Bize Yalan Söylediler 2/30.Bölüm

Kalbin Nefesi

Ön camının üstünde kocaman harflerle “Maşaallah” yazan yeşil başlıklı minibüsü görünce el edip bindik. Minibüs başlarda kalabalıktı. Oturanlar dışında üç kişi daha vardı. Nuran arkamdaydı. Ben iki adamın arasından dokunmadan geçmeye çalışarak ön tarafa yanaştım. Önce çantamda bozuk para aradım. Ama bulamayınca annemin sabah verdiği yirmi lirayı çıkarıp vermek üzere uzattım. Bu sırada şoförün eli bileğimden elime doğru kayarak dokunmuştu. Basit bir kazara dokunma olduğunu düşünerek elimi çektim ve adamın avucunun içine yirmi lirayı parmağımla ittirdim.

Şoförün yanındaki koltukta oturan adamın bu sırada sırıtarak yan yan bana baktığını gördüm ve sertçe yüzümü çevirdim. Şoför ise hem yirmi lirayı bir yandan bozmak için bozuklukları karıştırıyor, hem de iki de bir dikiz aynasından beni süzüyordu. Görünen bir ayıbım mı var diye üzerimi kontrol ettim ve záten düzgün olan kıyafetimi bir daha düzelttim. Rahatsız olmuştum ama tatsızlık çıkmaması için sesimi çıkarmadım.

Belki de ben yanlış anlıyorum, diye düşündüm sonra. Bu sırada şoför para üstünü tamam edemediğinden olsa gerek, hazırladığı kadarını önde bir yuvaya bıraktı.

Akşam hava kararmaya başlamıştı ve ben bir an önce eve varmak istiyordum. Bir süre gittikten sonra yolculardan inenler oldu. Biz de Nuran ile henüz para üstünü almadığım için şoförün arkasındaki ikili koltuğa geçip oturduk.

Sonra diğer yolculardan da inenler oldu. Giderek azalıyorduk. Benim içimi her zamanki gibi bir korku kaplıyordu. İçimden “İnşallah benden önce herkes inmez.” diye geçirip durdum. Ama nafileydi. Birçok defa olduğu gibi hemen herkes birer ikişer ve en sonunda Nuran da evinin önünde indiler. Minibüste yalnız kalmıştım. Sadece şoför ve ben! Bir an önce yol bitsin istiyordum.

Şoföre hatırlatıp “Benim yirmi liranın üstünü hálâ vermediniz.” dedim.

Ön tarafa daha önceden koyduğu parayı alıp “Al güzelim!” diyerek ve sırıtarak bana uzattı. Tam ben uzanıp parayı aldığımda elimi gerçekten tuttu bu sefer.

“Ne yapıyorsun!” deyip hışımla elimi çektim.

“Ne yaptım ki güzelim! Yanlış anladın! Para yere düşmesin diye!” dedi.

Sustum.

Devam ederken hálâ arada bir yola, arada bir de dikiz aynasından bana doğru bakıp pişkin pişkin sırıtmaya devam ediyordu. Birden şoförün güzergâhtan çıkıp direksiyonu Ankara yoluna doğru kırdığını gördüm.

Ayağa fırlayıp “Ben ineceğim.” dedim “Durun lütfen! Başka yola döndünüz!”

“İnersin acele etme.” dedi.

“Hayır ineceğim!” derken korkudan tir tir titremeye başlamıştım…

“Yolun devamında trafik sıkışmış.” dedi “Orayı atlatalım, tekrar yola döneceğim.”

“Hayır!” diye bağırdım “İnmek istiyorum!”

Bu sırada hızını artırmış, ormanlık yola dönmüştü bile.

“Burada indirmemi ister misin?” dedi sinsice.

Etrafıma baktığımda oldukça ıssız bir yerde olduğumuzu fark ettim. Ama başka çare yoktu.

“İneceğim!” dedim.

Minibüsü sağa çekti ve durdu. Ama yolcu iniş kapısını açmamıştı.

Şoför koltuğundan ayağa kalkıp, içeriye doğru döndü. Motor kapağı bölmesinin üzerinden geçerken pantolonundaki kabarıklığı fark ettim.

Üzerime doğru ağzından salyalar çıkaran bir köpek gibi yaklaşırken kendimi geri çektim ve “Ne olur yapma!” diye mırıldandım.

“Ne olacak güzelim!” dedi bir elini omzumda gezdirmeye başlarken “Fazla sürmeyecek! Unutamayacağın kadar güzel dakikalar yaşayacağız senle! Ne var bunda!”

“Olmaz!” diye bağırdım korkudan tir tir titrerken.

“Başka züppelere olsa verirsiniz ama demi!” diyerek sesini yükseltti boynuma doğru uzanırken.

O anda olanca gücümle tırnaklarımı suratına geçirdim.

Acıyla haykırırken “…pu!” diye küfür etti ve geriye doğru koltukların üzerine düştü. Fırsattan istifade ile şoför mahâlline doğru attım kendimi. Kapıyı açıp iniyordum ki arkadan ayağımı yakaladı. Topuğumla suratına bir tekme geçirip aşağıya indim.

Yoldan geriye doğru olanca gücümle koşmaya başladım. Hava tamamen kararmış, ortalıkta da kimse görünmüyordu. Hiç durmadan devam ettim. Ta ki biraz ilerdeki benzin istasyonunu görene kadar… Durup biraz nefeslendiğim anda arkamdan minibüsün geri geri gelmekte olduğunu fark edince tekrar koşmaya başladım.

İstasyona elli metre kadar kalmışken bana yetişti. Mecalim kalmamıştı. Ama adam, akaryakıt istasyonundaki pompacıdan ürkmüş olsa gerek aşağıya inmedi. Penceresinden kana bulanmış yüzünü çıkarıp “Birisine bir şey söylersen seni bulup kıtır kıtır keser öldürürüm!” dedi ve gaza basıp kaçtı gitti.

İstasyona vardığımda benzin pompacısı ne olduğunu, bir şeye ihtiyacım olup olmadığımı sordu. Olay hakkında bir şey anlatmadım. Adam şaşkın şaşkın bana bakarken yanlış arabaya bindiğimi ve yolda indiğimi söyledim. Benzinciden babama telefon edip beni gelip almasını istedim. Ama ondan da utandığım için aynı yalanı ona da söylemek zorunda kaldım.

O günden sonra kimseyle de yaşadığımı paylaşmadım. Bir şey söyleyecek olsam beni de suçlayacaklarını düşünüyordum. Bu travmayı uzun süre atlatamadım. Ne zaman cinselliğim aklıma gelse, adamın suratına tırnaklarımı geçirdiğim o an’ı hatırlıyor, beynim zonklamaya başlıyor, içimi kabaran bir öfke kaplıyor ve gözlerim kararıyordu.

Söz Sevda’dan, Sevda da fanustan çıkarken Erdem ne olduğundan habersiz bekliyordu. Sevda ona doğru uzaktan gülümseyerek dinlenmeye geçerken Káni hoca Erdem’i çağırdı.

“Buyrun hocam!” dedi “Beni istemişsiniz.”

“Evet Erdem!” dedi “Hemen fanusa giriyorsun. Geçmişe dair bir olay akışı hakkında fikrini almam lazım.”

“Nedir hocam?”

“Bunu biz bilmiyoruz. Sadece sana kriptolandı.”

“Ya Sevda’nın durumu! Hani ben!” derken Káni onun sözünü kesti.

“Sevda hanım dinlensin, devam edecek. Bu seninle ilgili.”

Az sonra Erdem fanustaydı…

Bir minibüsün içindeydim. Kendi bilincimden çıkıp bir kız oldum. O kız gibi gördüm. O kız gibi işittim. O kız gibi hissettim. O kız gibi korktum…

Akış birden durdu ve gözlerini Erdem olarak açtı tekrar. Muhteşem bir tecrübe yaşamıştı. Ama deneyin şaşırtıcılığı kadar yaşadığı karakterin durumu da üzmüştü onu. Şaşkınlığı geçer geçmez fanusun dışına alındı.

“Bunu bana neden yaptın?” diye sordu Káni hocaya “Zihnimin de bedenimin de kontrolü başkasındaydı. İyi ki de o anlarda kendi bilincimle birlikte hareket etmiyor, edemiyormuşum. Ama yine de şimdi hatırladığım bazı şeyler her önüne gelenin bu verilere ulaşmasının uygun olmadığı fikrine yaklaştırdı beni.”

“Dikkat etmedin mi?” diye sordu Káni.

“Neye?”

“Akışı biz durdurmadık. Korku eşiğin arttığında sistem durdurdu.”

“Anladım.” dedi Erdem “Haklısın. O kızın yerinde olmak istemezdim.”

Sonra göz kapaklarını kaldırıp kaş altından baktı Káni’ye “Özellikle seçtiniz değil mi?” diye sordu.

“Evet!” dedi Káni.

“Neden?” diye sordu “Neden erkek değil?”

Káni geriye yaslandı.

“Önce sen söyle.” dedi “Ne hissettin?”

“İnsanlardan öyleleri var ki, her şey kendisinin olsun ister.” dedi Erdem “Bembeyaz, tertemiz bir şey gördümü orayı kirletenin, kullanacak olanın kendisi olmasını ister. Bembeyaz sayfaları çizer karalar. Paranın çoğunu, malın en iyisini, arabanın en iyisini, servetin en görkemlisini ister. Onun var, benim niye yok der. Bir şekilde kendisi de elde etmeye çalışır. Açsa da doymaz, toksa da doymaz. Gökyüzündeki yıldızlar derlenip toparlanabilecek olsa, insanların çoğunun onları toplayıp, hepsi benim olsun diyerek ceplerine doldurmak isteyeceklerinden öyle eminim ki!”

“Maalesef öyle!” dedi Káni “Çiçeği dalından koparmadan sevemeyen bir kültürün, sevgisini, sıcaklığını ve güler yüzlülüğünü şehvetiyle sık sık karıştıran gafil bir neslin çocuklarıyız. O kızlara da o çocuklara da baktığında onların güzelliklerinde Allah’ın güzelliğini göremeyenler, bu gafilliği de abartan ve şehvetlerini tanrı edinenlerdir. Görünürde işledikleri en fahiş tecavüzler, biriken bir yığın küçük tecavüzün büyüye büyüye türlü günahlara dönüşüp kendilerini kuşatmasıyla gerçekleşir. Her güzel bir kız gördüğünde şehvete kapılan erkek bozuntuları, her güzel bir delikanlı gördüğünde onu baştan çıkarıp elde etmeye çalışan kadın bozuntuları, bizim için birer ibrettir. Onları o hále getiren de toplumdaki şirk batağından başka bir şey değildir.”

“İyi ki kurtulmuş bu kız!” dedi Erdem “Başına neler gelebilirdi! Çoklarının geliyor da! Bu sapıklar Allah’tan korkmuyor mu, Allah’a inanmıyor mu? Bunlar da bu topraklarda ‘müslümanım’ diyenler değil mi?”

“Ölçüsüz ve yön tanımayan şehvet, şeytan işi pislikten başka bir şey değil.” dedi Káni “Allah’a inandım demekle iman edilmiş olunmuyor. Kuran’dan habersizler. Kuran’a dokunabilenler o kızlara dokunamazlar. Allah’ı tanıyanlar her güzellikte Allah’ı görürler. Çiçeği dalında ve sanatkârını överek severler. Allah’ı tanımayanlaraysa süslü görünen kahrolası şehvetleridir. Bir karıncanın önünü kesmekte tereddüt edenler o kızların ellerini kesemezler. Kuru çalıları bile böceklere bir şey olmasın diye yakmaktan çekinenler, o kızları yakamazlar. Çiçeği dalından koparmakta tereddüt edenler, o kızları dalından koparamazlar. Güzelliklerde Allah’ı görebilenler, şeytan kötülükleri akıllarına getirdiğinde Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarlar. Eğer birileri korkmuyorlarsa ve o kızlara kıyıyorlarsa, şeytanlarıyla beraber cehennem onları beklemekte. İyi ki de beklemekte… O kızlara hangi günahından ötürü zulmedildiği ve öldürüldüğü sorulacak.”

“Nasıl erkek bunlar!” diye hayıflandı Erdem.

“Ha bu arada…” diyerek araya girdi Káni “O pislikler erkek de değildir. Kuran’a göre erkek, kadınları koruyup gözetmeyi hedef edinenlere verilen sıfattır. Onlara tecavüz edenlere, yakanlara, öldürenlere, bedeni erkek olanlara değil. Kontrolsüzce hareket eden kendi uzuvlarına bile sahip olamayana, koruyup gözetemeyene erkek mi denir! Onlar yerin dibine geçirilesi ibretlik şeytanların ta kendileridir. Allah her şeyi görüyor, biliyor. Her şeyin de karşılığını verecektir. Allah hem Rahman hem Rahimdir. Ve Allah’ın merhameti Allah’ın adaletine mani değildir.”

Erdem “Çok üzüldüm ama üzülmekle ele bir şey geçmiyor.” dedi “Bir şeyler yapmak lazım. Kısas mı, idam mı, müebbet hapis mi bilmiyorum ama ben olsam onları bilimsel deneylerde kobay olarak kullanırdım. Vereceksin virüsü, bulacaksın hastalıkların çözümünü. İnsanlığa bir faydaları olur belki!”

“İnsanlar kendilerini düzeltmedikçe toplum düzelmez.” dedi Káni “Üstelik eğer saydıkların gibi bir ceza verilecekse, bunu verecek adil, tarafsız ve ehlinin eline verilmiş bir yönetim ve yargı gerek. Yoksa böyle olmayan yargı, hem kendisi yanılacak hem de suiistimal edenlerce yanıltılacaktır. Bize düşen şirkin önüne geçmek için uğraş vermek, Kuran’ı okumaları için insanları teşvik etmek ve toplumsal barış için bıkmadan fırkalaşmaya karşı çaba sarf etmektir.”

Düşündü.

“Doğru söylüyor olabilirsin. Ama bazı konularda sana katılmam mümkün değil.” dedi “Bana öyle geliyor ki sen peygamberi hiçe sayıyorsun. Mezhepleri yok sayıyorsun.”

Káni acıyla tebessüm etti.

“Bunları konuşuruz istersen. Acele etme.” dedi “Şimdi sana bir soru!”

“Buyrun hocam!”

“O gördüğün, hissettiğin kız kimdi, hiç merak etmedin mi?”

Bir an durdu Erdem.

“Hayır!” dedi “Kendi yüzüm olarak hissettiğim için onun yüzünü hatırlamıyorum!”

Gözlerini odanın dışına doğru çevirdi ve tekrar dönüp Erdem’e doğru baktı.

“Yoksa!” dedi Erdem “Yoksa!”

Káni “evet” der gibi başını salladı.

“Sebep cinler değilmiş! Bir korku travmasıymış demek ki!” diye mırıldandı Erdem “Meğer ne kadar yanılmışım!”

Fanus içinde uzun ama gerçekte kısa bir zaman içerisinde Sevda’nın hafıza problemi çözülmekle kalmamış, Káni “Gene gömülü geçmiş veri tabanı” projesini daha da ileri bir aşamaya ulaştırmıştı.

Sevda biraz sonra Erdem’in yanına yaklaştı ve “Beni asıl iyileştiren fanus değil! Geçmişte yaşadıklarımı bir kez daha hissetmek değil.” dedi.

“Nedir?” diye sordu Erdem.

“Kuran!” dedi “Eğer Kuran’da kendimi görmemiş olsaydım, aynı şeyleri yaşayarak iyileşebilir miydim zannediyorsun!”

“Nasıl?” dedi Erdem “Anlamadım.”

“Bana Kuran’ı anladığım dilde okumamı söyleyen bir ikazla girdim fanusa. İlk saniyeler içinde Kuran’ı okuyacak o kadar geniş bir zamana sahip oldum ki! Sadece Kuran’ı da değil orada bizi okudum. Kendimi okudum. İnsanları okudum. Kâinatı okudum. Tüm sıkıntılarımla yüzleştim. Ağlamaya da, geniş geniş düşünmeye de o kadar çok zamanım oldu ki! Ve anladım ki başımıza her ne gelirse gelsin gelip geçici bir oluş fabrikasında bize indirilen verilerden ve bizim seçtiğimiz olasılıklardan ibaret! Allah bize zulmetmiyor. Bizi yetiştiriyor. En mutlu günler için. Benim ilacım Kuran’mış. Ama onu okumayanın ne dediğimi anlaması mümkün değil.”

Erdem bütün iyi niyetine rağmen yıllarca yaptığı fahiş hatayı görmüştü. Kendisi yüzleşmekten korktuğu korkularının üzerine gidemiyor olduğu için Sevda’nın da gitmesini istemiyordu. O sorması gereken soruları sormaktan çekindiği için Sevda’nın da sormasını istemiyordu. O çözülmemiş sorunların teşhisini yanlış koyduğu için, çareyi doğru zannettiklerinde arıyordu. Bu arada yaptığı iyi işlerin de bir anlamı kalmıyordu!

Şimdi hatırlatıcının hatırlatacaklarını hatırlaması gereken ve sorularının üzerine gitmesi gereken Erdem’di. Káni ile fanus ortamında geniş geniş tartışmak üzere anlaşıp beklemeye geçti.

Onunla beraber artık dine inanmaz bir deist olarak yaşamayı tercih eden Barış da fanus tecrübesini, kaybettiği ailesiyle beraber yaşadıktan sonra sanal tartışma platformuna katılacaktı.

Devamı…