlayışını ilk fark edişinde, kendi eski hálini unutup sağa sola kâfirler, münafıklar, müşrikler diye saldıran düşünmezler gibi olamayız. İlmin kendisine açılıyor olması bir inanan için denenme sürecidir. Cenneti kazandığı ve süreci doğru yaşadığı anlamına gelmez. İlme talip müminler olarak, Kuran gerçeklerini gördükten sonra dünyayı bir anlamda terk etmenin ve gece gündüz sadece kendimizi abartmanın da manası yok. Vahyi okuyup işittikten sonra bu bilinçle hayátımıza kaldığımız yerden devam etmeliyiz. Ve bu kez yanlışlarımızdan arınmakta olan, doğru işler yapan ve Allah’ın kitabından öğüt alıp, akıl ettiğini hayátına tatbik etmeye ve bu bilinçle uyarmaya çalışanlar olalım. Bölünüp parçalanıp, akrabalık bağlarını koparmayalım. İlk sözümüzde doğruya şıp diye inanmalarını bunca arınmamışlıktan sonra beklemeyelim insanlardan. Bir hıristiyana, bir yahudiye, bir hinduya veya hiç tanımadığımız herhangi bir yabancıya ve hatta Tanrı’nın varlığını ve kitabı reddedenlere gösterdiğimiz iyi tavrı, güler yüzü ve hoş sözü, kendi toplumuna göstermez bir tutarsızlıkta olmayalım.

İçimizdeki öfkeyi değil, barışı, sevgiyi ve merhameti canlı tutalım. Onların çoğu, uyanmaya aday olan bizim canımız ciğerimiz, eşimiz, kardeşimiz, arkadaşımızdır. Onlar müşrik değil ümmidir. Müşrikler net bir şekilde haberli, ümmiler ise habersizdirler. Biz de öyle değil miydik? Daha önce yaptığımız iyi işlerden dolayı mı yoksa bundan sonra yapma potansiyelimiz olduğundan dolayı mı Allah bizi kitabını fark etme lütfuna nail etti? Hangimiz Kuran kendisine açılana kadar hep dosdoğru işler yaptığını iddia edebilir! Hatırla… Sen de habersizdin. Daha önce ben de habersizdim. Eğer Kuran’a yönelmişsek bizi de bir şekilde, bir biçimde birileri uyarmıştır öncesinde. Oluşların sahibi ise elbette Allah’tır.

Ben doğru yolu buldum deyip ilk iş olarak onu karnında taşımış annesine müşrik diyen hayırsız gafillerden olmayalım. Bir İbrahim gibi olalım. O, ortak koştuğu besbelli babasından, apaçık işareti alana kadar hiç yüz çevirmemiş, şirk koştuğunu bile anlatmaya çalışırken, ona hiç ‘müşrik’ dememiş ‘babacığım’ diye hitap etmiştir. İnşallah Kuran’ı hayátının merkezine almış müminler olarak da hatalarımızdan günden güne arınırız. Kuran kolaylaştırılmıştır ama basit değildir. Müminliğe adım atmak da kolaydır ama asla basit bir iş değildir. Yük oldukça ağırdır. Ancak taliplisine Allah kolaylaştırır.

Müddessir suresini tekrar hatırla… Bize kalk ve uyar dendi. Ardından elbiseni temizle diye ilave edildi. Elbiseni çıkar da çıplak kal denmedi. Mesele üzerimizdeki elbiseyi temizleyerek, Rabbimizi yücelterek, üzerimize o ana kadar bulaşmış olan şirk pisliğini temizleyip, o takva elbisesini temiz olarak giymeye devam ederek uyarmaktır. Kendi farkındalığımızı insanların başına kakmak için uyarmıyoruz, onların da uyanması için uyarıyoruz. İyilik ‘Vay müşrik vay! Nelere tapıyorsun!’ diyerek tebliğ ettiğimizi de başa kakmak değildir. Rabbimiz için sabrederek mücadele etmeliyiz. Allah’ın ayetlerine karşı birisi inatçı kesilmiş olabilir. Kimse boşa yaratılmamıştır. Ne amaçla yaratıldığını ve tüm çabamıza rağmen neden ikna olmadığını bilmediğimiz bir kişiyi Allah’la baş başa bırakmamız gerekmez mi! Şirkin önderleriyle ümmileri nasıl aynı kefeye koyarız! Öfkemize nasıl teslim oluruz! Yoksa biraz bir şeylerin farkına vardık diye sur’a üfürülecek o günden hiç mi korkmuyoruz artık! Deneniyor ve büyüdükçe küçülüyoruz. Haddimizi aşmayalım… Biz, doğruya ileten bir Kuran dinledik/okuduk sadece… Ve unutmayalım Kuran da şefáatçi değil, sadece şifadır. Şefáatin tümü Allah’ındır.”

Káni, gerçek dini, gerçek tevhidi bulmada çok önemli bir kapıyı daha geçmişti Nezir’in bu sözleriyle.

“Abi ağzıma tıkadın sözlerimi!” derken güldü Káni “Ama iyi de yaptın. Buna ihtiyacım vardı.”

Şimdi sırada söz verdiği gibi memleketteki babasını da yanına alıp İstanbul’a yerleşmek vardı. Babasına tevhid gerçeğini anlatmak içinse daha bir sabırsızlanıyordu.

Ama memleketine gittiği günün sabahı, ummadığı bir yerde buldu kendisini.

Devamı…