Bize Yalan Söylediler 2/28.Bölüm

Müjde! Kurtuldunuz!

Her ikisi de fanus konusunda karar veremediler. Birkaç gün sonra yeniden buluşup konuşmak üzere ayrıldılar. Ve her ikisi de ayrılırken düşünceliydi. Barış yaşadığı zor günler neticesinde dini terk edip sadece bir deist olarak yaşamayı seçmişken, Erdem kendi yaşadıklarından sonra geleneksel anlamdaki dine daha da bir sarılmakta bulmuştu çareyi. Ama Barış’ın sözleri Erdem’i derin düşünmeye ve gerçek dini yaşayıp yaşamadığı konusunda bir kafa karışıklığına sokmuştu. O gün ne bankaya gitti ne de Sevda’yla ilgili net bir karar verebildi.

Eve geldiğinde Sevda’yı bağlayarak bıraktığı yataktan çözdü. Hálen sessiz ve tepkisizdi. Yemeğini yedirdikten sonra kanepeye uzandı ve geçmişini düşünmeye başladı… Selami dedesiyle bir zamanlar konuştuklarını ve çocuk aklına rağmen ne kadar sorgulayıcı olduğunu hatırladı. İç sesi Erdem’i yıllar sonra yine sorgulamaya itmişti. Sonra da öte dünyanın hayalini kurmaya…

Ömür boyu korkutulduk ve türlü âlimler ve onların takipçileri tarafından hep yönlendirildik. Kendimiz düşünmek yerine düşünmeyi hep başkalarına havale edip, düşünenlerin söylediklerini yaptık. Okuyup anladığını düşünenlerin hitabetlerini dinledik. Peygamberin adını ağızlarına alışlarında kürsüleri gözyaşları içerisinde yumruklamalarıyla ve de o esnada cemaatten “Allah!” diye nida edenlerin sesleriyle yüreğimiz yerinden hopladı. Ah ben, dedik, ne olurdu ben de o haykırışı yapabilen kadar imanlı olsaydım! Dinimizi öğrenmek için hatipleri dinlemeye, ilmihâllerdeki başa çıkılası sünnetleri yapmaya odaklandık. Şöyle yaparsak böyle yaparsak cayır cayır cehennemde yanacaktık! Kadının saçının görünen her teli korkunç bir yılan olup boğazlarına sarılacaktı! Mezhebimizle ilgili sorular sorduklarında cevap veremeyeceğimiz için iki korkunç melek gelip kafamıza tokmaklarla vuracak, börtü böcek, mikrop ve kurtlar vücudumuzu kemirirken türlü acılara gark olacaktık!

Korktuk ve korktuğumuz için namazımızı beş vakit kıldık. Korktuk ikinci rekâtta mı üçüncü rekâtta mıyım diye şaşırdığımız için. Korktuk ettehiyyatüyü okurken ilk oturuşta mı ikinci oturuşta mıyım diye aklımızdan uçtuğu için. Utandık ve korktuk şeytan mı geçti içimden ki namazda okurken esnedim diye! Korktuk ve utandık Fatiha’yı ve peşinden Asr suresini okurken istemsiz olarak ocaktaki yemeği ya da birine olan borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi düşündüğümüz için. Korktuk ve kendimizi yedik üşenerek kalktığımız namaz için acaba münafık mı oluyorum böyle bir hále girdim diye! Korktuk on beş yaşında tuttuğumuz orucu kimse görmeden bozduğumuzu hatırladığımız için. Ömür boyu o altmış bir günü tutmam lazım diye içimiz içimizi yedi.

Tövbe ettik de gene de sakatladık geçen yazki orucumuzu diye korktuk. Korktuk abdest alırken kulağımı ıslatabildim mi, guslederken toplu iğne ucu kadar yerim kaldı mı acep diye! Peygamberimi takip ediyorum diye cübbeli cübbesiz, sakallı sakalsız, çarşaflı çarşafsız, kitaplı kitapsız hocaları takip ettik. On, yirmi, otuz, elli senelik borç namazlarımızı kaza ettik her namazın ardından ve kandil gecelerinde sabahlara kadar! Kurbanlar kesip eşe dosta ve fakir akrabamıza dağıttık. Yetmiş bin tevhid okuduk, üstüne yirmi bin salavat, bu dünyadaki türlü dertlerimizden kurtulabilmek için. Evimizin her köşesine bereket duaları, karınca duaları ve nazar boncukları astık. Her duyduğumuzu din adına, her gösterileni Allah adına yapıp, her görüşümüzü dinimiz adına konuştuğunu söyleyenlerin dediği gibi belirledik. Oyumuzu ona göre verdik, oyunumuzu ona göre oynadık. Mehdi sandık önünüze geleni, bekledik Mesih gelir diye bir gün! Ama gelen olmadı bir türlü! Ve gün geldi bitti! O gün geldi çattı! Öldük! Öldük işte! Gözlerimizi kapadık ve açtık!

A… a! Kıyam etmişim! Kıyamet günü çoktan olmuş bile. Öldüğüm yerden diriltilip ayağa kalktım, kıyam ettim. Kaç saniye geçti ki gözümü kapayalı, kaç saat oldu ki dünyaya ben geldim diyeli! Ne kabir azabı çekmişim, ne ruhum başıboş dolaşmış yeryüzünde! Bizi korkutan insanlar ve peygamberin yolunda gidiyor diye takip ettiklerimiz görünürlerde yok! Kürsüleri yumruklarken gözyaşlarına boğulanlar benden çok uzaklarda! Ne ailem ne de anne babam ortalıklarda! Atalarımız da yok, hazretlerimiz de! Herkes kendi bacağının derdinde olsa gerek! İçimizde ise tuhaf bir huzur peydah olmuş! Ne de olsa sınav bitmiş! Ama bir de huzursuzluk! Ki hesap var, belki de çok zor olacak!

Bir baktım ki yürümüş dağların eteklerinden zincirlere vurulmuş bir yığın beşer sürüklene sürüklene götürülüyor. Sonra bir de baktım, başka bir yönden bir sürü insan neşe ve sevinç içerisinde uçarak başka bir yöne! Başlarında peygamber! Acep ben, diye düşündüm! Ne olacak benim hálim!

Ama umduğum gibi kötü olmadı, korktuklarım gibi kötü şeyler gelmedi başıma! Kurtulmuşum! Ufuktan bir melek geldi ve mimiksiz bir ifadeyle “Müjde, kurtuldun!” dedi bana! Tüm yanlış bildiğim yanlışlarıma ve doğru bildiğim yanlışlarıma rağmen, dedi ki kurtuldun! Ne cehenneme atılacaksın ne türlü azaplar çekeceksin! Hatta cennete de gideceğimi öğrendim! Ne güzel! Bu sırada melek arkasını döndü gidiyor, üzerine düşeni yapmış ve bana kurtulduğumu tebliğ etmiş! Sordum arkasından hesap yok mu diye! Bir an durdu melek ve geriye dönüp aynı mimiksiz ifadeyle bana bakıp “Var! Ama ister misin? Kurtuldun işte!” dedi.

“Allah nerede? Onu görebilecek miyim?” diye sordum. “Hayır” dedi melek “Allah sana görünmek de seni görmek de istemiyor!”

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

“Nasıl yani?” diye sordum “Hani kurtulmuştum!”

“Evet, kurtuldun ve sana cennet verilecek. Ama ebediyen Allah sana görünmeyecek, yüzüne de bakmayacak! İşte bak! Cennet orada! Yürü git, sorgusuz sualsiz içeri girebilirsin. Kimse seni durdurmaz. Köşklerin de, bahçelerin de, türlü şaraplardan nehirlerin de, hizmetçilerin de hazır. Mülkün orada seni bekliyor. Ama Allah’ın sana bunlardan başka bir tecellisini ve gülümsemesini bekleme. O diğer cennetlik kullarıyla özel olarak ilgilenecek, seninle değil!”

“Neden? Ne yaptım ki ben?” diye sordum. “Bir şey yapmadın. Allah senin günahlarını affetti ve seni hesaptan muaf tuttu, daha ne istiyorsun!” dedi melek “Beklediğin şefáat bu değil miydi?”

Dayanamadım ve “O hâlde ben de hesaba çekilmek istiyorum.” dedim “Ben de Allah’ın tebessümüne nail olmak istiyorum. Cennet bana yetmez! Hatta Onun bir memnun ifadesini cennete yeğleyebilirim.”

“Peki” dedi melek “Mádem istiyorsun, ilk sorunu soruyorum, hazır mısın?”

“Hazırım” dedim hevesle. Ve sorum geldi.

“Sen dünya hayátını yaşarken Allah sana ‘Kuran’ adında bir mesaj gönderdi. Aldığını biliyoruz. O mesajda ne yazdığını okudun mu? Hani ilk cümlesi ‘OKU’ diye başlayan!”

“Hayır! Ama içinde ne yazdığını başkaları bana..” derken melek sözümü kesti.

“Böyle bir cevap kural gereği hesabı burada bitirir! Başka sual yok! Cennet senin emrinde, git oraya ama Allah’tan da, nebi elçilerinden de, biz meleklerinden de tebessüm bekleme!”

“Ama böyle cennet mi olur, Allah’sız bir cennet olur mu? Bu düpedüz cehennem! Ateşi de Allah’ın yüzüme bakmaması!” diye haykırdım.

Melek bana üzgün bir ifadeyle acır bir gülümseme gönderdi ve senin istediğin buydu.” dedi “Senin cennetin okunmamış bir kitaptır. Okusaydın dilediğin gibi biçimlendirebilirdin! Ve biz de sana diğer soruları sorardık! Ne biliyorsun ki ne soralım artık? Sen Onun kitabının yüzüne merak edip bakmamışken, O senin yüzüne neden baksın?”

Beni orada bıraktı ve kitaplarını okumuşlara doğru sevinç içinde yönlendi. Cennetime hoş gelmiştim! Ama ne yazık ki boş gelmiştim!

Tüm hüzünlü ruh hálimle başımı eğmiş pişmanlıklar içinde kalakalmışken melek tekrar yaklaşıp omzumu dürttü.

“Sen kimsin? Beni buraya neden hapsettin?” diye sordu.

Kanepenin üzerinde gözlerimi açtığımda benim meleğimdi karşımda olan. Sevda’m bir kez daha kendine gelmişti.

“Müjde! Kurtulacaksın!” dedim “Bu hapisten Allah’ın izniyle kurtulacaksın. Fanus seni bekliyor.”

Anlamsız anlamsız yüzüme baktı.

Devamı…