Bize Yalan Söylediler 2/29.Bölüm

Sen Biliyordun Aslında

Eşimi ve çocuklarımı arıyordum… Ama hiçbirisi yoktu. Yapayalnız ne yapardım buralarda? Onları arayıp bulmalıydım. Bir türlü yürüyemedim önce. Adımımı atmaya çalıştığım anda kendimi o kadar hafif hissediyordum ki, geride kalan ayağım da bir tüy gibi yerden kalkıp iniyordu.

Her yürümek istediğimde yerden üç beş santim kadar havalanıp iniyordum. Gerideki ayağımı sabitlemek istediğim sürece yürüyemeyeceğimi anladım. İşin doğasına karşı çıkmaktan vazgeçtim. Yerden havalanmaya aldırmadan son bir kez daha öndeki ayağımı kaldırıp ileriye uzattım. Gerideki ayağım da havalanmıştı ama önemsemedim bu kez. Uzattıkça daha ileriye, daha ileriye uzattım. Yere kondurmak için acele etmedim. Uzun mesafe atlama rekoru neydi bilmiyorum ama sanırım onu kırmış olmalıydım. Hem de koşmadan, gerilip sıçramadan. Sadece ve sadece ileriye bir adım atarak.

Bu tecrübe oldukça hoşuma gitmişti. Birkaç uzun adım attıktan sonra, hızlanmaya ve daha seri adımlar atmaya başladım. Çok kısa sürede öğreniyordum. Daha hızlı daha hızlı derken, belki de bir çitanın hızını bile aşmıştım. Çılgın gibi koşuyordum. Bu yeni tecrübeyi o kadar sevinçle yaşıyordum ki, dışarıdan beni gören birisi en az süratim kadar sevincime de şaşardı.

Bir süre sonra yere temasım da çok azalmıştı. Artık sadece parmak uçlarımla arada bir yere dokunuyor ve neredeyse yerden beş on santim kadar yüksekte akar gibi koşuyordum. Bu sırada her adımım en az yirmi beş metreyi bulmuştu. Hareket hálinde arada bir, avuç içlerimi yerdeki uzun otların üst bölümlerine sürtüyordum. Epey bir mesafeyi koştuğum hâlde dikkate alabileceğim kadar bir yorgunluk belirtisi de hissetmemiştim. Ama toprak bölge bittiği ve uçsuz bucaksız görünen bir denizin sahiline geldiğim için durdum. Şimdi ne yapabilirim diye düşündüm. Acaba karada yaptığım gibi suyun üzerinde de küçük temaslarla devam edebilir miydim?

Aynı şeyi yapmaya çalıştım. Ama bu kez ayağım suya giriyordu. Hafifçe battığım anda kendimi geri çekip durdum. Epeyce bir debelendim. Ama sonra anladım ki beni suyun üstünde yürümekten alıkoyan, öğrenilmiş korkumdan başka bir şey değilmiş. Tereddütle değil de aynen karada yaptığım gibi süratle koşmaya başladığım anda yüzüme vuran serin yelle birlikte suyun üzerinde süzülen bir kuş gibi ilerlemeye başladım. Arada bir ayağımı suya değdirsem de o zararsız dokunuş hızımı artırmaya yarıyordu sadece. Bu deneyimimle sahilden epeyce uzaklaştığımın farkına varana kadar uçarcasına koştum. Ama sonra…

Sonra bir korku aldı beni yine. Ya durursam ne olacaktı! Ortalıkta ayağımı basıp üzerinde duracağım bir toprak ya da kaya parçası yoktu ki! Ne yapacaktım! Henüz yorulmamıştım ama ya dönene kadar yorulmaya başlarsam ne yapardım! Denizin ucu bucağı görünmüyordu. Yorulmadan ve kaybolmadan önce geri dönmeliydim.

Geniş bir daire çizerek döndüm ve bu kez karaya doğru koşmaya devam ettim. Karşımdaki büyüleyici manzarayı tüm güzelliğiyle o anda fark ettim. Önümde çarşaf gibi uzanan deniz, bitiminde geniş bir kara parçası ve ufukta görünen dağlar vardı. Bu esnada görüş alanımdaki gökyüzü ise daha da muhteşemdi. Ay’a benzer ama kimisi daha büyük, kimisi daha küçük en az altı tane parlak gezegen ve rengi yeşile ve sarıya çalan birçok yıldız parlıyordu.

Korktuğum gibi olmadı ve denizi geri dönerken de yorulmadım. Üstelik karaya çıktıktan sonra da koşmaya devam ettim ve dağlara doğru aktım. Artık cesaretim yerine hemen hemen oturmuştu. Niháyet tepelere vardığımda “Artık bu da olacak galiba!” dedim ve yukarıya doğru süzülmeye başladım.

Yavaş yavaş yerden havalanıyor, artık ayaklarımla temas bile etmiyordum. Ve bir süre sonra kendimi yüksek dağların yamaçlarından yukarıya doğru süratle uçarken buldum. Yükseldim, yükseldim, yükseldim. İçimdeki korku arada bir artıp azalıyor olsa da öğrenmeye devam ettim. En yüksek zirveleri de aştığımda artık gökyüzünden yeryüzüne bakıyor ve bu yeni tecrübenin tadını çıkarıyordum. İşte artık uçabiliyordum. Ne tarafa istesem o tarafa süzülüyor, hızlı bir biçimde bu şaşılası yeni fizik kanunlarına alışıyordum.

Bir süre sonra niháyet bazı insanları gördüm. Başlarını kaldırmış bana bakıyor ve el sallıyorlardı. Onlara doğru süzüldükçe hızımı düşürdüm. Daha yavaş daha yavaş derken, başlangıçtaki yürüme seviyesine kadar indim ve ardından kol kola bana bakmakta olan bir çiftin hemen önlerinde durdum. O anda az da olsa yorulduğumu anladım.

Onların tatlı sert bakışları arasında olanları heyecanla anlatmaya başladım. Beni susturdular. Meğer onlar bu durumu benden önce záten yaşamışlarmış. Şimdi sıra, ailemi bulmaya gelmemiş miydi!

“Nasıl bulacağım?” diye sordum.

“Sen biliyorsun aslında!” dedi adam “Nasıl ki biliyorsan daha öncekileri!”

“Nasıl?” diye sordum “Anlamadım.”

“Biliyordun aslında…” dedi kadın “Daha baştan kodlanmıştın. Kalemle yazmayı, isimleri adları, bilgileri belgeleri öğrenmiştin. Ama denenecektin… Bilgin değil farkındalığın alındı… Sen bulasın istendi bildiğini. Kendini ispat edesin istendi. Bilerek bil istendi. İsteyerek bil istendi. İdrak etmen istendi. ‘Ve ma edrake’lere cevap vermen istendi. Unutturuldun sana hatırlatılana kadar. Asılıp tutunman istendi… Topraktan sudan çıkman… Karanlıktan aydınlığa çıkman istendi… Çıkabildiğine tanık olman. Baştan yukarıda alıkonulabilecekken… Kendin gelmen, kendin dönmen istendi. Bilerek, isteyerek, idrak ederek, aynel yakîn.”

“Hatırlamıyorum.” dedim.

“Hatırlarsın!” dedi adam “Biliyordun nefes almayı… Kıçına şaplak atılınca hatırladın. Biliyordun ağlamayı… Acıkınca ağladın. Biliyordun yemeyi… İlk işin annenin göğsünü yakalamak oldu. Biliyordun gülmeyi… Baban çeneni gıdı’layınca ağzın vardı kulaklarına. Biliyordun yürümeyi… İlla ki ayağa kalkmaya çalıştın. Biliyordun konuşmayı… Etrafındakileri duyunca hemen kaptın. Biliyordun yüzmeyi… O’nun düzenine karşı inat etmeyince yüzdün. Biliyordun sevmeyi… Sevilince anladın.”

“Evet” dedim “Galiba biliyormuşum. Ama ne zaman öğrendim?”

“Biliyordun aslında… Yutkunurken anladın…” dedi kadın “Okulda parmağını kaldırınca… Tırnağın uzayınca fark ettin. Gözlerini devirince gördün… İlk defa heceleyince… Karıncayı ezince… Köpek havlayınca.. Kuyruğunu sallayınca. Kedi tırmalayınca… Sivriler ısırınca. İlk defa gençlik heyecanında… İlk defa elini tuttuğunda… İlk defa öpüşünce… İlk çocuğunu görünce… İlk defa hasta olunca. Burnunun kemiği sızlayınca. Babanı ve anneni kaybedince… İlk defa saçın ağarınca… İlk defa dişine dolgu yaptırınca… İlk defa beladan kurtulunca… İlk defa ‘bu son galiba’ dediğinde anladın.”

“Nasıl oldu ama?” diye sordum.

“Biliyordun aslında…” dedi bu kez adam “Ama bildiğinin farkında değildin. Vardı haberin yerçekiminden… Kafana elma düşürülünce anladın. Vardı haberin suyun kaldırma kuvvetinden… Hamamda tasının yüzmesini bekledin. Vardı haberin arkeolojiden… Örümceği kehribarın içinde görmen gerekti. Vardı haberin matematikten… Parmaklarına bakınca fark ettin.”

“Ya Allah’ı!” dedim “Ya Allah’ı!”

“Biliyordun aslında…” dediler yine “Tesadüfle bir düzen kurulmayacağını hep gördün. Ne bir ağaç kütüğü sana mobilya olabiliyor ne de toprağın altındaki demir, kazma kürek. Ne yağmur çağlayan gibi yağıyor, ne kar kütle hálindeydi! Ne güneş seni kavuruyor, ne yanardağlar şehrinin göbeğinden fışkırıyordu. Ne bir ağaç kökü odanı lila renge boyuyor, ne koyunun yünleri kendi başına yorgandı sana. Ne zaman ki düşündün… Anlamaya başladın. İlmel yakîn.”

“Peki vahiy!” dedim “Bana gelmedi ki!”

“Vardı haberin her şeyden…” dedi adam yine “Ama sen farkında değildin. İşte sana bir hatırlatıcı geldi… Farkına varasın diye. Hatırlayasın diye. Daha ciddi bir uyarı, daha ciddi bir hatırlatıcı mı var… Satır satır yazılıp gönderilmişken önüne! Yoksa onu ölülere mi okuyorsun! Şimdi sen onu anlayamam mı diyorsun! Şimdi sen, başkası bilir ben bilemem mi diyorsun! Şimdi sen onu hálâ bilmediğin bir dilde ezbere mi okuyorsun!”

“Hayır!” dedim “Ben ondan záten vazgeçtim!”

Kadın haykırdı “Şimdi sen onu okumaktan mı imtina ediyorsun! Şimdi sen ondan mı yüz çeviriyorsun! Oku’yup da özgürlüğüne kavuşmak varken.”

“Ama başka kitaplar da var!” dedim “Onlar ne olacak?”

“Din Allah’ındır, Allah’ın ayetlerinden öğrenilir.” dedi bana “O bir zikir. O bir hatırlatıcı. Lazım olan her şeyi záten biliyorsun. Oku’man gerek ki hatırlayasın. Tek yapacağın oku’mak.”

Sarsıldım. Gözlerimi açtığımda “Rüyaymış!” dedim “Sadece bir rüya! Onlar bir daha asla gelmeyecekler! Allah onları aldı ama beni terk etti! Beni görmezden geliyor!”

Sonra düşündüm ve “Şimdi anladım.” dedim “Onlar buraya gelmeyecekler. Ben onlara gideceğim. Elif’imi ve Merve’mi tekrar göreceğim. Fanusa gireceğim.”

Devamı…