Bize Yalan Söylediler 2/7.Bölüm

Sadakatname

Daha yirmisinde bir kız olarak başıma öyle işler açmıştım ki! Babamı dinlemeyip Mark’ın peşine takılıp İstanbul’a geldiğim için ne kadar da pişmandım! Ama artık çok geçti. Hamile olmama rağmen üniversiteye bir sömestir devam etmiş, ardından iki sömestir dondurmuş, bu arada çocuğumu da doğurmuştum.

Mark, hamile olduğum dönemde, kızıp köpürüp çocuğu aldırmamı istemiş ama söylediklerimden sonra ikna olmuş gibiydi. Evlenme konusunu ise hep ertelemişti. Üstelik sürekli Amerika’ya gidiyor, yeni bir iş peşinde koştuğunu söyleyip duruyor, üç dört ayda bir yanıma geliyordu. Banka hesabımdaki annemin gönderdiği paraları bile sözde bu işe yatırmıştı. Benim cüzdanımda ise kirayı ödeyecek kadar bile param kalmamıştı.

Ben çocuğumuzu doğurduktan sonra ilk defa gelmişti o gün. Mark içeri girdiğinde çocuğu küçük odada yeni uyutmuştum. Kapıyı açtığımda ilk işi her zamanki gibi bana güzel sözler söyleyip yatak odasına götürmek oldu…

Ben banyoya girip çıktığımda, o hálâ yatağın üzerinde yatar biçimde sigara içiyordu. Sıkıntılarımı ona anlatmaya başladım. Hem destek istedim hem de bir daha gitmemesi için yalvardım.

Bu isteğim onun diğer yüzünü bir kez daha ve acı bir şekilde görmeme sebep olmuştu. Az önceki romantik adam gitmiş, yatağa uzanmış olan bir kurt adama dönüşmüştü âdeta!

“Bir şeyler yapmalısın, zor durumdayım.” dedim.

Ama o, sigarasını yere fırlatıp ayağa fırladı. Süratle gömleğini ve pantolonunu giymeye başladı.

“Bu sağır çocuğu dünyaya getirmeni ben mi istedim senden?” dedi “Şimdi karşıma geçmiş, bir şeyler yapmamı istiyorsun!”

Sanki beni çıldırtmaya çalışıyordu. Bunları söyleyen adam, benim alev saçlı, yakışıklı, centilmen sevgilim olamazdı!

“Mark tüm bunları sen mi söylüyorsun gerçekten?” diye sordum “İnanamıyorum sana! Nasıl bu kadar duygusuz olabilirsin?”

Kendince mazeretler sıralamaya devam etti.

“Duygusuz değil habersizim! Hatırla!” dedi “Hamile kaldığını zamanında söylemiyorsun… Çocuktan zamanında haber vermiyorsun… Gidip aldırmıyorsun… Tüm bunlar yetmezmiş gibi hamileyken bu yaşta kızamık virüsü kapıyorsun! Buna rağmen bana karşı çıkıp bebeği doğurup, bu senin engelli çocuğun, sahip çıkacaksın, diyorsun. Yok öyle Lynn![1] Ben bu işte yokum!”

Şiddetli bir tartışma yaşamaya başladık. Beni anlamamakta diretiyordu!

“Mark sana kaç defa söylemeye çalışmıştım. Biliyorsun! Ama sen bütün zamanını Minnesota’da Winona’da ya da Vegas’ta hedonist bir hayátın peşinde geçirdin. Her aşamayı geç öğrenmen, benim değil senin ilgisizliğin. Eğer sadece kendi paran bittiğinde veya canın beni istediğinde gelmemiş olsaydın şimdiye kadar çok daha başka bir hayátımız olabilirdi!”

“Unutma ki o hedonist dediğin kural tanımaz hayátın içinde bir zamanlar sen de vardın Lynn! Günah çıkarmak için kiliseye gidecek olsak hangimizin rahibi daha çok meşgul edeceği tartışılır! Okumak için Türkiye’ye geldin de buralarda başımıza müslüman mı kesildin yoksa!”

Nasıl bu kadar duygusuz olabilmişti! Bir çocuk aramızdaki her şeyi bitirecek miydi?

“Ben o hayátın içinde seni sevdiğim için vardım Mark! Haz peşinde koşmak için değil! Senin buradaki işin olmasaydı, bir Türk üniversitesi yerine şu anda Amerika’da okuyor olurdum.” dedim.

“Çok uzatmak istemiyorum Lynn. Bu sondu!” dedi “Bir daha görüşmeyelim! Bitti artık!”

İnanamıyordum. Bu kadar kolay mıydı?

“Ya çocuk!” dedim “Çocuğunu görmeden mi gideceksin? Sen nasıl bir babasın!”

“Çocuğu bakamıyorsan ver bir yurda!” dedi “Ne güzel oh! Baksın büyütsünler. Türk kadınları anaç olurmuş. Korkmana gerek yok!”

“Sen ne diyorsun!” diye bağırdım “İşine geldiğinde hıristiyanım, sevgi doluyum diyorsun. İşine geldiğinde müslümanları mı övüyorsun? Bu davranışların ne dinine ne de sevgiye uyuyor!” dedim.

Çok sinirlenmişti. Parmaklarıyla gırtlağımı sıkıp nefret dolu bir ifadeyle gözlerimin içine baktı.

“Senin gibi bir kadına mı kaldı?” dedi “Sana mı kaldı benim dinimi bana öğretmek!”

Bıraktığında nefesimi toparlamakta zorlanıyordum. O ise salınmış kemerini takabilmekle uğraşıyordu.

Duvarı tuttum ve az bir süre sonra kendime gelince “O senin çocuğun Mark! İnanamıyorum sana! Beni yüz üstü bırakma!” dedim.

Acı ve aşağılayıcı bir gülümsemeyle bana baktı.

“Benim çocuğummuş! Peh! Üstelik!..”

“Üstelik ne?” diye sordum “Üstelik ne!”

Her dakika biraz daha çirkinleşiyordu.

“Üstelik nereden bileyim benim çocuğum olduğunu! Buradaki, ne diyorlar, esmer güzeli mi yağız mı, Türklerden birinin olmadığını!”

Mark’ın bu son sözleri beni iyice çileden çıkarmıştı. Elime ne geçirdimse onun üzerine fırlatmaya başladım. Bir yandan ağlıyor, diğer yandan çığlıklarla bağırıyordum.

“Defol! Senin gibi insan olmaz olsun! Defol! Bir daha gelme sakın! Seni öldürürüm!”

Mark eliyle üzerine attığım eşyaları savururken “Gelmem záten hiç heveslenme!” diyerek hızlıca uzaklaşıp kapıyı çarparak evden çıktı gitti.

Olduğum yere çöküp başımı iki elimin arasına alıp ağlamaya devam ederken bebeğim de içerideki odada ağlamaya başlamıştı. Ama aldırış edecek durumda bile değildim. Ben yere yığılırken, komşu kadınlardan biri açık kalmış kapıdan içeri girdi ve yüzüme su serpti. Ardından içeri geçerek çocuğu susturdu.

Çaresiz kalmıştım. Ama ne anneme ne de babama haber vermek istiyordum. Hele babama hangi yüzle dönebilirdim!

Devamı…