Bize Yalan Söylediler 2/4.Bölüm

Kani Sorgulamaya Başlıyor

Memleket yolunda derin düşüncelere dalmıştı Káni. Otobüste sürekli içilen sigara kokusunun ter kokusuyla birleşip iç döşemeye tamamen sinmesinden dolayı rahatsız oluyor ve dikkatini camdan dışarı vermeye çalışıyordu. Otobüste bulunanların çoğunun ise sigara kokusunu önemsemedikleri belliydi. İnsanlar alıştıkları şeyler yanlış bile olsa, o yanlışlığın içinde oldukları için bunları normal görüyorlar diye düşündü.

Midesi bulandığı için uzun süre başını geriye doğru yaslayıp hem dışarıyı seyretti, hem de beğenisine hitap etmese de hoparlörlerdeki ses yayınını dinledi. Çalan müzik parçaları genellikle adını sanını bilmediği arabesk şarkıcıların parçalarıydı ve inanılmaz derecede acıyla, feryatla, isyanla doluydular. Sözleri melodiyle birlikte harmanlayıp alt yapısını anlamaya çalıştı.

Sanki gizli bir el insanların ruhsal durumlarını bozmak ve onları hayátın çekilmezliğine, hâkim güçlerin asla yenilemeyeceğine, üzüntü alışkanlığına, ezilmişlik duygusuna ve bunun yanında sahte ve gereksiz bir gurur anlayışına itiyordu. Aşağılık duygusu ve onunla birlikte gelen gurur nasıl bir arada duruyordu ki! Demek ki mesele aidiyet hissinin körüklenmesiydi!

Üstteki hoparlör düğmesini kapattı. Ama kulağını camdan sarkan perdeye yasladıktan sonra aklına başka şarkılar geldi. Onların çoğunda da durum farklı mıydı ki! Zihninde çalan çocuk şarkıları bile gerçekten çocuklara mı hitap ediyordu acaba!

“Oor-daa bir-köy-var-uzaak-taa oo kööy bi-zim-köyü-müz-düür git-meseek-tee gör-mesek-tee oo kööy bi-zim-köyü-müz-düür lâl-lâl-lâl-lâl lâââ lâl-lâl-lâl-lâl lâââ lâl-lâl-lâl-lâl lââ â â â”

Tamam, duygusal, sanatsal ve birleştiriciydi belki! Fakat o hüzünlü melodiler çocuklara göre miydi? Hem de 1979 gibi Dünya Çocuk Yılı ilan edilmiş, çocuklar için sözde türlü faaliyetler icra edilmekte olan bir zamanda.

“Ooy-naya ooy-naya ge-liiin çocuuk-laar Eel-ele eel-ele verin çocuuk-lar Biir düün-ya bırakın biz çocuuk-laa-raa Iıs-laan-mış ol-masın göz-yaş-larııy-la” derken mesajı büyüklere giden, hüzünlü melodisi çocukların yüreğine anlamsızca akan şarkılardı bunlar.

“Ata-tüüürk öl-mediii yüreğim-de yaşı-yoor Uuy-gaar-lık savaşıın-da bay-rağıı oo taşı-yooor Her gücüü oooo aşı-yooor Genç-liğe güç-veren devrim-ler se-niiin Yur-dumaa çiz-diğin aydın-yol se-niiin Genç-lik seniiiin sen genç-liğin-sin Öl-mediin ölemez-siin Öl-mediin ölemez-siin” diyen sözlerle çocukların yüreğine, sadece türkülerle değil marşlarla da işlenmiyor muydu hüzün ve iláhileştirilmiş bir milliyetçi burukluk.

Devrim de devrim, inkılap da inkılap söylemleri ve milliyetçi naralar atılırken ortada ne bir yenilik ne bir iyileşme söz konusuydu. Genel geçer baskın ideolojiye aykırı her düşünce ise hainlik ürünü sayılıyordu. Atatürk gibi bir devlet adamı acaba böyle mi olsun istemişti! Kendisinin ölümsüz mü görülmesini istemişti yoksa tam tersine doğrusuyla ve yanlışıyla fikirlerinin anlaşılmasını mı? Eğer Atatürk bu kadar ilahlaştırılırsa yeni Atatürkler ve çağa uygun yeni fikirler nasıl çıkabilirdi ki! Bu durumda önce onu ilahlaştıranlar karşı çıkardı yeni fikirlere!

Baskın bir eziklik kültürünün pompalandığı bu günleri hissettiği oranda “Karamsarlıktan ve acıdan zevk mi alıyoruz biz!” diye düşündü. Yoksa bize gerçekten politik bir bilinçle mi arabesk şarkılar dinletiliyor, arabesk filimler izletiliyor da, her başımıza gelen felakette bunun bedelini ödüyoruz, dedi içten içe.

Törende saygı duruşunda bulunan askerin yanağına gözyaşları dökülürken nedense hoşumuza bile gidiyor, diye düşündü. Ne büyük bir tutarsızlık!

Sanatçı da öyle, diye televizyon ekranı geldi aklına. Sahnede ya da ekranda ağladığı zaman değeri artıyordu. En kötü haberler acıklı müzikler eşliğinde ekrana geliyordu. Kötü haberlere duygulanmak veya öfkelenmekle kalıyordu insanlar.

Umutsa toplumun bir kesimi için bir gün geleceği umulan ve her şeyi düzeltecek adamdı! Bir gün bir adam gelecekti yine! Kimse kendisini bir şeyleri düzeltmek için yeterli görmüyor, hep birilerinin bir gün gelip başlarına lider olup düzelteceğini umuyorlardı. E bu da pek tabi ki kötü niyetliler tarafından kullanıma açık olacaktı. Eğer sen kendine güvenmez ve gelecek bir kurtarıcı beklersen onu da getirirlerdi! Sen aklını kullanmazsan, aklını senin beklentilerine göre kullanan birileri çıkar ve seni sömürürdü!

Acı paylaşılınca azalması gerekir, arttırmak için acı paylaşılmaz ki, diye düşündü. Hele ki ağlamakla ve öfkelenmekle yetinmek, ama hiçbir şey yapmamak ve bir dahaki kötü habere kadar hiç hatırlamamak ikiyüzlülük gibi bir şey değil miydi?

Ama alıştırılmışız, diye geçirdi içinden. Ağlamanın mahrem ya da sessiz bir şey olduğunu unutmuşuz. Sürekli bir karamsarlık havası vardı ortalıkta, sürekli bir umutsuzluk ve şikâyet! Çözümü ya da gerçek suçluyu değil, suçlu olmasını istediğimizi arıyoruz, diye düşündü. Sorunun nedenlerini araştırmıyor, çare üretmiyorduk! Her şikâyet ettiğimiz şeye, eğer çözümsüzmüş gibi bakacaksak, anlamı neydi şikâyetin!

Belki tutarlı bir karamsarlık, çözümü düşünmeye yol açabilirdi. Ama uyanması gereken insanların bu düşünme işi de sinema ve okuma sektörünün içine hapsedilmişti. İnsanlar acılardan kurtulmanın yolunu bulamamaları için âdeta erotik ya da porno sinema sektörüyle ya da aynı şehveti sömüren mecmua ve dergi yöntemiyle yine düşünmekten uzaklaştırılıyordu. Bunun yanında kıraathaneler kıraat etme, okuma yeri olmaktan çıkmış, dedikodu ve boş zamanla geçirilen miskin evlerine dönüşmüştü.

Kendimizi de şikâyet ediyoruz, ama dalga geçerek sanki diye düşündü sonra. Milletin başına örülen çoraplara iplik yetiştirmekten başka bir işe yaramaz saplantılı ve ideolojik yakıştırmaları hepimiz kullana geliyorduk! Biz iyi niyetle, hiçbir ırkı ya da dinî mezhebi ayırmaksızın bütünleştirici duygularla söylesek de doğru değildi; dilimize yerleştirilmiş háliyle “Biz adam olmayız!” ne demekti! “Burası Türkiye, böyle şeyler ancak burada olur.” ne demekti! “Bizim Türklerden başkası bu saçmalığı yapmaz.” ve benzeri bir yığın tümcenin ne anlamı vardı! Hani biz bir mozaiktik! Birilerini aleyhinde eleştireceksek niçin hemen Türk olduğunu ön plana atıyorduk ki! Ahmet’se Ahmet, Aleko’ysa Aleko, Dırbaz’sa Dırbaz, Fadime’yse Fadime, Ali’yse Ali niye demiyorduk da bizim Türkler diyorduk!

Aynı şey dini istismarda da geçerli değil miydi? Yapılan her kötü işi Müslüman olmamıza bağlamamızın altında ne yatıyordu acaba!

Düşündükçe öfkeleniyordu Káni. Kendimize, senelerce iç içe yaşadığımız kapı komşularımıza ve bu topraklarda yaşayan her ırktan ve dinden insanlarımıza sövmekten vazgeçmemiz gerekmez miydi?

Radyo açıldığında fark etti ki, cızırtılı da olsa bir nebze olsun farklı sesler, haberler, programlar vardı. Ama onlar da genelde aynı tip halk türkülerinden ve ağır sanat müziğinden, muhalefetsiz bir haber anlayışından ve edebi olarak daha çok yabancı kaynaklı piyeslerden oluşuyordu. İşte! Etrafında yolculuk eden insanların nasıl ve neler konuştuğunu duyuyordu. Radyoda kullanılan dil ile halkın konuştuğu dilin yapısı ve samimiyeti aynı mıydı?

Bir süre sonra otobüsün iç aydınlatmaları söndürüldü ve kısık ses yayını tamamen kesildi. Artık kulağına şoför mahâllinden ve derinden gelen arabesk müzik dışında ses gelmiyordu. İnsanların çoğu uyumaya dünden hazırmış gibi yerlerine şöyle bir yeniden yerleşip rahat etmek istercesine hareketlendiler ve başlarını yanlarına doğru düşürdüler.

Otobüsün geçtiği yolların yer yer sırf mıcırdan ve hatta yol çalışması olan bazı yerlerde topraktan oluştuğunu sarsıntılardan anlıyordu. En çok hoşuna gidense karayolunun yerleşim birimlerinin içinden geçerek gitmesiydi. Böyle zamanlarda aydınlık artıyor, dışarıyı bir sinema gibi seyredesi geliyordu. Ama her yer yerleşim merkezi değildi. Dolayısıyla yol çoğunlukla karanlıktı.

Tam onun gözleri de uykuya yenik düşecekti ki otobüsün iç aydınlatmaları yandı. Otobüs Adapazarı Garajına giriyordu. Muavin on dakika ihtiyaç molası olduğunu söylediğinde birçok kişi uyumaya devam etti. Bir kısmı ise aşağıya inmek için hareketlendi. Káni de biraz olsun hava almak için otobüsten inmek üzere, yanındaki gençten müsaade istedi.

Yan koltukta oturan ve hemen hemen onunla aynı yaşlarda olan genç, tek kelime etmemiş, oturduğundan beri ellerini bacak arasına sokmuş, başını yana düşürmüş uyuyordu. Hafifçe yerinde büzüşerek yol verdi Káni’ye.

Dışarıda oldukça serin bir hava vardı. Ellerini cebine sokup etrafını izlemeye başladı. Diğer birkaç otobüs daha vardı peronlarda. Yeni yolcular yüklerini bagaj bölmesine bırakarak muavinlere teslim ediyor, ardından otobüslere biniyorlardı. Yüklerin arasında tahta bavullar, çuvallar, peynir tenekeleri, battaniyeye sarılı bir takım eşyalar ve hatta yatak yorganlar bile vardı. İnsanlar sanki taşınıyormuşçasına otobüs altlarını tıka basa dolduruyordu. En ilginci de yumurta kolileriydi. Niçin insanlar Adapazarı’ndan Anadolu’nun herhangi bir yerine yumurta taşısınlardı ki! Cevap bulamadı.

Çok geçmedi ki, muavin herkesin binmesini istedi. Şoför inmemiş olduğundan, otobüsü kaçırma endişesiyle Káni de hemen atladı. Bu sırada sigara içmekte olanlar da sigaraları ellerinde ve söndürmeden otobüse geri bindiler.

Genç delikanlının gözlerinin yarıya açılıp kapanmasından anlaşıldığı kadarıyla hálâ uyumaya devam gayretindeydi. Káni yine müsaade alarak yerine geçip oturdu. Genç de gözlerini tekrar kapattı.

Hareket ettikten çok kısa bir süre sonra otobüsün iç aydınlatmaları bir kez daha kapandı. Birkaç dakika sonra Káni de artık göz kapaklarına yenik düşmüştü. Otobüs ne kadar sarsıntılı ve içerisi ne kadar duman altı olsa da, o da artık çaresiz alışmıştı…

Yolcular otobüsün sert bir zeminden geçerken sarsılmasıyla gözlerini araladılar. Bu esnada uyanan Káni de boğazındaki acımsı tadı ve üzerine sinen kokuyu hissetti. Çağrı lambaları çalışmıyordu. Bir bardak su içebilmek için hafifçe ayağa kalkıp şoförün yanındaki eşikte oturmakta olan muavine seslendi.

Sallana sallana da olsa gelen muavinden istediği suyu cam şişede getirmesi, güzel şeyler de varmış, diye düşünmesine yol açmıştı.

Teşekkür ettikten sonra “Mola ne zaman acaba?” diye sordu.

Muavin alaylı bir şekilde gülerek “Ooo birader! Bolu’da sen mışıl mışıl uyurken yemek molasını verdik biz!” diye yanıt verdi.

Káni yarı utangaç bir şekilde “Nasıl da derin uyumuşum demek ki!” dedi ve “Peki bir dahaki mola ne zaman?” diye sordu.

Muavin “Kızılcahamam ve Ankara’da kısa molalar veririz ama Kırıkkale’ye kadar uzun mola yok.” dedi “Yine de eğer acil ihtiyacınız varsa kaptana söyleyeyim bir yerde dursun.”

“Yok kardeş teşekkür ederim.” diyen Káni tekrar geriye yaslandı.

Bu konuşma yanındaki genci de niháyet uyandırmıştı.

Muavin ayrıldıktan sonra suyunu içmekte olan Káni’ye dönüp ciddiyetle “Ben sana seslendim ama uyanmadın Bolu’da.” dedi “Ben de zorlamadım.”

Káni gencin konuşmasına sevinmişti.

“Gerçekten hiç fark etmedim. Fena sızmışım herhâlde.”

İlk defa gülümseyen genç “Yine uyursan, molada uyandırayım mı seni?” diye sordu.

“İyi olur.” dedi Káni “Teşekkür ederim.”

Kısa bir sessizlikten sonra Káni hafifçe dönerek “Öğrencisin galiba?” diye sordu.

Genç delikanlı “Evet öğrenciyim, Marmara Üniversitesi’nde okuyorum.” diye karşılık verdi.

“Hangi bölüm?” diye sordu Káni.

“Ah fizik ah!” dedi.

Káni şöyle bir durakladı. Konuşmanın devamını getiremedi. Çünkü o tarihte Marmara Üniversitesi’nde en azından fizik bölümünün olmadığını bilecek kadar okulu tanıyordu. Gencin göz göre göre yalan söylediğini düşündü bir an!

“Fizik mi?” diye sorarak emin olmak istedi.

“Hayır!” dedi genç “Fizik okumak istiyordum. Ama iktisat okuyorum.”

“Bu kadar istiyorsan ileride fizikte de ilerleyebilirsin belki.” dedi Káni.

“Kesinlikle!” dedi genç, “Fiziğin peşine düştüm bir kere, zehri aldım. Bir gün belki de okuduğum üniversiteye fizik bölümünü bile ben açabilirim.” diyerek gülümsedi.

Káni gencin hayallerine hayran kalmıştı.

“Ben de bu yoldayım. İsmim Káni. Senin adın ne birader?”

Genç öğrenci bir çırpıda “Kudret!” dedi.

Káni sevinmekle şaşırmak arasında gitti geldi.

“Benim fizik hocamın da adı Kudret. İnşallah sen de en az onun kadar başarılı olursun.”

Genç Kudret “Tanımıyorum ama inşallah!” dedi “İnşallah bir gün herkesin sevdiği ve istediği işi yapacağı bir düzen kurulur!”

Haklı, diye düşündü Káni ve deniz feneri bekçisi Nezir’i hatırladı. Gençlerin çoğu, ne Nezir kadar sevebileceği bir işi bulabiliyor ne de Káni gibi istediği bölüme girebilecek şansı yakalayabiliyordu. Yaşam kaygısı gençleri istemedikleri işleri yapmaya, istemedikleri okulları okumaya zorluyordu. Bu da onlara mutsuzluk getiriyordu.

“Özel bir üniversite düşündün mü?” diye sordu.

Genç Kudret “Keşke!” dedi “Ama bizde o para ne gezer! Burs içinse ya çok başarılı olmak ya da bin bir türlü torpil gerekiyor.” dedi.

Yine haklıydı. Ama buna rağmen sorma ihtiyacı hissetti.

“Akrabalarından sana destek olacak olan zengin birini bulamaz mısın?”

Kudret başını öne düşürdü.

“Var!” dedi “Zengin akrabalarımız var da… Ama bir otobüs bileti parası bile çıkaramaz onlar ceplerinden!”

Káni bugünkü kendi hálini düşündü. Aynı sorun onun da başında yok muydu? Neyin ahkâmını kesiyordu ki! Kime ne akıl veriyordu! Onun da otobüs biletini Nezir almamış mıydı? Nasıl bir tesadüftü bu!

Devamı…