Bize Yalan Söylediler 2/31.Bölüm

Bilinç Buluşması

Sevda, Erdem ve Barış için gereken fanus çalışmaları birkaç saat içinde tamamen bittikten sonra fanus içine girecek herkes Káni’nin önerisi ile Kuran’ı anladığı dilde okumayı kabul etmişti. Böylece fanus içindeki zihin bilinci platformunda bu kez canlı olarak buluştular. Káni’nin onları Kuran’ı ve onun bilinci ile İncil’i, Tevrat’ı ve az çok yaşamakta olan tüm felsefi dinlerin kaynak kitaplarını okumaya davet eden konuşmasının ardından onları okuyup, üzerinde konuşup tartışabilecekleri çok zamanları oldu. Çünkü dışarıdaki zamana göre fanus içerisindeki zaman izafen çok yavaş akıyordu. Bu da onlara konuşmak için müthiş bir olanak verdi. Aynı zamanda zihni dinlenmelerini sağlayacak ortam da fanus içerisinde oluşturulmuştu.

Uzun okumalar, tahliller ve konuşmalar daha sonra bir kayıt tabletinde toplandı. Buna dair diyalogların içerdiği bir kitap hazırlanması üzere de karar verildi.

Okuma ve sorgulayıp tartışma işinin bitmesinin ardından geleneksel dinî inancını sorgulamaya başlayan Erdem de, tüm dinleri yok sayıp bir deist olarak yaşamaya karar veren ama bunu yaparken nereden gelip nereye gitmekte olduğunu sürekli sorgulayan Barış da, Erdem’in Kuran’la ikna olmuş eşi Sevda da tartışma platformunda idiler. Onların karşısında Kuran’ı tek kaynak olarak kabul edip benimsemiş Káni ve bir hristiyanken tevhidi ve Kuran’ı benimsemiş eşi Lynn vardı.

Fatiha’dan Nas’a, kutsal kitapların karşılaştırılmasından felsefe dinlerine, tarihsel konuların anlaşılmasından Osmanlı ve Roma’ya, Sarıkamış cahilliğinden destanlaşan Çanakkale’ye, camilerin ve diğer ibadethanelerin içinde bulunduğu durumun tahlilinden çözüm önerilerine, din adına kandırarak ticaret yapanların önüne geçilmesinden milli hislerle oynayarak tuzak kuranların tahliline, arkeolojik delillerden felsefi argümanlara, askeri vesayetten sivil darbeler siyasetine kadar çok şeyi akıl ve bilgi çerçevesinde konuştular.

Fanus içerisinde, âdeta bir bilgisayar programının içinde, sonsuz görünümlü bir dekor önündeki bir toplantı masasının etrafında gibiydiler.

Ama onların farkında olmadığı ve onları biraz ötede aynı frekansta pür dikkat dinlemekte olan bir diğer üç kişi daha vardı. Tanrıtanımaz bir Genteli olan Kaptio, Venya’nın geleneksel dininin iki farklı mezhebini temsilen Fidelis ve Etika. Birbirlerini dünyalarını değiştirebilecek kadar seven iki genç Genteli. Dünyayı gezip dolaşmak niyetleri varken, şimdi Venya tabletlerine benzer bir zihin platformuna Dünya’da rast gelmişlerdi. Üstelik karşılaştıkları kişiler dünyada az bulunur cinsten bir inancı tartışıyorlardı.

Káni, Erdem ve Barış’a ayrı ayrı gözünü gezdirerek “Başka konuşmak isteyen var mı arkadaşlar?” diye sordu.

Sözü önce Erdem aldı.

“Meğer siz ne kadar da doğru söylüyormuşsunuz. Meğer Kuran hakkında ne kadar da yanlış şeyler öğretmişler bize. Aklım almıyor. Kimi ayetler vardı ki kendi kendime ‘Vay canına!” demekten canım çıktı! Artık ben de sizin gibi ve eşim Sevda gibi dinimin tek kaynağını Kuran olarak kabullendim. Kuran’da anlamadığım şeyler de vardı ama anladıklarım bana fazlasıyla yetti. Sözde sizinle tartışmaya hazırlanıyordum ama gördüm ki artık tartışılacak şeyden çok paylaşılacak şeyler varmış.”

Káni “Kalpleri ısındıran Allah çok büyüktür.” dedi ve Barışa yönelip “Sen ne dersin?” diye sordu.

“Aslında hayátım boyunca, dini diyaneti konuşan insanlardan hep uzak durmaya çalıştım. Meğer çok da kötü etmemişim! Çünkü çoğu bize din yerine hurafelerden teşkil edilmiş bir tuhaf dini anlatıyorlarmış! Bunu záten tahmin ediyordum ama Kuran’ın onlardan ne kadar uzak olduğunun farkında değilmişim. Meğer Kuran’la ben birçok konuda anlaşıyormuşuz! Bunu daha detaylı biçimde açıklamak isterim ama önce size bir soru sormak istiyorum. Mádem inanıyorlar neden tam aksini yapıyorlar?”

Káni üzerine basa basa anlatmaya başladı.

“Çünkü ilk emri ve farzı ‘oku’ olan kitabı anladıkları dilde okumuyorlar. Bu kadar basit. Bir akıl tutulması. Dinimizin tek ve değiştirilemez kaynağı Kuran’dır. Bunu ikinizin de Kuran’ı okuduktan sonra farkına varacağınızı tahmin etmiştim. Çünkü ikinizin de bunu anlamayı hak edecek kadar doğru insanlar olduğunuzun farkına varmıştım. Bunu, yani Kuran’ın dinin tek dosdoğru kaynağı olduğunu ilk söylediğinizde müslümanım diyen hemen herkes záten kabul eder. Oysa bunu diliyle kabul edip icraatta kabul etmeyenler çoğunluktadır. Çoğu inanan, Kuran’ı övmek için över, içinde ne olduğunu bildiği için değil! Ama birimiz çıkıp, işte biz dinimizin tek kaynağının Kuran olduğunu bildiğimizden onun dışındaki kaynakları din hükmü verecek manada göremeyiz dediğinde işler değişir! En başta müslümanlar ‘Tabi ki Kuran!” derler ‘Ama bunun yanında hadisler, rivayetler, mesneviler, risaleler, külliyatlar, lar lar lar, ler ler ler… de var!’ Hani tek ve değişmez kaynak Kuran’dı! Ne oldu! Dillerinin doğru dediğini, ama’larla inkâr ederler.

Kuran’a göre yaşadığını iddia edenlerin, gerçekten Kuran’a göre yaşayıp yaşamadığını ise sadece Allah bilir. Ama dinimizin tek kaynağı olan Kuran’da ne yazdığından haberdar değilsek, Kuran’ı bir dinsiz olarak okuyan kadar bile, Kuran’a göre yaşayıp yaşamadığımızı bilemeyiz. Buna rağmen Müslüman’ım diyenlerin çoğu Kuran’ı okumuyorlar. Saçmalığa bakın ki kimileri okumadıkları kitaba inanıyorlar ve hak ettiği biçimde okumadıkları için orada söylenenlerin neredeyse tam aksini yapıyorlar. Ne acı! Şu ayeti bir daha hatırlatayım size…”

29-Ankebut 2,3,4 İnsanlar yalnız “inandık” demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Gerçek şu ki, Biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Sözünde doğru olanları ve yalancıları Allah böylece birbirinden ayırt edecektir. Yoksa, kötülükler yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar. Ne kadar kötü, ne kadar yanlış hüküm veriyorlar!

Bu arada Etika Fidelis’e dönerek “Bu okudukları Kur’an, o kitap olsa gerek!” dedi “Hani Bekke Asilerinin bahsettiği!”

“Kesinlikle!” dedi Fidelis “Nasıl bir yere düştük! Nasıl bir şans bizimkisi ki neyi umarken neyle karşılaştık!”

“Ya sen Kaptio!” dedi Etika “Şimdi ne diyorsun?”

Kaptio “Ne diyeceğimi bilemiyorum. Belki de haklısınız.” dedi “Eğer bu kitap o kitapsa, Bekke Asileri doğru söylüyor ve Tanrı gerçek demektir. Bu durumda benim tanrı yok iddiam çürür ve sizin de dininizin yıkılmış olduğunu artık anlamış olmanız gerekir. Ama benim ikna olabilmem için Bekke Asileriyle ilgili kesin bir delile ihtiyacım var. Bekke Asilerinin anlattığı gelecekle bu kitabın anlattığı gelecek birbirine uyarsa o zaman doğruya ulaştık demektir.”

Bu sırada Erdem, Kuran’ın tek kaynak oluşuyla ilgili kendisini ikna eden bazı ayetleri arkadaşlarına tekrar hatırlatıyordu.

“İşte konuyla ilişkili birkaç ayet okuyayım size… Kuran eksiktir, hadisler ve sünnetler onu tamamlar diyenler şu ayete göre yanılıyor.”

6 Enam 38 Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.

“Kuran detaylı değildir, hadisler onu detaylandırır ve açıklar diyenler şu ayete göre yanılıyor.”

6 Enam 114 Allah size kitabı detaylandırılmış bir hâlde indirmişken Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım?

“Şu ayetler yine eksik olmadığını ve gerekli tüm hükümleri içerdiğini gösteriyor.”

6 Enam 115 Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.

16 Nahl 89 Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik.

19 Meryem 64 Rabbin asla unutkan değildir.

“Kitap tek başına yetmez diyenler şu ayete göre büyük yanılgı içerisinde.”

29 Ankebut 51 Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?

10 Yunus 15 Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: “Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir.” De ki: “Benim onu kendiliğimden değiştirmem asla mümkün değildir. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Eğer Rabbime isyan edersem büyük günün azabından korkarım.”

“Hele şu ayete bakın. Kuran’dan başka şeylerden de sorumluyuz diyerek dini zorlaştıranların ne büyük yanılgıda olduğunu anlatıyor.”

43 Zühruf 43,44 Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve muhakkak ki o (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan sorulacaksınız.

“Sadece ondan sorumluymuşuz meğer. Kuran yetermiş hocam, Kuran yetermiş. Adım gibi eminim artık. Hakkınızı helâl edin…”

Fidelis Etika’ya dönerek “Bu kitap kesinlikle doğru yola iletiyor.” dedi “Ben ikna oldum artık.”

Etika da ona onaylar biçimde mutlulukla tebessüm ederken aynı şeyleri düşünüyordu. Ama Kaptio’nun hálen soru işaretleri vardı. Aklı uysa da içindeki ‘tanrı yoktur’ kabulünü yok edemiyordu bir türlü. Ama âdemlerin konuşmaları her an onu da ikna edecek cinstendi…

Söz Káni’ye geçtiğinde durumu olanca çıplaklığıyla anlatmaya başladı…

“Doğrusu şu ki arkadaşlar, yüzyıllardır bize yalan söylediler… Doğru budur deyip içine binlerce yalan soktular. Okursan anlamadığın dilde okumalısın, o cennet dilidir dediler. Türkçe okursan anlamı bozulur dediler. Kendileri ise hiç okumadılar, hiç anlamadılar, hiç bilmediler. Allah yeminler edip kitabın anlaşılmasını kolaylaştırdığını ayet ayet haykırırken, din namına eksiksiz derken, bu kitap kendini açıklar derken, bundan sorulacaksınız derken, ayetlerden yüz çevirenler yanlış yoldadır derken hiç dönüp bakmadılar. Ya anlamadıkları dilde ezberlediler, ya duvara astılar, ya da ölülere okudular.

Bize yalan söylediler. Dini zorlaştırdılar. Peygamberi seviyorsan şu hükümlere de uyacaksın dediler. Kitabın yanına başka başka sözler eklediler. Elçiyi bir katile dönüştürdüler. Müşrikler gibi büyülendiğini iddia ettiler. Ressamlara düşman ettiler. Kadınları taşlattılar. Her fırsatta cinsellik anlatan bir adam háline getirdiler. Kadın düşmanı yaptılar. Peygamberin hadisi deyip ebu bilmem kimin yalanlarını elçinin sözü yaptılar. Dokuz eşle bir gecede halvete, dokuz yaşında kızla gerdeğe soktular. Asıl kendileri peygamberi hiç bilmediler, sevmediler. Hep iftira ettiler de, sonra kalkıp biz ona uyarız dediler.

Bize yalan söylediler. Allah “elçiyi destekleyin” derken onlar günde yüz defa salavat çekeceksin dediler. Ne destekleyenlerle peygamberin davasını desteklediler, ne peygambere uyup Allah’tan gelene sarıldılar, ne arzuhálini Allah’a sunanlarla kıyam ettiler, ne sadece Allah’a rükû edenlerle rükû ettiler, ne sadece O’na secde edip boyun eğenlerle secde ettiler. Peygamberi ve davasını değil, kendilerini düşünüp, salavatla kendi seslerini Allah’a değil peygambere ulaştırmayı umdular, sandılar, zannettiler. Kendileri peygamberi ve dinini hiç desteklemediler. Konuşmak bile istemediler. Oturup boncuktan tespihlere sarıldılar.

Bize yalan söylediler. Onu yeme bunu yeme, haramdır günahtır dediler. Kendileriyse haram günah demeden kimin neyini bulduysa bir rivayet bulup ona uydurarak yediler.

Bize çok yalan söylediler. Sol elinle olmaz dediler. Sağ ayakla gireceksin dediler. Sağ tarafa yatacaksın dediler. Oysa Allah’ın kuluna zulmetmeyeceğini hiç bilemediler. Yaratılışını hiçe sayıp üç yaşındaki solak bebelere sağ elini kullan diye, altı yaşındaki çocuklara sağ elinle yazacaksın diye zulmedenler onlardan nasıl af dileyecekler!

Bize öyle yalanlar söylediler ki! Zorlaştırdıkça zorlaştırdılar. Önce sünnet sonra farz sonra bi daha sünnet kılacaksın, kılmadığın seneleri kaza edeceksin dediler. Abdest almadan önce teyemmüm edeceksin bile dediler. Şu duayı ezbere bileceksin, üstünden değil altından okuyacaksın dediler. Kendileriyse namazlarında ne yaptıklarını, ne dedikleri hiç bilmediler.

Peygamberden şefáat dediler. Yetmedi sahabeden şefáat, ehlibeytten şefáat dediler. Yetmedi dedelerden, âlimlerden, hatta tağut zalimlerden şefáat dediler. Yetmedi hoca efendilerinden, cemaatlerinden şefáat dediler. Yetmedi yatırlardan, mezarlardan beklediler. Şefáatin tümünün sahibinin Allah olduğunu hiç görmediler. Şefáati O’ndan hiç beklemediler!

O kadar çok şey uydurup o kadar çok yalan söylediler ki! Mehdi gelecek, İsa inecek dediler. Kendi yücelttikleri âlimlerini İsa, kendi hoca efendilerini ve şeyhlerini mehdi ilan ettiler. Yetmedi peygamberi Allah’a eşit saydılar. Yetmedi kendi imamları için Allah vücut buldu dediler. Kendilerini nasıl affettirecekler!

Tuzak kurup bize yalan söylediler. Kendi mallarını kaybetmemek için “En büyük günah kul hakkıdır!” derken ne yetimi doyurdular, ne yemedikleri kul hakkı bıraktılar. Affedilmeyecek tek günahın “tövbe edilmemiş şirk” olduğunu hiç bilmediler.

Bize zalimce yalanlar söylediler. Dayanamayıp su içen on iki yaşında çocuğa altmış bir gün oruç dayattılar. Kendileri ise bütün gün ahlarla vahlarla sözde oruç tutup, iftar sofrasında yetimi unutup birbirlerine ziyafetler çekip, tıka basa doydular.

Birileri her hükmü kendine uydurup bize yalan söylemeyi hiç bırakmadılar. Vergi memurlarıymış gibi kırkta birdir dediler. Mallarını mülklerini ayırıp, hülle üstüne hülleler kurup, bunlar dâhil değil dediler. İhtiyaçlarının fazlasını vereceklerine, sandıklara yığıp biriktirdiler. Kuzu kapamalar midelerine hazımsızlık yaparken iki torba bulgurla fakiri sözde sevindirip, üstüne bir de böbürlendiler.

Bize o kadar çok yalan söylediler, o kadar çok yalan söylediler ki, Kuran’a şerik kitaplar, külliyatlar yazdılar. O’nun ayetlerinin her birinin karşısında onlarca yalan rivayet ettiler. Ne bize hakkıyla bir ayet gösterdiler, ne de kendileri kendi yalanlarına doğru dürüst uydular.

Bize yalan söylediler. O kadar çok yalan söylediler ki, şu fanusa sığdırmak ne kelime, bin ciltlik kitap yazsak, biz yazarken uydurulan yenilerini eklemeye mecalimiz de ömrümüz de yetmez.

Üstelik yalanları ortaya çıkmasın diye, bu iş akılla olmaz dediler. Bu kadar gelmiş geçmişler yanıldı da sen mi küçücük beyninle doğruyu bulacaksın diye aşağıladılar. Allah’ın yüzlerce ayetinde aklınızı kullanın, düşünün, kavrayın dediğini görmek bile istemediler.

Evet! Bize yalan söylediler. Ama şimdi biz onlara doğruyu söylediğimiz zaman bize yalancı sapkınlar diyorlar. Takmadıkları etiket bırakmıyorlar. Biz doğruları haykırdıkça, takıntılarıyla saldırıp, tanımadıkları, yüzlerini bile görmedikleri, yalancı rivayetçilere ve takkeli müşriklere bizden çok güveniyorlar. Derin uykularını böldüğümüz için öfkeleniyorlar.

Sadece Allah, sadece O’nun ayetleri dedik diye bize dinden çıktın diyenler bilmediler ki, kendileri dine hiç girmediler. Onlar bize bilerek ya da bilmeyerek yalan söylemeye devam etseler de biz yine hem kendimiz hem de onların iyiliği için doğruları söyleyeceğiz. Biz onların değil Allah’ın emrini ve rızasını gözetiyoruz.

Bizim gibiler záten ne diyoruz ki… Hizipçi değiliz, mezhepçi değiliz, partici değiliz. Sadece ve sadece Allah’a teslim olan ve fırka fırka olmayan müslümanlarız. Toplumun içinde görünmeyenleriz. Kavga etmeyenleriz. Sadece gelin Kuran’ı anlamak için konuştuğunuz, bildiğiniz dilde okuyun siz de, diyenleriz. Hadi aklınızı O’nun kitabını anlamak, üzerinde derin derin düşünmek için kullanın, diyoruz. Hadi kalkın ve uyarmaya siz de katılın, diyoruz. Peygamberin davasını destekleyin, diyoruz. Onun gibi en yakınınızdan başlayın, diyoruz. Sevdiklerinizin dilleri Allah derken gözleri ve dimağları çok tanrılı bir din yaşamasın artık, bize Allah yeter, diyoruz. Eğer bu yüzden sapmış oluyorsak, iyi ki de sapmışız o batıl yollardan.

Biz din ayırt etmeden, dinsiz ayırt etmeden, ırk ayırt etmeden, milliyet ayırt etmeden, siyasi görüş ayırt etmeden ve aklınıza her ne kesim geliyorsa gelsin, onları dışlamadan onlarla barış içinde yaşamak isteyen insanlarız. Biz bir cana karşılık olmaksızın bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş olacağını bilen insanlarız. Kendisiyle savaşılmadıkça savaşmak istemeyen insanlarız. Çünkü biz Kuran’ı anladığı dilde okuyan ve anlayabileceğini bilen insanlarız. Sayımız belki çok az ama her yönüyle aza kanaat eden insanlarız. Birini sevmiyor oluşumuz bizi ona adaletle davranmaktan alıkoymaz. Biz, dinini öğrenen insanlarız. Din yoluyla başkalarına yalan söyleyenlere karşı kıyam eder, ama onların bile hakkını savunuruz.

Gerçek ortaya çıktığında, yalanlar intihar ederler. Karanlık o kadar güçsüzdür ki bir kibrit alevine karşı bile dayanamaz. Bundan böyle yalan söyleyenler, ancak kendilerine yalan söyleyeceklerdir.”

Söz Barış’a geçtiğinde o da bazı gerçekleri o da göz önüne serdi…

“Gördüm ki Kur’an’ı anlamak için reset atmak lazım. Tüm kirli bilgileri atmak lazım. Deist ve ateistlerin bile mezhepçilerden pek farkı kalmamış. İnananlarla aynı yalanları doğru kabul edip kitabı da reddediyorlar. Beynimizi kirli bilgilerden temizleyip de ona gitmek lazım. Boş levhaya yazı yazarsak anlarız ancak. Altında silinmemiş kelimeler varsa gözlerimiz iki de bir alttaki izlere kayar. Beyne format atıp bütün ön kabullerden arınmış olarak okunursa o kitap anlaşılabilir. O kitabı anladıklarında dünyayı dolduran çoğunluğun gerçekten yanılgıda olduğunu daha önce fark ettiklerinden çok daha iyi anlayacaklar. Ama onların da önce bilinçlerindeki truva atlarını pasif hále getirmeleri, sadece işletim sistemine odaklanmaları lazım. Önce onlar gibi “La İlahe” (tanrı yoktur) deyip, Kur’an’ı hak ettiği biçimde okurlarsa, sonra bizim gibi “İlle Allah” (sadece Allah) diyeceklerinden şüpheniz olmasın.

İstediğim gibi yaşamak istiyorum, kimse bana karışamaz diyebilirler. Elbette karışamaz. Allah bile ömür verip, o sürece seçimimize karışmıyor. Peki, bütün tanrılarını gerçekten reddettiler mi? Bakın ayet ne diyor…”

25-Furkan 43 Kendi istek ve tutkularını tanrı edinen kişiyi gördün mü? Sen mi ona vekil olacaksın?

“Ateistlerin de deistlerin de sadece Kuran’ı rehber edinmiş ve din adına diğer tüm hikâyeleri reddetmiş insanlar gibi, onların da iyinin peşinde insanlar olduklarına ihtimal vermek, iyi zan beslemek gerek. En az müminler kadar ahlaklı olabileceklerine de.

İnananların tek ilahı olan Allah bu değersiz ve onursuz dünyanın adaletini er geç sağlayacak. Gördüğümüz duyduğumuz tüm bu tecavüzler, katliamlar, kadını ikinci sınıf bile yapmayan aptalların dini ya da dinsiz anlayışları, insan onurunu yere seren şe…siz insanların şe…sizlikleri karşılığını bulacak. Onların “olmayan” tanrılarının ise elinden hiçbir şey gelmiyor ve o “olamayan” tanrılar bu dünyanın düzenine mahkûm. Ateistlerin olamayan tanrıları onlara herhangi bir vaat veya sahte bile saysalar basit bir ümit bile veremiyorlar.

İşte onları da bizim gibi düşünmeye değil, bize değil, bu söylediklerimize bile değil, tek olan ilaha ve Kuran’ı bu gözle okumaya davet etmeliyiz. Hayatlarındaki modern çizgiden ve ellerinde bulunanları kaybedeceklerinden korkmalarına gerek olmadığını bilmeliler. Bir şey kaybetmeyecek, çok şey kazanacaklar. Keşke okusalar ve az biraz düşünseler!… Emin olup olmadıklarını, Tanrı’nın olmadığına! Mádem varlığına inanmıyorlar, o ‘yok’ dedikleri tanrıyla neden mücadele ediyorlar!”

Barış bunları söylerken sezdirmeden onları dinleyen yabancılardan hiç birinin haberi yoktu. Niháyet “Hangi çiçek tesadüfen oluşabilir!” diye düşünmekten kendini alıkoyamadı onu dikkatle takip eden Kaptio.

Devamı…