Bize Yalan Söylediler 2/34.Bölüm

Büyük Zelzele

Hiddetle ayağa kalktım.

“Sen Káni’ysen, ben kimim?” diye sordum “Sen bensen ben senin düşündüğünü neden aynı anda düşünemiyorum? Bu nasıl bir akıl oyunu ki kendi kendimi anlamakta bu kadar zorlanıyorum?”

“…”

“Bir şey söylesene! Neden susuyorsun?”

Diğer ben’im elini uzatıp işaret parmağıyla kocaman bir dağın zirvesini gösterdi.

“Ben günahkâr bir babayım. Benim için geldiler!” dedi.

Aynı anda yerin sarsılmaya başlamasıyla yerimde sendeledim ve ayakta durmakta zorlandım. Dağ, kızmış bir sobanın bacasının ucundan çıkar gibi dumanla birlikte kıvılcımlar sıçratmaya başlamıştı. Zirvenin yamaçlarına doğru baktığımda gözlerim ırar gibi oldu. Binlerce yıllık kar örtüsünün erimeye ve akmaya başladığını fark ettim.

Akşama daha çok varken hava karardı. Saatime baktığımda akrep ve yelkovanın fırıldak gibi döndüğünü gördüm. Gökyüzüne baktığımda ise yıldızların süratle birbirinden uzaklaştığını! Korktum ve içeriye doğru koşarak girip üst kata çıktım.

İçerisi pek aydınlık sayılmazdı. Uzun bir koridor ve sağa sola açılan belki on,  ya da on beş tane kapı vardı. Nerelere açılırlar, içlerinde kimler yaşar bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı ki karım ve oğlum orada olmalıydı.

Niháyet bir kadın gördüm. Lynn’di galiba! Ya da ona çok benzeyen tanımadığım biri! Pencerenin başındaydı.

Oğlum nerede acaba, diye düşündüm ve ona sordum.

“O çoktan gitti.” dedi “Ama kızım gelecek biliyorum!” diye fısıldadı.

Böyle bir durumda nasıl bu kadar sakin olabiliyordu, anlayamıyordum.

“İyi de bizim kızımız yok ki!” diye merakla bir kez daha sorduğum anda öyle bir deprem başladı ki ayakta duramamak bir yana, binanın içinde sağa sola yuvarlanmaya başladım.

Yer altından geldiğini düşündüğüm ses ise öyle korkunçtu ki eşimi ve oğlumu bile unuturcasına müthiş bir korkuya kapıldım.

Sadece “Ah bir ayağa kalkabilsem!” diye içimden geçirirken bütün gayretimi onun için sevk ediyordum. Gelgitler yaşıyordum, beynimde ve hatıralarımda. O an kendimden başka kimseyi düşünecek hálim yoktu. Ama sonra bir an geliyor, tekrar onları hatırlıyordum.

Bir süre sarsıntıların tesiriyle kendi kendime boğuştuktan sonra üzerinde bulunduğumuz binanın âdeta bir iskele dubası gibi inip kalktığını fark ettim. Buna rağmen niháyet ayağa kalkabilmiştim. Bina yıkılmamıştı.

Sarsıntılar azalmış, onların yerini sanki binanın düzenli bir hareketi almıştı. Nasıl bir hareket, ne biçim bir sallanma ve ne kadar bir sürat olduğunu anlayabilmem için binadan dışarı bakmam gerekiyordu.

Sesler de azalmıştı. Ben tüm bu karmaşa ile az önce boğuştuğum hâlde Lynn’in hálâ koridorun bir ucundaki pencereden sakin bir biçimde dışarıyı seyrettiğini görüyordum.

Yanına yaklaştığımda Lynn’in gayet serinkanlı biçimde ve düşük bir tonda “Geldin mi? Gelmez olaydın!” demesiyle şaşkınlığım daha da arttı.

Sanki az önce onunla konuşan ben değilmişim gibi! Bu kadın Lynn miydi! Beni seven bir kadın bana nasıl ve neden böyle konuşurdu!

Ama asıl şaşkınlığımı, duvarı neredeyse tavandan tabana kaplayan eski doğrama pencereden dışarıya baktığımda yaşayacaktım. Ben ona bu soğukkanlılığının nedenini sormaya başlayacakken dışarıya gözüm ilişince, içimdeki bütün soruların yerini tarif edilemez o büyük şaşkınlık aldı. Donakaldım.

Karanlık manzarayı görünür kılan, ufkun tamamını kaplamış dağlardan akan lavların akıntısından başka bir şey değildi. Bulunduğumuz bina bir gemi gibi, bir karanlık vadinin koridorunda, büyüklüğünü algılayamayacağım bir kara parçası ile birlikte hızla hareket ediyordu. Ya da hareket eden dağlardı da, yanılsamıştım!

Zaman zaman uzaklarda başka başka dağlar patlayarak paramparça hále gelip lav denizine karışıyordu. Yeryüzündeki akış hızımız belki bir uçağın hızına eşit, belki de daha fazlasıydı.

Tüm bu hareketli zemine ve olaylara rağmen artık zelzelelerle birlikte olan durağanlığa alışmaya da başlamıştım.

Olan biteni sadece seyrediyordum. Sanki bulunduğumuz arazi parçasının, içinde bulunduğumuz bina ile birlikte bizi sakin bir limana götüreceğine emindim! Oysa dışarıda kıyamet kopuyor gibiydi. Ölüm bizi her an yakalayabilirdi! Seyrediyor ve bekliyordum. Belki de elden bir şey gelmeyeceğini düşünüyordum.

Bir ara dağların bir tanesi küçük bir şehrin üzerine doğru eğilip ortadan ikiye yarıldı. Bir parçası kırılmış ama yıkılmamış bir ağaç gövdesi gibi yarıya yatık dururken diğer parçası şehrin üzerine doğru çöktü. Tüm binalar temelleri ve altlarındaki kırık zemin parçalarıyla beraber birkaç gökdelen yüksekliğine kadar sıçrayıp, kibrit kutuları gibi tekrar yere düşmeye başladılar. O an o binaların camından, kapısından, penceresinden fırlayanların küçük kelebekler gibi çaresizce uçuştuklarını, ama konacak yer bulamadıklarını gördüm.

Her şey teker teker ya da gruplar hálinde akan lavların içine düşüyorlardı. Tonlarca ağırlığına rağmen yüzlerce dağın içinden fışkırırken olağanüstü parlaklıklar saçan yakut, zümrüt, akik ve aytaşı kayaları bir ressamın tablosundaki renk cümbüşünü andırır bir görüntü veriyordu.

Gözlerimin kamaştığı bazı anlarda rengârenk örülmüş dev bir halı ya da kilimin paramparça olduğunu ve her parçanın farklı bir renkle bir yana dağıldığını zannettim. Bir büyük kaplan gözü kayasının da penceremizin önünden yanarak geçtiğini fark ettim.

“Ne oluyor bu yeryüzüne?” diye mırıldandım.

Lynn bana bakıp “Beklediğimiz gün bu gün!” dedi.

“Hangi gün?” diye sordum, “Benim beklediğim herhangi bir gün yok!”

“Var!” dedi kaşlarını çatarak “Bunu bana öğreten sensin. Günün dehşetine kapılarak unutma! Hatırla!”

Lynn sakince başını çevirip, başka bir şey söylemeden yine dışarıyı seyretmeye devam etti. O sırada omzuma bir el dokundu. Dönüp baktım. Oğlum gelmişti. Oysa ben onu tamamen unutmuştum.

“Korkma baba!” dedi “Artık korksak da yapabileceğin bir şey kalmadı! İkimiz de kabul etmeliyiz ki kendimize zulmettik!”

O da çok sakindi ve konuşması da düzgündü. Lynn gibi o da John’a yeterince benzemiyordu! Aslında ben de artık panik hálinde değildim ama şaşkınlığım yıkılan dağlar kadardı.

Gözlerinin içine bakıp “Neden?” diye sormak istediğim anda, hiçbir şey göremeyeceğim kadar şiddetli bir aydınlık oluştu.

Sanki bembeyaz bir körlük içindeydik. Ama az sonra onu unutturacak kadar öyle bir çatırtı koptu ki âdeta yeryüzü ile birlikte kalbimiz ve ciğerlerimiz de parçalanıyordu. Yıkılan dağların yanık kokusu burnuma kadar geliyordu.

Birkaç dağın daha parçalandığını düşünüp dışarıya baktığım anda, gözlerimi ister istemez gökyüzüne doğru çevirdim. Çünkü gökyüzü kırılmış gibi ikiye bölünmüş, içinden yeryüzüne doğru akan korkunç bir soğuk ateş ya da kızıl bir ışık şelâlesi oluşmuştu.

Yıldızlar sağa sola ve her yöne doğru uçuşuyor, dağılıyordu. Bir an sonra görünmez oldular. Ateş şelâlesinin şiddeti az sonra azaldı. Ama bu kez o yarıktan içeri doğru göktaşı yağmuru başlamıştı. Hálâ nasıl hayatta olduğumuzu düşünemiyordum bile. O da çok uzun sürmedi. Bir an sonra her şeyin sobanın üzerine düşen su damlalarının buharlaşıp yok olmaları gibi sakinleştiğini gördüm.

Gökyüzü yeniden açıldı. Sanki güneş hızla doğup tepemize kadar geldi. Belki de güneş değil, yanmakta olan bir göktaşıydı! Öte yandan masmavi bir yıldız ya da gezegen de, gülümser gibi ve sanki sevgiyle, sevgilisine kavuşur gibi bir edayla parlıyordu. Ya da ben öyle zannediyordum! Hiçbir şeyden artık emin olamıyordum!

Onca dağ yıkılırken yerin dibinden çıkan başka dağlar birer dev kaya sütunu üzerinde yükselmeye başladılar. Güneş ya da o yanan göktaşı bir süre parıldayıp kıvrılmaya başladı.

Ardından yuvarlanır gibi uzayın boşluğuna doğru kayıp giderken ve ışığı sönerken yükselen sütunlar tekrar devriliyorlardı.

Yine karanlıkta kalmıştık. Yer sanki dümdüz olmuştu. Hiçbir canlılık belirtisi kalmamıştı. Ama biz binamızla birlikte hálâ bir gemi gibi yüzüyorduk.

Çok geçmeden yeni bir güneşin doğduğunu sandım. Her taraf aydınlanmış gibiydi. Ama bu aydınlık bildiğimiz bir ışık kaynağından gelmiyordu. Bildiğimiz ışık da değildi. Öyle bir parıltı ki yeryüzüne vurdukça azgınca akan lavları söndürdüğünü gözlerimle gördüm.

Aynı anda burnuma mis gibi bir ıhlamur çiçeği kokusu geldi. Biraz da korkuyla gözlerimi tekrar gökyüzüne çevirdim.

Kocaman bir salıncakta sallanan altı yaşlarında bir kız gördüm. Salıncağın bir kolu sabahyıldızına, diğer kolu mavi gezegene bağlıydı. Biraz daha dikkatli baktım ve onu tanıdım.

Bu kız, bulduğum halka şeklindeki minik cihazla fanusa girdiğim günlerde zaman zaman gördüğüm küçük kızdı. Ihlamar!

Bir yandan neşeyle sallanıyor, diğer yandan şarkı söylüyordu…

  • § §

Uğur böceğim nerdeydin?

Beni özlemedin mi?

Bir daha gitme sakın.

Beni hiç sevmedin mi?

 

Hadi gidelim anneme,

Saçlarıma konsana.

Kanadına binemem,

Tutunamam ben sana.

 

Hadi gidelim babama,

Omuzuma konsana.

Ayağını tutamam,

Ağır gelirim sana.

  • § §

Ihlamar’ın sesi öylesine efkârlı ama bir o kadar da güzeldi ki… Çocuk gibi ağlamaya başladım. Uzun bir süre geçti hıçkırıklarımın arasında…

Ihlamar şarkıyı bitirdikten sonra bir süre sessizlik oldu. Âdeta sönmüş Samanyolu’nun her iki ucundan, boşlukta dörtnala koşarak gelen bembeyaz iki at gördüm. Biri salıncağın bir ucunu, diğeri diğer ucunu ağzıyla yakalayıp Ihlamar’ı daha yükseğe kaldırdılar. Götürdükleri noktada ışıl ışıl parlayan yakut ve zümrüt renklerinden oluşan bir taht’a oturttular.

Ihlamar tahtına geçtikten sonra ona baktığımı gördü ve bana içimi titretecek bir soğuklukla baktı. Sonra elini yeryüzüne doğru uzatıp toprağın altından bir şey çıkardı ve saçlarına taktı. Artık başındaki kırmızı kurdele parıl parıl parlıyordu.

Onu taşıyan beyaz atlar Ihlamar’ın karşısına geçip, iki ön ayakları üzerine çöküp, başlarını eğdiler. Ihlamar gülümseyerek her ikisinin de yelelerini okşadı ve eliyle tutup gözlerinin içine bakarak gök gürültüsü gibi konuştu.

“Ben bilmiyorum!” dedi “Bu sorunuzun cevabı bende değil!”

Sonra yüzünü çevirmeden bir elinin işaret parmağını bana doğru çevirip uzattı. O mesafeden neredeyse gözümün içine girdi, girecekti!

“Ona sorun!” dedi.

Ne sormuş olabilirlerdi ki Ihlamar’a! Neyi, niçin sorsunlardı ki! Atların biri tekrar doğrulup Ihlamar’ın önüne kadar gelip eğildi. Ihlamar atın üstüne geçti ve kaybolan yıldızlara doğru onlarla birlikte uçup gözden kayboldu.

“Ben neyi bilebilirdim ki!”

Tekrar yeryüzüne baktım. Lav akıntılarının ortasında hálen köprü gibi duran kalıntı bir toprak ve su koridorunun bir ucundan sürüler hálinde hayvanlar geliyorlardı. O kadar uzakta olmalarına rağmen ordular hálinde yürüyen karıncaları bile görebiliyordum. Üstlerinde uçan türlü kuşlar ve sinekler, altta yürüyen vahşi hayvanlar, koyunlar, develer ve hatta ilerleyen balıklar ve denizyıldızları! Hepsi bir istikamette yol tutmuş bir yere yetişmek istercesine hareket hálindeydiler. Ama ne bir karınca eziliyor, ne bir atmaca bir güvercine yan bakıyor, ne bir kurt kuzuya kötü bir niyet gösteriyordu. Milyonlarca belki milyarlarca hayvan tek bir hedef edinmişçesine ilerliyorlardı.

Ardından çok büyük gruplar hálinde yürüyen insanlar da gördüm. Kimisi uçar gibi giderken, kimisi koşuyor, kimisi yürüyor, kimisiyse sürünerek bile olsa ilerlemeye çalışıyordu.

Bu uzun geçit töreni bittikten sonra lavlar, arkada görünmeye başlayan denize kavuştu. Kaynamaya başlayan denizden yükselen buharın sıcaklığı yüzüme kadar ulaşıyor, o uzak mesafeye rağmen neredeyse tenimi yakıyordu.

Artık korkmaya başlamıştım. Sevdiklerimi yanımda görüyor ama onlarla artık iletişime geçemiyordum. Sanki başka bir dünyaya geçmiş gibiydiler. Elimi uzatıyor ama ulaşamıyor, sesimi yükseltiyor duyuramıyordum. İçimi yavaş yavaş kaplayan korku, yalnızlığımdan mıydı ki bu kadar dehşeti seyrederken! Korkmam gereken ailem ve onları koruması sakinleştirmesi gereken benken, bu durumu açıklamaya aklım yetmiyordu.

Dehşete dehşet eklendi. Gözümün önünde bütün sevdiklerim, ailem birer birer fişleri çekilmiş robotlar gibi yavaşça yere serildiler. Dokunamasam da artık nefes almadıklarını, kalplerinin durduğunu, kanlarının çekildiğini anlamıştım. Tamamen yapayalnız kalmıştım.

Hálâ kendimi düşünüyor ve onların ölümünü neredeyse önemsemiyordum. Çünkü artık anlamıştım. Sıra bana geliyordu.

Tüm korkum kayboldu. Güven duygusu kapladı içimi. Tüm endişeler sona ererken, tüm mutluluklara kucak açmaya başladığımızı hissettim.

Ayaklarımdan kanın çekildiğini hissederken gözlerimi açtım. Tuhaf görümlerimi çözememişken şimdi de fanusun içinde nasıl olduysa, bu kez de hedeflediğim gerçeklikten bambaşka bir hayali yaşamıştım. Onun etkisiyle desem! Hayır! O garip cihaz da yoktu artık. Kayıptı!

Bir yerlerde hata yaptığımı düşündüm. Yaşadığımın bir gerçekliğin yansıması olmadığına emindim. Demek ki gördüğüm sadece bir rüyaydı! Çünkü kimsenin gaybdan, gelecekten haber veremeyeceğini biliyordum. Rüya tabirleri çok net ve açık bilgilere dayanmadıkça sadece bir zan olarak kalırdı. Rüyalar yorumlanarak değil, ancak aynısıyla ya da bir benzeriyle gerçekleştiğinde tevil olmuş olurdu. Bu da Allah’ın her şeyi bildiğinin işareti ve şükür gerekçesiydi.

Yine de buradan alacağım dersi ve sık sık rüyalarımda gördüğüm Ihlamar’ı merak etmiştim. Üstelik bu kez fanusun içinde iken nasıl olmuş da rüya görmüş ve gerçeklikten nasıl çıkabilmiştim! Yoksa fanusa bilmediğim birilerinin gen kaydı mı karışmıştı! Gördüklerim dünyaya ait manzaralar değildi. Yoksa bir yerlerde bir zamanlar, bir cennet gezegen, yapıp edilenler yüzünden cehenneme mi dönmüştü! Fanusu gözden geçirmeliydim…

Devamı…