Bize Yalan Söylediler 2/5.Bölüm

Matematiksel Sevaplar

“Bilet parası derken!” diyerek açıklamasını istedi genç yol arkadaşından. O da anlatmaya başladı.

“İki yıl önce üniversiteye başladım. Babam zar zor para bulup buluşturup okutuyordu beni. Şimdi ise okul dışı zamanlarda garsonluk yapıp harçlığımı ve yol paramı kendim çıkarıyorum.”

“Yalnız değilsin Kudret!” dedi Káni “Benim durumum da pek parlak değil! Sözünü kestim kusura bakma. Sen devam et.”

Kudret “Çok canım sıkkın birader!” dedi “Sana anlatıp içimi dökmek isterim ama lütfen beni kınama anlatacaklarım yüzünden!”

“Ne demek!” dedi Káni “Dinlerim elbette.”

Sanki bugün Nezir’in karşısındaki Káni’nin durumu, şimdi bu genç ile onun durumu gibiydi. Bu ne tesadüf böyle, diye içinden geçirdi yine.

Genç Kudret anlatmaya başladı…

“İki yıl önce babam hayattayken sömestir için son dakikada para bulup göndermişti bana. Ama o yol parasını buluşu hiç aklımdan çıkmıyor.”

Káni dikkatle dinliyordu genci…

“O sabah şehir terminaline indiğimde babam karşıladı beni. Bana sarıldı, sarmaladı ama bir yandan da çaktırmadan gözlerinden dökülen yaşları silme peşindeydi. Belli ki her zamankinden farklı bir şey vardı. Çünkü daha önce bu kadar hisli görmemiştim onu. ‘Baba geldim işte! Eskiden bu kadar hislenmezdin. Yaşlanıyorsun galiba!’ diyerek aklımca espri yaptım ona. ‘Yok, ondan değil oğlum’ dedi.

Meğer babam o ara çok parasız kalmış. Perişan olmuş. Son dakikaya kadar para gönderemediği için benim yüzüme bakmaktan bile utanıyordu. Sonradan öğrendiğime göre para bulamayınca son çare olarak zengin bir akrabamıza gitmiş. Durumu anlatmış ve bana otobüs bileti alabilmem için göndermek üzere borç olarak para istemiş.”

“Akrabanız neyiniz oluyordu?” diye sordu Káni.

“Abi o önemli değil. Oldukça yakın bir akraba işte! Kim olduğunun ne önemi var!”

“Peki devam et.” dedi Káni.

“İşte ona gitmiş. Ama arabasının mafsallarından ses geldiğini, onları yaptıracağını ileri sürerek üç kuruşu vermemiş. Babam gittiğine gideceğine pişman olmuş.”

“Belki onun da parası yoktur da öyle söylemiştir!” dedi Káni.

“Yok, abi yaa!” dedi Kudret “Koskoca müteahhitte bu kadarcık para olmayacak da kimde olacak!”

“Bu kadar mı kötü insanlar yani!” diye sordu Káni.

“Yok birader!” dedi genç Kudret “Kötü demiyorum. Kötülüklerinden değil, cahilliklerinden! Dini, kitabı gereği gibi anlamamış olmalarından yapıyorlar bunu!”

“Anlamadım.” dedi Káni “Açar mısın?”

Kudret de açtı…

“Birader! Dediğim gibi seni tanımıyorum ama beni kınama! Kötülük nedir ki! Hiç kimse kötülük yapmak için kötülük yapmaz ki! Kendileri iyi bir iş yaptığını zannederken bilmeden kötülük yaparlar. Hele hele yaptıklarının Allah’ın doğrusu olduğunu düşünüyorlarsa bırak kötülüğü, takvalı bir müslüman olarak iyilik yaptıklarını bile düşünürler. Şeytanları onları Allah ile aldatır. Çünkü Allah, kitabını anlamak için okuyana değil, aklını kullanmayıp ne dediğini bile bilip kabul etmeden onları sahiplenenlere, ayetlerindeki gerçeklerden yüz çevirene sardırır şeytanı. Şeytan da onlara yaptıklarını güzel ve süslü gösterir. Üstelik hiç iyilik yapmıyorlar da değil. Yer yer ve zaman zaman iyilik de yaparlar. Ama yaptıkları iyiliklerin karşılığını gerçekte bu dünyada umdukları için bu dünya nispetince alırlar.”

Káni bu yaşta bir gencin bu kadar tahlil yapıyor olmasına şaşarak merakla dinlemeye devam etti.

“İnsanların çoğu yanılgıda abi.” dedi “Bu insanlar da müslüman. Hem de en katılarından, en sofularından. Ama babam hakkında daha önce ne dedikodular çıkarmış, hatta biz çocuklarına bile onu olur olmaz zamanlarda onun olmadığı yerlerde kötülemişlerdir! Müslümanlığı kimseye bırakmazlardı oysa! Babamın ne ayyaşlığı kalırdı ne imansızlığı! Ama ne zaman başları belaya girerse ‘Bi gel de şu işi halletsene!’ derlerdi. Babam her şeye rağmen gider işlerini yine de halleder, yakınlaştığını düşünür ve bundan dolayı mutlu bile olurdu.”

O anlatırken Nezir’in söyledikleri aklına geliyordu Káni’nin.

“Unutma ki Dünya’daki insanların çoğu yanılgıdadır. Kendilerini dindar zanneder ama tam aksi bir uyduruk dini Allah’ın dini diye yaşarlar.”

Genç delikanlı devam ediyordu…

“Böylelerini bilirsin mutlaka abi!” dedi “Evet inançlıdırlar ama inançlarını düşünmeden, kavramadan, akıllarını kullanmadan yaşarlar. Namazlarını ve oruçlarını asla aksatmazlar ama başkalarının aksatıyor olduğunu şikâyet ederler hep. Dertleri kendilerinin değil başkalarının hatalarıdır sanki! Besmeleyle kalkıp besmeleyle oturduklarını başkalarının kulağına doğru bağırarak gösterirler. Allah’ın işittiği yetmez âdeta onlar için!

Peygamberin adını anmaları ise záten özel ritüeller gerektiren bir durumdur. Sarıkla ve özel kıyafetlerle namazlarını kılarlar, camide önde gelenlerden olurlar. Yeri gelir müezzinliği, yeri gelir imamlığı kimseye bırakmazlar. Dinî konularda duymadıkları hadis, bilmedikleri gayb yoktur. Ehli Beyti, sahabeyi, evliyaları, imamları, seyyid olduğu iddia edilenleri ve din ağzıyla konuşan siyasetçileri över de överler. Şeriat yönetimini arzular ve her şeyin dinî yönetim altında düzeleceğini, herkesi böylece kendileri gibi imanlı yapabileceklerini ve de böylece Allah’ın dinini kurtaracaklarını samimi olarak düşünürler. Oysaki kurtulmaya ihtiyacı olan Allah’ın dini midir, yoksa insanlar mıdır? Allah dinini koruyamaz mı birader!”

Káni hem dinliyor hem de düşünüyordu… Dalmıştı. Soruyu algılamış ama cevap vermek yerine sadece bakmıştı.

Bu esnada “İsmin Káni’ydi değil mi?” diye ekledi Kudret.

Káni sadece başını sallarken o devam etti…

“Káni, senin etrafında da vardır. Evlerine girildiğinde bir elleriyle gelen erkekleri selamlığa alır kadınlardan ayrı bir odaya götürürler. Duvarlarında çeşitli ayetler, Arapça dualar ve hadislerden oluşan hat sanatı posterler asılıdır. Defalarca hacca ve umreye gittikleri için oradaki serüvenlerini ve hissiyatlarını anlatır anlatır bitiremezler. On defa giderler de en yakınlarından parasızlık yüzünden gitmemiş birine ‘Al şu parayı da bu sefer de sen git.’ demezler. Zekâtlarını ve hatta fazlasını camilere, dinî eğitim gören talebelere, imam hatip okullarına, çeşitli mezhepsel teşkilatlara, tarikat oluşumlarına, çeşitli cemaatlere ve onların kurumlarına ve dinî yardım derneklerine verirler. Ama sıra muhtaca, fakire gelince ya çok zorlanırlar da verirler ya da gramajını bile geçmezler. Hatta yeri gelir, verdiklerini başına bile kakarlar. Hele birisiyle parasal anlaşmazlığa düştüler mi, onları düşman edinir, her türlü gıybetlerini yapar, herkesi aleyhlerine kışkırtırlar.

Her bayram kurbanın en iyisini alır ya da en büyüğüne ortak olurlar. Kurban etlerini öyle bir bölüştürürler ki gramı gramına tartıp paketler ve en ciddi biçimde kurá çekerler. Fakat en yakınlarında olduğu hâlde fakirlik çeken ve onur sahibi oldukları için isteyemeyen akrabalarını gözleri görmez. Zannederim ki ya onları olduğundan iyi durumda zannederler ya da dini onlar gibi yaşamadıkları için görmezden gelmeyi tercih ederler.

İşkembe, yumurtalık ve beyaz ciğerleri orada, kurban kesilen yerde akrabalardan ya da komşulardan bir fakire övünçle hemen verir kurtulurlar, diğerlerini arabaya atıp çabucak eve götürür, korumaya alırlar. Ancak evlerine el öpmeye gidersen bir poşete bir parça kemikli et koyup vererek infak etmeyi de ihmal etmediklerini gösterirler.

Başkalarının da hakkı olduğunu bildikleri hâlde, hálen mal onların kontrolünde olduğu için, mirası bile dağıtmakta isteksiz davranırlar. Bir sürü problem çıkarır ‘Şurasını rahmetli bizim oğlana söz verdiydi. Şu öbür yer dağıtıma dáhil değildi!’ gibi yazılı olmayan vasiyetler öne sürerler. Mirası değersiz gösterme çabasına girip, maddi zorlukları olduğunu bildikleri hâlde âdeta fakir olanlardan mirastan feragat etmelerini beklerler. İşlerine gelirse bir hadise, işlerine gelirse Kuran’a uyar, işlerine gelirse herkese eşit, işlerine gelirse kadına yarım pay verilmesi gerektiğini savunurlar. Ama hangisinin Kuran, hangisinin rivayet olduğunu bile genellikle bilmezler.

Hele bir gün ailece deniz kenarına gittiğinizi öğrenirlerse veya bir gün kız kardeşinin başının açık olduğunu görmüşlerse fasık olduğunuzu hatta zinaya yaklaştığınızı bile ima ederler. Onlarsa Allah’ın rahmetinde ve her zaman muhafazasındadırlar! Yüzüne karşı bir şey söylemeseler de sizin için üzüldüklerini, keşke başını kapatmış olanlardan olmanızı ve ezbere Yasin okumayı biliyor olsaymış’lığınızı başka akrabalar vasıtasıyla sana duyururlar. Tabii ki bu aşamadan önce ailece onların bu konuları istişare etmediklerini düşünmek safdillik olsa gerek.

Onlar, kendilerine göre tam iman sahibidir abi! Kendilerinden o kadar emindirler ki bu kadar hakkıyla ibadet edip bu kadar dinle oturup kalktıktan sonra cennetin kapılarının kendilerine sonuna kadar açıldığını düşünürler ve bunu söylerler de. Çünkü onlar bu kadar ibadeti harfi harfine yaptıklarına ve Allah’ın da bir adaleti olduğuna göre, onların yerine ya da onlardan önce herhangi bir aleláde müslüman cenneti hak edecek değildir ya!

Ama biraz para görmüş zengin biriysen iş değişir. Bırak yakın akrabaları, Avrupa’dan gelen uzak akrabaları ile bile birlikte oturup kalkmaktan, onları ağırlamaktan haz alırlar. Hatta onların saygısız üslubuna ve abartılı baştan geçmişliklerini dinlemeye katlanırlar. Çünkü zengin akraba olduklarına göre onların kadınlarının yanında oturacak yeterli ehliyetleri de var demektir! İşte bu tam iman sahibi kişiler imanlarını kendi başarılarıyla elde ettiklerini ve bu sebeple Allah’ın onları çokça rızıklandırdığını zannederler! Ama Allah’ın Kuran’da iman konusunu da rızık konusunu da nasıl anlattığını bir kez bile anlayarak okuduklarını zannetmiyorum.

Onlar Arapça olarak öğrenip ezberledikleri sureleri tekrar tekrar okuyarak, ne söylendiğini anlamasalar da, çok büyük sevaplar kazandıklarında iddialıdırlar. Öğrendikleri bütün dinî bilgiler, Kuran’ı anlatanlar da dâhil olmak üzere, Kuran dışındaki dinî kitaplardan, hadis ve rivayetlerden, dinî gazete ve mecmualardan, ilmihâllerden, cübbeli cübbesiz sohbet dinletilerinden, cami önü muhabbetlerinden ve zandan ibarettir. Kuran’ı Arapça okumayı savunurken sıra rivayetlere ve hadislere geldiğinde nedense Türkçesini okurlar! Tutarsızlık iliklerine kadar işlemiş ama bunun farkında değildirler.

Onlara Kuran’ın anlamından bahsedersen sana hak verir görünmek üzere ‘elbette’ derler ‘Türkçesini de bilmek lazım, ama Arapçasını okumak daha sevaptır!’

500 defa Yasin okumak, 1500 defa Ayetel Kürsi, 10 bin İhlas, 70 bin Kelime-i Tevhid… uzar gider. Matematiksel sevaplara çok meraklıdırlar. Paralarını nasıl biriktiriyorlarsa sevaplarını da öyle biriktirdiklerini ve bu yolla cenneti satın alacaklarını mı zannederler, bilmiyorum.”

Káni Nezir’in sözlerini hatırladı yine.

“Sevap hesabı yapmaya alıştırmışlar bizi maalesef. Onu muhasebesini tutana bırakmak gerek.”

Kudret devam ediyordu…

“İster tek başına namaz kılarken, ister dua ederken, ister Kuran okurken sen istediğin kadar Allah’a gönülden yalvar, içten hıçkırıklarla Allah’ın varlığını ve şefkatini ürperen tüylerinde hisset, kalbinin manevi heyecanıyla dünyayla irtibatını kesip seni Yaratan’a yaklaş, onlar için hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü vakit namazı da olsa her namazı cemaatle kılmak yirmi kat daha sevaptır onlar için! Hem Allah dostu şeyhlere mahsus kerametler bizim neyimize! Biz kimiz ki Allah bizi kaale alıp duamıza mukabele edecek!

Evet, babama beş kuruşluk otobüs parasını vermekten imtina ederlerdi… Ama üç kuruş ucuza veriyor diye köylüsü bakkaldan üç bidon tuzlu peyniri tek seferde ‘keş’ ödeyerek alırlardı. Böyleleri arada bir verseler de istemeye istemeye verirler Káni kardeş. Canlarını veriyor gibi verirler. Hesap yapmak ciğerlerine işlemiştir bunların.”

Káni daha bugün Nezir ile dalgakıranda konuştukları konunun bir başka açıdan da olsa bir kez daha karşısına çıkmasına anlam verme çabasındaydı.

“Kudret kardeş!” dedi “Bir solukta o kadar çok şey söyledin ki, ne diyeceğimi şaşırdım açıkçası. Söylediklerinden şunu fark ettim ki; insanların çoğu gerçekten büyük yanılgıda. Bu anlattıkların gibi yapmayanlar bile onların yaptıklarını genellikle dine uygunmuş ve kendisi o kadar dindar olamıyormuş gibi kabul ediyor. Benim gibi her insanın aklına da zaman zaman inancının doğru olup olmadığını sorgulamak geliyordur. Ama çoğumuz, şeytani tarafımızın bizi Allah ile aldatmasına galiba mani olamıyoruz. Çünkü ‘Sorgularsan dinden çıkarsın, düşünme bunları!’ diye bir fısıltı hep geçer içimizden. Oysa dine hiç girmeden, dinden nasıl çıkabiliriz ki!”

Devamı…