Bize Yalan Söylediler 2/6.Bölüm

Araf’taki Adamlar

“Peki, hálâ söylemedin. Baban parayı nasıl bulup göndermişti sana?” diye sordu Káni.

“Zorlayınca babam anlatmıştı.” dedi genç Kudret “Ne yalan söyleyeyim parayı bir meyhanede bulmuş. Akrabamızdan borç alamayınca o çaresizlikte canı çok sıkılmış. Bu durumda bir meyhaneye gidip veresiye sarhoş olmaya kalkmış. Ama orada dertleştiği öyle bir adama denk gelmişti ki ‘Al şu parayı çocuğuna yolla, ona mahcup olma!’ diyerek gerekenden de fazla vermiş adam ona. Babam ‘Borç olarak alıyorum!’ dediği hâlde adam ‘Eğer bana bu parayı geri getirmeye kalkarsan beni çok üzersin. Ben senin çocuğuna harçlık veren bir adamım sadece.’ demiş.”

Bu olayı duyan Káni, dalgakıranda Nezir’e söylediği sözü hatırlayınca içten içe utandı.

“Abi böyle söyleme! Peygamber efendimiz elbette şefáat edecektir. Ama sarhoşlara ve namaz kılmayanlara değil tabi ki!”

“Kendi yaşlarımda birinden böyle şeyler duymak beni şaşırttı! Dinî konularda bu kadar farklı ve derin düşünmen ilginç!” dedi Káni.

“Bu olaydan bir süre sonra babamı kaybettim kardeş!” dedi Kudret “Babasını kaybetmek insanı olgunlaştırıyor. Bu bilinçle Kuran’ı okumaya başlayınca, şükürler olsun ki Allah bir yol gösterdi. İnsanların çoğunun din diye yaşadıklarının gerçekte Allah’ın dini olmadığını her geçen gün biraz daha anladım.”

“Peki, sen yeterince doğru olduğunu, doğru yolda olduğunu düşünüyor musun?” diye sordu Káni.

“İnsanlar günah işleyebilirler abi!” dedi Kudret “Günah işlemek iyi bir şey de değil elbette. Şu anda benim moralimin bozuk olması da benim zayıflığımdandır biliyorum. Ama Kuran’ı okuduğumda, Allah’ın kendisine ortak koşulması hariç tüm günahları dilerse affedebileceğini de gördüm. Babam da günaha girmiştir elbette ama şirk koştuğuna hiç tanık olmadım. Babam arada bir içerdi, arada bir de namaz kılardı. Ve o kıldığı namazlarda onu seyretmeye kalkanlar neredeyse uçtuğunu zannederlerdi. Onun hakkında iyi zan duymaktan hiç vazgeçmedim ve onun için hep dua ettim. Babam olduğundan da değil, merhametine şahidim onun ben.”

Káni’nin aklına yine Nezir’in sözü geldi.

“İman kime nasip hiç bilinemez. O sarhoş dediğin adamla bu sarhoş bir gün gelir öyle bir ipe sarılmayı becerirler ki Araf Suresinin 48 ve 49’uncu ayetlerinde tasvir edildiği gibi cennete davet edilenlerden olurlar.”

“Bu nasıl bir tesadüf ki Kudret!” dedi Káni “Bugün bir abim de bana sarhoşlardan bahsettiğimde Araf suresinden iki ayet hatırlattı. Ama ben ne olduklarına bakmadım, sormadım bile.

“Hangi ayetler abi hatırlıyor musun?”

“Yanlış hatırlamıyorsam 48 ve 49’du.” diye cevapladı Káni.

Kudret “Bir bakayım!” dedi ve koltuğunun üstündeki tepe ışığını yaktı. Sonra cebinden küçük bir Kuran meali çıkarıp ayetleri buldu ve okumaya başladı.

7 Araf 48,49 Araf üstündeki adamlar, kendilerini yüzlerinden tanıdıkları adamlara seslenerek derler ki: “Ne toplamış olduklarınız, ne büyüklük taslamanız size bir yarar sağladı. Kendilerine Allah’ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? Sizse girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun da olmayacaksınız.

“Tam isabetmiş abi!” dedi Kudret “Ama bunları tesadüf zannetme. Ben Kuran’ı okumaya başladığımdan beri öyle anlar olmuştur ki aynı ayeti aynı gün üç dört ayrı yerde ve farklı durumlarda yaşatmıştır bana Rabbim. Allah bize ayetlerini hem kitapta, hem kendi yaşantımızda hem de çevremizde sürekli gösterir. Biz de onları bilip tanırız.”

Káni “Peki babanın inancı konusunda emin misin? Arada bir, iki rekât namaz kılmakla oluyor mu bu iş?” diye sordu.

“Abi onu Allah bilir. Ben bilemem. Kendim için de bilemem. Hepimiz kusurluyuz. Ama umarım ki Allah kusurlarımızı affeder. Yeter ki O’na ortak koşmayalım. Ben babamdan razıyım kardeş. Onun kadar merhametli başka bir insan tanımadım. Ama Allah ondan da merhametlidir. Hatalarını da inşallah Rabbim affeder. Eğer babam bugün hayatta olsaydı bunu ona söylerdim. Allah’a çok yalvardım onun için. Umarım karşılıksız bırakmaz. Pek malı mülkü yoktu. Parasız yaşadı. Ama bana öyle bir anahtar bıraktı ki dünya malıyla mukayese bile edilemez. Ben biliyorum abi! Tüm yoksulluğuna rağmen kimseye borçlu kalmadı. Babamın kazandığı ve bize harcadığı para, ister patrondan gelsin, ister sarhoştan tek kuruşunda haram yoktu. Kazandığı her kuruşu ona Allah verdi. İçinde alın teri, ailesine bağlılığı ve safi Allah’a iman vardı. Hem de öyle bir iman ki matematiksel sevap meraklılarının cemaatle kıldığı bin rekât namazın ederinin babamın tek kuruşunun içindeki helâl kadar edeceğini sanmıyorum. Ben biliyorum! Ben biliyorum abi! Ama insanların çoğu bilmezler… Ve Allah kimseye zerre kadar haksızlık etmez.”

Káni bu gencin erdemine hayran kalmıştı. Bu yaşta bu bilinçte olmasını kıskanmıştı hatta. Demek ki gerçekten imanın kime nasip olduğunu ancak Allah bilirdi.

“İnşallah sen de ben de iyi birer baba oluruz! ” dedi Káni.

“İnşallah!” dedi genç delikanlı “Babamdan gördüklerimle ona şahidim. Seninki de mutlaka sana öyledir. Bana göre baba demek katlanmaktır! Kol kanat olmaktır! Koşmaktır! Uçmaktır! Uçan kuşu tutmaktır! Atılmaktır aslanın ağzına! Siper etmektir göğsünü cihana!

Baba demek üstlenmektir! Kendi derdine aldırmadan önemsemektir! İçin kan ağlarken gülümsemektir! Ki hele, gülümsetmektir!

Baba demek hissetmektir! Onca yüreği yüreğinde! Acıları ciğerinde! Baba demek merhamettir! Merhamet edilmediğinde! Baba demek düşünmektir! Düşünülmediğinde! Baba demek üşümektir! Üşümesinler diye! Baba demek titremektir! Hepsinin üzerine!

Baba korkmamaktır! Güvenmektir sonuna kadar! Dinlemediğin öğütlerinin olmasıdır! Zamanı gelince bir bir hatırlanan, aslında hiç unutulmayan! Sevilmeyi hiç umursamadan gösterişsizce seviliyor olmandır! Bir düşünenin olmandır, hiç durup duraksamadan!

Baba, iki dilim ekmektir, ayranı olmasa da! Bayramlığın demektir, bayramı olmasa da! Sancısı bitmemektir, doğuran olmasa da! Değer verendir, vereni olmasa da!

Baba demek, huzur bulman demektir. Elinden tuttuğunda kalbinin soluk alması, soluğununsa ritim bulmasıdır. Varlığı bile direncindir, dayanabilme gücündür, dik duruşundur, efkârsızlığındır!… Ağlamamandır!…

Yokluğuysa!… Hep taze!… Öyle taze!…”

Kudret’in gözleri nemlenirken Káni, onun baba sevgisinden çok etkilenmişti. Konuşmaları bittikten sonra kendi babası ile çalıştığı günleri düşündü. Daha küçücük bir ilkokul öğrencisiyken onun yanında olduğu zamanları hayalinde canlandı…

Birlikte çalışıp işi bitirmeye gayret ediyorlardı. Küçük Káni her ne kadar bıcır bıcır uğraşsa da yaptığı iş babasının yaptığının zerresi olamazdı. Fakat babası, hem ekmek parasını kazanmanın zorluklarını kelimelere dökmeden anlatabilmek ve hem de onunla birlikte olabilmenin hazzını yaşamaya devam etmek için “Çok iyi çalışıyorsun, aferin sana.” diyerek oğlunu cesaretlendiriyordu.

Bir süre daha geçti ve “Baba!” diye seslendi küçük Káni “Ben çok acıktım!”

Babası yaptığı işi hemen terk etti. Temiz elbiselerini bıraktığı yere gitti. Pantolonun cebini karıştırdığında bozuk parası olmadığını anladı. Devrin en büyük ikinci banknotunu çıkarıp oğluna verdi.

“Git bununla iki sokak aşağıdaki bakkaldan salam ekmek yaptır ikimize, kendine de bir gazoz al gel” dedi.

Káni parayı cebine koyup yola çıktı. Babası da çalışmaya devam etti. Ama bakkala doğru yaklaşmışken cebindeki paranın olmadığını fark etti. Düşürmüştü!

Korka korka geri döndü ve “Baba parayı düşürmüşüm!” dedi çekinerek.

Tepki beklediği babası “Olsun” diyerek tekrar kıyafetlerinin yanına gitti.

Aynı banknottan bir tane daha verdi oğluna. Káni azarlanmamış olmanın sevinciyle parayı cebine koyup tekrar yola çıktı. Bakkala gittiğinde elini cebine attı! Tüh! Yine para yoktu! Bir de baktı ki cebi delik ve yol boyu hoplaya zıplaya gelirken para delikten paçalarına düşerek yine kaybolup gitmiş.

Bir kez daha geri döndü ama bu kez ayakları geri geri gidiyordu. Nasıl söyleyebilirdi bir kez daha parayı kaybettiğini! Belki de inandıramayacaktı! Babasının yanına bile yaklaşmadan uzaktan iki elinin avucunu birbirine vurarak parayı yine düşürdüğünü işaret etti.

Babası bir an durakladı. Belki de o günkü yevmiyenin tamamı uçup gitmişti. Yine de kızmadı.

Eliyle işaret ederek “Gel” dedi oğluna.

Cebindeki son banknotu çıkarıp oğlunun avucuna verdi ve “Cebine koyma! Elinde sıkı sıkı tut. Para üstünü alıp getirirken de aynı şekilde getir.” dedi gülümseyerek.

Káni hálâ azarlanmamış olduğuna sevinerek çıkarken babası seslendi arkasından “Sadece kendine al tamam mı? Ben o kadar acıkmadım oğlum, yemeyeceğim!”…

Gözleri sızlarken “Hakkını helal et baba!” diye mırıldandı ve uyuyakaldı Káni. Sabaha doğru uyanıp cam kenarından dışarıyı seyrederken önceki gün Nezir’le ve gece genç Kudret’le konuştuklarını düşünüyordu. Bütün söyledikleri tek tek aklına geliyor, bazılarını daha yeni anladığını hissediyordu.

Káni o otobüste giderken, Kuran’ı anlamak üzere okumaya karar verdi. Onun için hiçbir şey, bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Dalgakıranda geçirdiği kısa süre Káni’nin fazlaca kirlenmemiş bilinci için bir dönüm noktası olmuştu. Kendinden yaşça epey büyük Nezir de, kendinden bir yaş küçük bu genç de onun uyarıcıları olmuşlardı. Demek ki okumadığı kitaba inandığını söyleyenler yalan söylüyordu… Aklından geçenler bir uyanışın işaretiydi.

“Hayátımızda öyle dalgakıranlar var ki!” diye düşündü “Allah’ın kader dediğimiz ölçüsü, dengesi gereği varlar. Eğer o dalgakıranlar olmasaydı kötülük alıp başını giderdi. Bizim kötülük gördüğümüz her şey demek ki kötülük değil, bir dengenin gereğiydi. Birileri ‘kötülük neden var’ diyerek Allah’ı reddediyor ya da kendilerini Allah’tan daha merhametli görüyorlarsa bir daha nefes de alıp oksijeni karbondioksite dönüştürmesinler bakalım olacak mı? Madem öyle, nefesleriyle Allah’ın temiz yarattığını da kirletmesinler! Eğer kendileri bu kadar merhametliyse bir daha bir sivrisineği de öldürmesinler! Ama yapamazlar. Çünkü doğrulara değil doğru bildiklerine inanmışlardır.”

“On dokuz harflik bir besmele ayetinden o kadar çok şeyi fark ettim ki!” diye vicdanıyla konuşmaya devam etti Káni “Kuran’ın bütün ayetlerini okuduğumda kim bilir ne kadar çok şeyin farkına varacağım! Demek ki abdestsiz olanlar değil bilinçlerindeki kirlerinden arınamayanlar Kuran’a ulaşamazlarmış. Allah istemedikçe burnumuzun dibini görmemiz bile mümkün değilmiş. Allah anlatacağı her şeyi tek bir besmelede birleştirmiş. Şeytani bir anlayış dalga dalga saldırmış insanların üzerine. Ama şu besmele kadar etkili bir dalgakıran mı var!”

Döner dönmez Nezir’le bu kez daha bilinçli olarak görüşmeye heves etti o otobüs penceresinin kenarında. Sömestir tatilini ise Kuran’ı ilk defa anlayarak okumayla geçirdi. Bir zamanlar okuyup okuyup anlamadığı kitabı şimdi âdeta elinden bırakamıyordu. Dönüşünde Nezir’e soracağı sorular da biriktirdi. Arınmak bir anda olup bitecek kadar da basit değildi. Geçeceği daha çok kapı vardı…

Devamı…