Bize Yalan Söylediler 2/32.Bölüm

Yetmiş İkinci Sure

Venya gezegeninden kaçan üç firári… Kaptio, Etika ve Fidelis… Kendi ülkelerindeki ruhban yönetici sınıfı olan iklezyadan kaçan iki genç âşık, o iklezyada yıllarca sakerdoluk yapan ama sonradan tanrıtanımazlığı seçen eski bir din adamı rehberliğinde dünyaya inmeyi seçmişlerdi. Kendi gezegenlerinde Mavicennet adıyla tanınan Dünya’da hem canlı bir platformda, hem de bir dünyalı olan Káni’nin geliştirdiği zihinde seyahat fanusuyla, insanlara ve onların geçmişte yaşadığı birçok anısına, tanık oldular.[1]

  • § §

Söz tekrar Káni’deydi…

İşte böyle arkadaşlar. Tüm sevdiklerini zannettiklerini aslında hiç sevmediler. Musa’yı da hiç sevmediler. Ona indirilene de, ondan sonra indirilenlere de dönüp bakmadılar. “Yahudiler gibi olmayalım” diyenler, bütün Yahudi âdetlerini şu insanımıza din diye yutturdular. Onlar gibi kıyafetler giyip, onlar gibi sakal bırakıp, onlar gibi takke taktılar. Aynen onlar gibi, manadan hep uzaktılar. Kuran’ı záten okumadıkları için Hakk’ın fosfor gibi parlayan zikrini ne Tevrat’ta ne de Davut’un Zebur’unda aradılar. O, ağızlarıyla iman ettikleri ama gerçekte iman etmedikleri kitaplarla hiç ilgilenmediler bile. Kuran’ı ise darağacına götürür gibi idam gömleklerine sarıp, duvara asıp bıraktılar. Sadece sözde hocaların, kürsülerden ve minberlerden, mikrofonu sonuna kadar açılmış tiz sesleriyle haykırdığı hikâyelere inandılar. Kuran’ın öğütleriyle alakası bile olmayan telli fırçalı nasihatlerine kandılar. Ama bilmediler ki o hikâyelerin bir kısmı Tevrat’ın içine de atılan, dışında da uydurulan kâhin masalları ya da türevleriydi.

Hadi Tevrat İsrailoğullarına indi diyelim. Onlar İsa’yı da hiç sevmediler. Sevseydiler Allah’ın ona da iman edin dediği İncil’e güvenemiyor olsalar da, nasıl iman edebiliriz diye en azından bir göz gezdirirlerdi. Ama bunu yapmak yerine “tahrif edilmiştir” diyen insan sözlerine atfen ondan da yüz çevirdiler. Adını ananı misyonerlikle suçlamayı yeğlediler. İsa’dan bahsedeni bile “gâvur musun” diye kınadılar. Onlar düşünen, araştıran insanların konuşmasına fırsat bile vermediler. Ama kiliselerin İncil’e ilave ettikleri uyduruk rivayetleri hadis adı altında sorgusuz sualsiz kabullendiler. Hadi İncil de onların kitabı değildi. Ama onlar Kuran’ı da okumadılar ki!

Onlar İbrahim’i de hiç sevmediler. Yakup’u, Yusuf’u, Lut’u ve Nuh’u da sevmediler. Hatta onlar kendileri gibi önüne gelene kanmayan hiç kimseyi sevmediler. Hepsi için uydurulmuş tüm rivayetlere, tüm iftiralara sorgusuz sualsiz inanırken, Kuran’da anlatıldığı şekliyle onları hiç tanımadılar, hiç bilmediler, hiç anlamadılar. Hatta Allah’ın emrine rağmen peygamberler arasında şu daha büyüktür şu daha küçüktür, şu öbüründen daha düşüncelidir, şunlar ümmetini değil nefisini kurtarma peşindedir diye ayrım yaptılar.

Hele ki Muhammed’i, hiç mi hiç sevmediler. Hiç mi hiç tanımadılar. Sevdiklerini zannettiler. Onun duygularını, yaşadıklarını, kendi hayatlarında hiç hissetmediler, hiç yaşamadılar ve onun yaşadıklarının bir benzerine hiç tanık olmadılar. Çünkü onunla gelen vahye hiç sarılmadılar. Dilleri salavat getirirken göz kapakları gösteriş yapar biçimde kapanıp açılıyordu. Tahiyatta gösterişle kalkan şehadet parmakları tevhid diyorken, dilleri illa ki ilave peşindeydi. Cebrail de Allah’ın birinci kademeden kulu ve elçisiydi hâlbuki! Tutarsızlıklarını hiç görmek istemediler. Allah’ı birlemeleri gerekirken, Hıristiyanlara inat Hıristiyanlara, üçte iki oranında uydular da farkına bile varmadılar.

Uydurulmuş menfaatlerini sevdiler. Kandırılmaya hazırdılar. Seve seve kandırıldılar. Onlar torpile alışmış, torpille iş görmeyi hak sayan anlayışlarıyla öte dünyada da torpille kurtulacaklarını umdular. Onlar Allah’tan “sadece” korkup,  zalim gördükleri Allah’a karşı merhametli peygamberden torpil beklediler. Allah’a karşı Muhammed’den yardım ve şefáat dilediler. Mádem şefáat arıyorlardı şefáatin tümünün sahibi olan Allah’a yönelip “Şefáat et Allah’ım” diyeceklerine açık açık “Şefáat Ya Resulullah” diyerek Allah yerine ve Allah’ın cezasından kurtulmaya atfen Muhammed’e yalvarıp apaçık bir şirk işlediler.

Sonra birisi çıkıp peygamberi adıyla andı diye “Niye Muhammed diyorsun, hani hazretler, niye salavat getirmiyorsun?” diye kınadılar. Oysa kınadıkları kişilerin Allah’ın adı anılırken kalbi titriyorken, onlar “Allah” deyip umursamadan geçiyor, Muhammed denildiğinde ise ellerini göğüslerine götürüp çoğunlukla ne dediklerini bile bilmeden gösterişli bir salavat getiriyorlardı. Demek ki onlar, o tanımadıkları peygambere Allah’tan daha çok tanrılık biçiyorlardı. Hiç öyle değil, böyledir demeye gerek yok. Azıcık düşünmediler. Onları uyaranları nasıl tekfir edeceklerini düşünmek yerine doğruyu ve gerçeği düşünmeye çalışabilirlerdi!

Onların Muhammed anlayışının içi batılla dolu. Onların peygamber anlayışı dokuz yaşında kızla yatağa girmeyi, dokuz eşle bir gecede birleşmeyi normal görebilecek kadar. Onların peygamber anlayışı suçundan dolayı bir topluluğun tümünün kolunu bacağını kesip, gözlerini oyacak ve çölde susuzluğa terk etmeyi hak görecek kadar. Onların Muhammed anlayışı sağ elini kullanamayan adama “Yiyemez ol!” diye beddua edebilecek bir Muhammed anlayışı. Onların Muhammed anlayışı kadınları taşlayarak öldürebilecek, erkeklerin koyun gibi boğazını kesebilecek bir anlayış. Onlar dilleriyle salavat getirip, sahaya inmeyip sadece tezahürat yaparak desteklediler Kuran peygamberini. Onlara anlatılan Muhammed Kuran’da anlatılan peygamber değil. Onların peygamber anlayışı asla gerçek bir peygamber anlayışı da değil. Çünkü onlar peygambere gönderilene değil, peygamber adına uydurulana iman ettiler. Kuran’a hiç bakmadılar. Bakanı, sen anlayamazsın diye aşağıladılar, o da olmadı tekfir ettiler.

Onların Muhammed denince anladıkları bir sürü dedikodu, bir sürü cinsel tema, bir sürü saçmalıktı. Onlar dinlerini öğrendiklerini zannederken peygamber hakkındaki tüm iftiraları gönül hoşluğuyla dinliyor, utanmadan ailesinin içinde sözde konuşulmuş, sözde yaşanmış olan ne var ne yoksa meraklı gözlerle, ağzı açık yutuyor ve üstüne salavat getiriyorlardı. Allah’ın belli maksatlarla kitapta işaret ettikleri müstesna olmak üzere; onlara neydi peygamberin özel hayátından! Hele ki onlara neydi peygamberin cinsel hayátından! Onlar kendi cinsel hayatlarındaki takıntılarını, kendi aile hayatlarındaki korkularını, kendi cinsel hayatlarındaki kıskançlıklarını, aslında kendilerine yokken eşlerine yönelttikleri güvensizliklerini, kendi kafalarındaki cinsel pisliklerini temizlemeliydiler oysa. Onlar kendi hayatlarındaki, kendi özellerindeki hususları en yakınından bile gizlerken onlara neydi Muhammed’in hareminden!

Başkasının özelini araştırmayacaktık hani! Başkasının gıybetini, dedikodusunu yapmayacaktık hani! Onlar peygamberin bile özelinin peşindeyken başkasının özelini haydi haydi araştırırlardı oysa. Başkasının karısının kızının başındaki örtüden, bacağındaki eteğinden başka salatımız yok muydu bizim! Bizim dinimiz cinsel organlara mı merkezli! Hiç mi utanmıyoruz! Çıkarmayacak mıyız artık dinimizi iç çamaşırlarımızdan! Üstelik sayısı ve seviyesi sürekli artırılıp kadınların en son gözlerine kadar bile varıp örtülmesi dayatılan sözde avret yerlerinin görünmesinden daha büyük olası günahları yok muydu? Hiç mi akıllanmayacağız!

Allah’ın elçisi Muhammed’in özeli hakkında, taa nerelerin öpülebileceğinden, pozisyonlarına varana kadar yazdı ilmihâlleri. Hadisler türetildi Muhammed’in yatak odasından taharet maşrapasına kadar. Hoca anneler Ayşe’nin iç çamaşırlarına, hoca efendiler sahabenin menilerine varıncaya kadar utanmadan anlattı. İnsanlar da hiç utanmadan, yuh bile demeden, yazıklar olsun bile demeden din diye dinledi en olmadık dedikoduları.

Zengin olduklarında yetimi hiç düşünmüyor, ellerine ne geçerse kendi hakları sanıyor, fakiri doyurmuyor, borçluyu özgürleştirmiyorlar. Fakir düşenlerden iseler de, efendileri ne istiyorsa onu yapıyor, bilmeden onlara kulluk ediyorlar. Çünkü ortak koşuşlarının ahlaklarını da bozduğunu göremeyecek kadar kör ve sağırlar. Nerede bir itiraz duysalar aleyhlerine zannediyorlar. Onları onlardan çok düşüneni düşman ediniyorlar. Ayetlerle öğüt verenleri ise hiç sevmiyorlar.

Allah aşkına ne zaman okuyacak bu millet Allah’ın bize söylediklerini? Allah aşkına hiç mi merak etmiyor da anlamını bilmedikleri Arapçayla okuyup duruyorlar? Allah aşkına, hiç ölmeyeceklerini ve hiç onlara soru sorulmayacağını mı zannediyorlar! Ne zaman Kuran’da anlatılan gerçek İsa’dan, gerçek Musa’dan, gerçek İbrahim’den ve gerçek Muhammed’den ders alacaklar! İlk emri “oku” ise, ilk sorgusu ne olur bu kitabın! Hiç mi tahmin edemiyorlar!

Hayır arkadaşlar! İşte böyleleri gerçek Muhammed’i sevmiyorlar. Allah’ı ise záten sevmedikleri ve záten güvenmedikleri için uydurulmuş bir Muhammed’e sığınıyorlar. İnsanların çoğunun benimsediği, benimsettirildiği din bu! Onların, Allah’ın söylediği doğru dürüst hiçbir şeyden haberleri bile yok!

Hatta onlar Rablerini de gerçekte hiç sevmiyorlar. O’ndan hep korktular. O’ndan hep kaçtılar. Başlarına bir felaket ya da sıkıntı gelmedikçe af dilemediler O’ndan ve hatta mánasal olarak hiç yönelmediler O’na. Tövbe etmiyorlar gafilliklerinden. İndirdiği ipe sarılabilseler Allah’ı gerçekten sevmeye başlayacak, O’nun da kullarını sevdiğini fark edecekler oysa. Allah aşkına daha hangi davulu çalmak gerek uyanmaları için! Hangi fanusu, hangi makineyi icat etmek gerek! Gün batıyor artık… Allah aşkına, ne zaman uyanacaklar!  Ne zaman şeyhlerini, hocalarını, ölmüşleri ve sairlerini de rab edinmekten vazgeçecekler!

Allah’ın dininin yerine insanların uydurduğu din, hain bir kurt olmuş parçalamakta insanları. Onlarsa tüm yaralarına, tüm acılarına rağmen hálâ Allah’tan değil de onlara saldıranlardan yardım bekliyorlar. Omuzlarında taşıdıkları yük bellerini bükmüş. Atamıyorlar sırtlarından babaanne kılığına girmiş şu hain kurtları. Şeytanın hilesi zayıftır. Tevhide yönelip de özgürleşemiyorlar.

Onlara bu gerçekleri hatırlatınca kızıyorlar belki de ama bilmiyorlar ki bu geleneksel hataların önemli bir kısmı Kuran’ı rehber edinmemizden önce bizim için de geçerliydi. Şahit olduklarımız vardı, ses çıkarmadıklarımız vardı ve bir kısmını az ya da çok yapanlardandık. Ama önemli olan “bu hayatta” arınmaktır. Tövbe edip bir daha o batıllara yaklaşmamaktır. Bu dünyada yıkanıp arınmaktır mesele olan, öbür tarafta ise, iyi de olsak kötü de olsak, záten bu dünyadaki kötülüklerimizden arınıp, doğruyu söylemek zorunda kalacağız. İşte onu şimdi yapmak gerek.

Ben de az ya da çok o eleştirdiğim kişiler gibiydim bir zamanlar. Kitap nedir iman nedir bilmeyenlerden, çoğunluğa uymuş da kendine az ya da çok dindar diyerek ya da çok da umursamayarak yaşayıp gidenlerdendim. Allah lütfetti de uçurumun kenarından bizi kurtarıp “Sen de kalk, uyar!” dedi ki, şu sözleri söyleyebiliyor ya da sevdiklerimin ve diğer insanların da uyanmalarına anlatıp tebliğ ederek vesile olmaya çalışabiliyorum. İlmi veren Allah onlara da versin diye, uyarmaya, onların da hak etmelerine çabalıyorum.

Onlara hakaret etmiyor, onları kitaplarının gereği uyarıyorum. Bize kızsınlar, sinirlensinler, gerilsinler, gıcık olsunlar, hiç sorun değil. Onları Allah’tan başka bir yere çağırmıyoruz. Çünkü bir tarikatımız, bir hizbimiz, bir fırkamız yok. Olmasın da! Bize inat, gidip okusunlar istiyorum kitaplarını. Onlar doğrusunu öğrensinler. Yanlışlarımızı vursunlar yüzümüze. Bize inat gidip bizden daha iyi öğrensinler kitaplarını. Kuran’ı anlayacakları şekilde, anlayacakları dilde ve ayetlerin üzerinde derin derin düşünerek ve de hiç acele etmeden bir okusunlar istiyorum. Gerginlikleri ilahi bir heyecana dönüşsün. Bugüne kadar nasıl kandırıldıklarını anlasınlar da, Allah’ın yol göstermesiyle gerçeği fark edip, işte bizim gibi tüyleri ürpersin onların da. Günü gelip de “Oku denmişti sana, okudun mu?” diye sorulduğunda “Okudum! En güzel biçimde okudum.” diyerek övünçle versinler cevaplarını. İdrak etmiş olarak yönelsinler sadece Allah’a. Bizi bıraksınlar ne dersek diyelim, kendi okuduklarından tatmin olsun, onlar girsin O’nun cennetine.”

Barış sözü alıp dedi ki…

“Abi sen böyle konuşunca herkesi müşrik olarak görüyor, çok öfkeleniyorum. Hem insanlara hem de kendi eski hálime.”

Söz Káni’ye geçtiğinde…

“Bir zamanlar ben de aynı soruyu birisine sormuştum.” dedi “Bu yüzden şu sözleri söylemekte inanın çok tereddüt ettim. Çünkü onların büyük kısmı müşrik değil ümmiler, cahiller. Böyle görmüşler. Bir insanın müşrik olabilmesi için uyarılmış olması gerekir. Aynen yetmiş ikinci surede geçtiği gibi…”

Káni, cin suresini arkadaşlarına okurken farkında bile olmadıkları üç Venyalı Kaptio, Etika ve Fidelis hayranlıkla onları ve ayetleri dinlemeye devam ediyorlardı…

72 Cin 1 De ki: ‘Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik’

Fidelis “Bu ayetler kimden bahsediyor?” diye sordu. Etika’nın sesi soluğu bile kesilmişti. Kaptio ise kekeleyerek cevap verdi.

“Ga.. Gali… Galiba aradığımı bulmak üzereyim! Bu kitap gerçekten de doğru gibi!”

72 Cin 2 ‘O (Kur’an), ‘gerçeğe ve doğruya’ yöneltip-iletiyor. Bu yüzden ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.’

Etika bu ayeti duyunca gözleri parlayarak söze karıştı.

“İklezya, sakerdolar… Hepsi şirk koşuyormuş demek ki! Biz de ortak koşuyormuşuz Tanrı’ya. Bizim beyinsizler hem kitabı bizden saklıyor hem de yalan söylüyorlarmış demek ki!”

72 Cin 4 ‘Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı ‘bir sürü saçma şeyler’ söylemişler.’

“Oysa biz!” dedi Fidelis “Biz asla sakerdoların yalan söylemeyeceğini zannediyorduk! Ne kadar da aptalmışız!”

72 Cin 5  ‘Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.’

Üç Venyalının her sözü ve tavrı ayetlerle örtüştükçe kalpleri titremeye, için için Tanrı’dan af dilemeye başladılar.

72 Cin 8 ‘Doğrusu biz göğü yokladık; fakat onu güçlü koruyucular ve şihablarla kaplı (doldurulmuş) bulduk.’

72 Cin 9  ‘Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, (hemen) kendisini izleyen bir şihab bulur.’

“Olamaz!” dedi Kaptio “Bunları asla bilemezler! Bu kitap gerçek. İnsanlar bizi bilmezken bu kitap bizi biliyor.”

Etika “Demek ki Venya’da farklı farklı mezheplerin peşinde giden toplumlar olarak ne büyük bir cahillik içindeymişiz!”

72 Cin 11 ‘Gerçek şu ki, bizden sálih olanlar vardır ve bunun dışında (ya da aşağısında) olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.’

Üçü de şaşkınlıktan şaşkınlığa giriyor, her duydukları ayette daha da aydınlandıklarını hissediyorlardı.

72 Cin 13  ‘Elbette biz, o yol gösterici (Kur’an’ı) işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne (ecrinin) eksileceğinden korkar, ne de haksızlığa uğrayacağından.’

“Bu kitap!” dedi Kaptio “Bu kitap kesinlikle Bekke Asilerinden bahsediyor! Bekke Asileri gerçekmiş! Bekke Asileri… Bunları bilmeleri mümkün değil insanların. Bekke Asileri Venya’ya döndükten sonra inmiş olan ayetler bunlar. Onlar yalancı değilmiş! Onlar gerçekten uyarıcılarmış! Aman Tanrı’m! Tanrım beni affet!”

72 Cin 14 ‘Ve elbette bizden müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte (Allah’a) teslim olanlar, artık onlar ‘gerçeği ve doğruyu’ araştırıp-bulanlardır.’

“Teslim oldum Allah’ım!” diye feryat etti Etika. Peşinden Fidelis! Hemen ardından Kaptio “Allah’ım! Bizi affet!” dedi bu kez. Káni ise onlardan habersiz okumaya devam ediyordu.

72 Cin 16 Eğer onlar (insanlar ve cinler), yol üzerinde ‘dosdoğru bir istikamet tuttursalardı’, mutlaka Biz onlara bol miktarda su içirir (tükenmez bir rızık ve nimet verir)dik.

72 Cin 17 Ki, kendilerini bununla denemek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Allah), onu ‘gittikçe şiddeti artan’ bir azaba sürükler.

Artık Etika ve Fidelis’in tek söz edecek hâlleri bile kalmamıştı. Tanık oldukları şey çok büyüktü onlar için.

72 Cin 18 Şüphesiz mescitler, (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiç bir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin (dua etmeyin, boyun eğmeyin, tapmayın).

“Elbette bizim iklezyalarımız da öyle!” diye mırıldandı Kaptio, gözleri bu kez sevinçten nemlenirken.

Káni ve arkadaşlarının Kuran’dan her ayet okuyuşlarında Venyalılar ne varsa kaydetmeye başladılar.

7 Araf 12 (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’

7 Araf 13 (Allah:) ‘Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.’

7 Araf 19 Ve ey Ádem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.

17 İsra 88 De ki: ‘Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- bir benzerini getiremezler.’

“Bu kitap!” dedi Kaptio “Sadece ádemlere değil bize de, tüm âlemlere de gönderilmiş ve atalarımız bunu bize iletmektense saklamaya kalkmışlar! Ne büyük yanılgıdaymışım! Tanrı yoksa hiçbir şey yoktur. Olan şeyler olmayan şeylerden var olamaz. Fiziksel, tabiat inançlı bir var oluş bile düşünsek bir ilk neden şarttır. Varoluşu kendinden olan hiçbir şey, hiçbir örnek getiremeyiz. Yağmurun ve kar’ın yağması da, bulutların yer değiştirmesi de, karadeliklerin oluşması da, tırnağınızın kanaması da, malın ederinin düşmesi de bir sebebe ve hatta sebeplere bağlıdır. Her oluşta ya da varlıkta sebepler sebepleri izler. Büyük Patlama (Big bang) bile bir nedene bağlı olmak zorundadır. Aksi hâlde big bang’i tanrı yapmış oluruz. Patlayan, bilinçsiz, kendini akışa ve tesadüfe bırakmış bir tanrı olabilir mi! Ne kadar derine gidersek gidelim nedeni olmayan bir ara neden bulamayız. Nedeni olmayan tek neden, her şeyin nedeni olan Allah’tır. Nedensizlik O’nun varlığının özelliğidir. Allah’ım affet!”

34 Sebe 12 Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.

46 Ahkâf 29 Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: ‘Kulak verin;’ sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

46 Ahkâf 30 Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve doğru yola yöneltip-iletmektedir.’

46 Ahkâf 31 ‘Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve O’na iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.

46 Ahkâf 32 ‘Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.’

Akabinde hemen tüm Kur’an’ı kaydettiler. Artık biliyorlardı ki Dünya’da gizlenmenin gereği yok. Ölümü göze alıp kendi ülkelerine uyarıcılar olarak dönmeliydiler. Bu gerçeği sadece kendilerine saklayamazlardı. Kendi toplumlarına ikame etmelilerdi. Ancak daha önce Dünya’yı gezip dolaşıp daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı.

Ama umdukları gibi olmadı…

Karar verip fanustaki frekanstan ayrılacakları anda V.G.72’yle gelen iklezya astronotları onları kıskıvrak yakaladı. Ateş halkaları ellerine ve boyunlarına geçirildi. Artık isteseler de istemeseler de Venya’ya dönmek zorundaydılar. Hem de asi tutuklular olarak!

Devamı…