Bize Yalan Söylediler 2/3.Bölüm

Cama Vuran Kumru

Harem otogarından onu uğurlarken gözlerinde gördüğü mutluluğu kendi çocuğunu mutlu etmişçesine hissetti Nezir. Káni’ye perondan el sallarken “Yakında benim de senin gibi bir oğlum olacak!” diye kendi kendine mırıldandı.

  • § §

Hava güzeldi. Üsküdar’daki evine hep buradan geçerek giderdi záten. Káni’yi yolcu ettikten sonra her mesai sonrası olduğu gibi sahil boyu yürüyerek Salacak’tan döndü.

Fırının camekânındaki ekmekleri görünce sabah denizlikte gördüğü kumruları hatırladı birden. Bir tane sıcak, bir de bayat çeyrek ekmek alıp bir kese kâğıdına koydu ve koltuğunun altına alıp evinin yolunu tuttu.

Sokağına girmek üzereyken üstü başı pespaye bir küçük çocuk yaklaştı yanına.

“Abi bir ekmek parası!” dedi.

Üsküdar’da çok dilenci vardı. Sık sık gelip geçen insanlardan isterler ve rahatsız ederlerdi. Nezir kucağında ekmeği olduğu için yine onlardan birinin para koparmak için kendisini gözüne kestirdiklerini düşündü.

“Bunu yapmayın!” dedi ve “Git o sahiplerine söyle de seni kullanmasınlar hırsızlıkları için.” diye azarlayıp yüz çevirdi.

Arkasında çocuğu bırakıp yürümeye devam ediyordu ki bir daha seslendi çocuk.

“Bari elindeki ekmeği ver. Para istemiyorum.”

Bir an durdu Nezir. Durumu süzdü ve çocuğun para istemediğine göre gerçekten ihtiyaç için istemiş olabileceğini düşündü. Ama benliği, az önce söylediklerini yutmak istemedi ve aldırış etmeden yoluna devam etti.

Esnafla selamlaşarak sokağın dibindeki evine doğru yürüdü. Kapıyı çaldığında her zamanki gibi karısının açacağını bekliyordu. Biraz bekledi. Ama açan olmadı! Tekrar denedi. Yine açan yoktu! Komşuya gitmiş olabileceğini düşündü. Trenli saatinin kenarına iliştirdiği kendi anahtarını tek eliyle köstek cebinden çıkarıp kapıyı açtı. Ekmeği bir kenara bıraktıktan sonra oturma odasına yöneldi.

“Eyvah!” diye mırıldandı… Çok sevdiği hayat arkadaşı, tek dert ortağı, orada öylece yere serilmiş yatıyordu!

Telâşla “Kumrum!” diyerek bir elini ensesine koyup kaldırırken başının yana düşmesinden dolayı baygın olduğunu fark etti.

Koşarak bir bardak su alıp geldi. Suyu yüzüne serperken, hamile karısı da gözlerini hafifçe aralıyordu.

“Geldin mi Nezir! Galiba oğlumuz geliyor! Ona bir şey olmasın! Ben bu sancıya dayanamıyorum!” dedikten hemen sonra ağrının şiddetiyle acı bir feryat etti kadın.

“Korkma Kumrum! Merak etme! Şimdi seni hastaneye yetiştireceğim!” dedi.

Kucağına aldığı gibi evin dışına çıkarken durumu fark eden komşulardan biri kamyonetiyle önüne gelip durdu.

“Nezir, bu taraftan gel!” diyerek sağ kapıyı açtı.

“Eyvallah Sami!” diyerek arabaya bindikten sonra hızla yola çıktılar. Yol boyunca karısı kâh bayılıyor, kâh uyanıp feryat ediyordu.

Hastanedeki sıkıntılı bekleyişi dört saat kadar sürdü. Zeynep Kâmil Hastanesinin merdivenlerini defalarca çıkıp inerken kendi kendine konuşuyor, dualar ediyordu. Komşusu her ne kadar onu sakinleştirmeye çalışsa da böyle bir durumda soğukkanlılığını koruyup üzülmemek kimsenin harcı değildi.

“Nezir, hiç meraklanma. Çavreş Abla güçlü kadındır. Bebeğinizi de kucağınıza alıp eve döneceksiniz beraber.”

“Sami, niye bu kadar uzun sürdü? Niye durumları hakkında hálâ bir şey söylemiyorlar?”

“Yakındır Nezir, yakındır. Sabırlı olalım.”

Niháyet ameliyathane kapısı açılmış, bir doktor ve bir hemşire dışarı çıkıyorlardı. Nezir tam onlara yönlenecekti ki daha kıdemli olduğu yaşlı görünümünden belli bir başka doktor da kapıyı aralayıp çıktı ve biraz tedirginlikle ona doğru yürüyerek “Nezir Serinselvi siz misiniz?” diye sordu.

“Evet! Evet, benim doktor bey!” diye endişeyle cevapladı.

“Nezir Bey sapasağlam nur topu gibi bir kızınız oldu. Allah bağışlasın!”

Beklentisi oğlandı. Ama önemsemedi. Karısını sordu hemen.

“Sağ olun!… Çavreş’i görebilir miyim?”

“…”

“Hanımımı görebilir miyim, doktor bey?” diye tekrarladı.

Doktor gözlerini kaçırarak ve üzgün bir tonlamayla konuştu.

“Nezir Bey! Çok üzgünüm. Çavreş Hanım’ı maalesef kurtaramadık! Başınız sağ olsun!”

Ne diyeceğini şaşırmış vaziyette bir şeyler söylemek istedi ama konuşamadı. Öylece olduğu yere çömelirken Sami de yanına çöküp ona sarılarak destek olmaya çalıştı.

“Nezir ne diyeceğimi bilmiyorum. Çok üzüldüm! Mukadderat işte!”

Gözyaşları içinde Sami’ye doğru baktı. Birbirine karışan kelimeleri ile konuşmaya çalıştı.

“Hiç camına vuran bir kumru gördün mü Sami?” dedi.

“!…”

“Ben gördüm Sami! Kumruların eşleri birbirlerine öyle bağlıdır ki Sami, eşi öldüğü zaman diğeri ömrünün sonuna kadar bir daha çiftleşmez. Bu yüzden çok yerde bir lokma et için yakalanıp yenmesi haram sayılır. Haram değildir ama güzel bir âdettendir. Biz de kumrular gibiydik on beş senelik evliliğimize rağmen Sami!”

İkisi de ağlıyordu artık. Zar zor toparlayıp devam etti.

“Evdeki yatak odasının denizliğine sık sık konan bir çift kumru vardı Sami! Geldiklerinde yesinler diye, Çavreş ekmek kırıntısı koyardı oraya. Bu sabah kalktığımda uyandırmadım Çavreş’i. Bir de baktım kumruların biri cama vurup ikaz ediyor beni. Sabah Kuran’ıma dalmışken ben de unuttum bir lokma ekmek ufalamayı. Evden çıkarken de aklıma gelmedi değil. Allah onu aç bırakmaz diye düşündüm ve yine dönmedim geri. Eğer bir gün camına vuran bir kumru görürsen Sami, o kumruya ekmek ufala koy pencerenin önüne de aklın kalmasın! O kumrular bugün ikide bir aklıma geldi. Ama daha önemli olanı aklıma bile girmedi. Ayağımın dibine kadar gelmiş fırsatı göremedim! Yetimi doyurmayı sakın unutma Sami! Bırak namazın vakti kaçsın. Yine kılarsın. Aç olana ekmeğinin yarısını kır ver. Yine alırsın. Zamanı geldiğinde esas salâtını kaçırma Sami! Hiçbir zaman şu olacak, şunu şöyle yapacağım deme Sami. İnşallah de! Allah dilerse de! Başkasına nasihat verirken benim gibi olma, kendini unutma Sami!”

Tam bu sırada doktor ve hemşirelerin koşuşturmasını fark ettiler.

Az sonra bir tanesi sevinçle yaklaşıp “Müjde Nezir bey!” dedi “Karınızın kalbi durmamış! Öyle zannedilmesi ritminin yoğunluğundanmış! Tehlikeyi de atlatacağını düşünüyor doktorumuz. Size iletmemi istedi. Kendisi hastanızın başında…”

Devamı…