Bize Yalan Söylediler 2/26.Bölüm

Geyikli Halı

Barış taşındıkları evin sakallı müteahhidine için için söverken anma törenindeki hatip konuşmaya devam ediyordu…

“Yine o meşhur depremin yıldönümündeyiz. 1999 yılı sadece bir yüzyılın ya da binyılın sonu değil umut ediyorum ki hırsızlığın, çarpıklığın, para ve mal kazanmak uğruna insan hayátını hiçe sayan çarpık ve kalitesiz yapılaşmanın da sonu olmuştur. Hálen birçok konutun ve işyerinin gevşek zeminlerde olduğunu tahmin etmek zor olmasa da günden güne gerek kişisel gerekse idari tedbirlerle büyük bir facianın etkilerinin en aza indirilmesi konusunda çalışmalar yapılmakta olduğunu da umut ediyoruz.

Kum, çakıl ve kireç tozları arasında yerle bir olmuş bir binanın enkazındaki bir delikten içeri doğru ‘Sesimi duyan var mı?’ diye bağırıldığında içeriden ses gelip gelmemesini değil, böyle bir manzaranın bir daha yaşanmayacak olmasını diliyoruz. Depremin ardından geçecek günlerden sonra mucizevî bir şekilde yaşayan bir bebeğin tuğlaların arasından çıkarılmasıyla sevinç içinde haykırmayı değil, böyle bir olaya gerek kalmamış bir sıradan hayátın sade mutluluğunu tadacak olmayı hak ediyoruz.

Depremlerin verdiği derslere kulak asmamış insanlar ve idareler nedeniyle sadece Gölcük, Düzce, İzmit, Avcılar, Adapazarı değil Erzincan, Bingöl, Lice ve yüzlerce yerde binlerce insanımız çok acılar çekti. Bunların dışında Endonezya, Japonya, Şili gibi bize uzak yerlerde yabancı bildiğimiz insanlar da çok kayıp verdiler. Tüm bunların bir daha yaşanmaması dileğiyle 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin bu yıldönümünde bugüne kadar yaşanmış tüm depremlerde hayátını kaybetmiş olan insanları rahmet ve dua ile anıyoruz. Depremlere ve bütün felaketlere bundan böyle akıl ve sağduyuyla bakılmasını temenni ediyoruz.”

O günleri bir kez daha hatırlamak Barış’ın acısını yine tazelemişti. Eve gider gitmez karısına bile seslenmeden odasına geçti ve o hatırayı bir kez daha eline aldı. Dekoratif, zarif bir güzellik versin diye değil, duvarın soğuğunu kessin diye asmıştı kızının odasına. Záten öyle uzak doğuda yapılan ipek ya da altın işlemeli şeyler gibi değerli bir duvar halısı değildi. Ona bakıp geyik ailesi hakkında türlü hikâyeler kurar anlatırdı kızına uyumadan önce.

O, büyük kocaman boynuzları olan babalarıydı. Güçlü ve ne yaptığını bilen birisiydi. Yorgun anneleri tereddütle su içerken çocukları birbirlerine koşacak gibi her an oyun oynamaya hazırlanırlardı. Ama karlı dağlar kızının hep içini ürpertirdi! Sanki sakladıkları çok büyük tehlikeler, sırtlanlar, kurtlar ve hain avcılar vardı. Ve işin kötüsü çocuklar arka plânda anne babalarından uzakta ve tehlikeye daha yakındılar. Hele ki duvar halısına işlenmiş gökyüzünün siyah oluşuna anlam vermekte zorlanırdı. İnşallah geyiklerin başlarına bir şey gelmez diye düşünür ve babasına söylerdi bunu hep! Böylece hikâye gelişir, çetrefilleşir ama babası mutlu sonu anlatırken hep uyumuş olurdu küçük Merve.

Her sabah uyandığında babasına masalın sonunu sorar, o da mutlu bittiğini söylerdi. Ama küçük Merve bununla ikna olmaz ertesi gece aynı hikâyeyi tekrar dinlemek isterdi. O da anlatır ama aynı şey olur, Merve’nin gözleri kapanır giderdi yine.

Yıllar önce yırtılıp parçalanmış geyikli duvar halısını eline aldığı an’ı hatırladı yine. Her tarafı toz toprak içinde olan Barış daha deprem gecesi enkazdan çıkarılmış, karısı Elif’i de o çekip çıkarmış ama Merve’nin ne ölüsünü ne dirisini, o zaman da sonrasında da bulamamıştı. Kızının odasının duvarında asılı duran geyikli halıdan başka bir şey çıkmamıştı enkazdan. O da kan lekeleri içerisindeydi.

Enkazdan tamamen ümidin kesilip kurtarma ekipleri iş makineleriyle molozları ve türlü kalıntıları kaldırırken engel olmak istemişti. Çünkü içeride hálâ biricik kızı, Merve’si vardı. Çaresizdi. Ama dinlemediler. Enkazı kamyonlara yükleyip götürdüler.

“Merve’m!” dedi Barış gözünden iki damla yaş süzülürken “Hiç mutlu sonu dinleyemedin kızım!”

Hiç kimseye el değdirmediği duvar halısını önce koklayıp sonra tekrar katlayarak en değerli eşyalarının arasına koydu. Dolabını kilitleyerek anahtarını çekmecedeki yerine bıraktı.

Bu sırada karısı Elif kapıya yaslanmış gözyaşları içerisinde ona bakıyordu. Ayağa kalkıp dönünce göz göze geldiler.

“Barış ne olur yapma böyle!” dedi ve kocasının boynuna sarıldı.

Birlikte hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar.

“Merak etme Elif’im!” dedi “Söz veriyorum. Ömrümün sonuna kadar da olsa arayıp kızımızı bulacağım. Ölüsünü de, saçının bir telini de bulsam toprağını öpeceğimiz bir mezar yapacağım ona! Bir çaresini bulacağım!”

Ama bulamadı. Sözünü de tutamadı. Bir süre sonra Elif ve Barış büyükşehre, Elif’in yaşlı ağabeyinin de yaşadığı kozmopolit bir mahâlleye taşındılar. Merve ile ilgili travmayı atlatmaya başladıkları günlerdi.

“Aman çocuklar uzak durun!” diye bağırıyordu mahâllenin dili tatlı, gözü yaşlı ve telaşlı emeklisi “Durun yapmayın!”

Neler olabileceği konusunda sağlıklı bir fikri olmayan çocuklar ise ona aldırış etmeden köpeğin peşinde koşuyorlar, kimisi eline ince bir sopa almış sırtını dürtükleme, kimisi su tabancası ile su sıkma gayretinde, kimisi ise kuyruğunu yakalama peşinde idiler. Köpek çocuklardan rahatsız olmuş biçimde zaman zaman geri dönüp dişlerini göstererek kısa kısa havlasa da çocuklar bir kere onun zararsız ve korkmuş olduğunu düşündüklerinden herhangi bir çekingenlik göstermiyorlardı. Köpek kaçıyor onlar kovalamaya devam ediyorlardı. Küçük ve afacan olduğu her hálinden belli bir çocuk ise köpeği yakalamayacağını anlayınca yerden bulduğu bir taşı alıp köpeğe doğru fırlattı. Küçük çakıl taşı havada çizdiği bir parabol üzerinde döne döne gitti ve köpeğin gövdesine bağlı olan mekanizmanın üzerindeki bir noktaya “tık!” diye çarptı.

İşte o anda birden ortalık gece olmuş gibi karardı. Kulakları sağır edercesine gümbürdeyen o ses neredeyse çocukların gözlerini yuvalarından çıkaracaktı. Patlamadan önce köpeğe doğru koşan bir küçük çocuk patlama ile birlikte durup geri kaçmaya çalışsa da basıncın etkisiyle bir bahçe duvarının dibine doğru fırlayıp düştü. Ortalıkta göz gözü görmezken ani bir yanık kokusu her tarafı sarmıştı. Mahâlle meydanı toz toprak ve duman içinde kalırken hálâ kulaklarda o yüksek şiddetteki ses tekrar tekrar yankılanıyordu. Yukarıdan aşağıya doğru taşlar, asfalt kırıntıları ve toprak kopukları yağıyordu.

Bir anda oluşan toz duman yavaşça ortadan kalkarken çocukların çığlıkları duyulmaya ve etrafta onların yardımına koşan büyükler görülmeye başlandı. Kahvehanenin parçalanmış camekânından ve savrulmuş sandalyelerinin arasından telaşla çıkan adamlar çocuklara doğru merak ve endişeyle geliyorlarken camları parçalanmış ve sol tarafı hurdaya dönmüş bir otomobilin ön camından sarkan bir adam yardım istercesine ve acı içerisinde bağırıyordu. Çığlıklar içindeki bir kadın ellerini dizlerine vura vura koşuyor, şaşkın bir şekilde yerde yatan ve zorla göz kapaklarını aralamaya çalışan küçük kızı kucağına alıyordu. Yaşlı adamsa beyaz sakalının bir kısmı kırmızıya dönüşmüş bir biçimde bir elektrik direğinin dibinde gözleri kapalı bir hâlde yatıyordu.

Az sonra çocukları ikaz etmeye çalışmış olan yaşlı adama doğru gözleri dolu dolu ve heyecanlı bir şekilde koşarak gelen bir kadın iki başparmağı ile göz kapaklarını aralayıp baktı. Sonra kulağını göğsüne dayayıp kalbini dinledi. Hemen ardından gülümseyerek kafasını kaldırıp “Yaşıyorsun abi!” diye sevinçle mırıldandı.

Bu sırada kahvehanenin önüne çıkıp ortalıkta şaşkın bir şekilde bulunan çocukların yardımına koşan adamlardan biri “Birisi ambulans çağırsın!” diye bağırdı.

Birkaç kişi birden ceplerinden çıkardıkları telefonlarla arama yapmaya başlarken, bir diğeri arabadan sarkarak yardım bekleyen yaralı adamı araçtan indirdi. Neyse ki korkulan olmamış, birkaç ağır yaralı olsa da can kaybı yok gibiydi. Aradan birkaç dakika geçmesine rağmen yol kenarındaki arabaların alarmları felaketin habercisi gibi çığlık çığlığa hálâ durmadan ötüyorlar, yaklaşan ambulans sesleri bile anlaşılamıyordu.

Bütün bunlar olurken, çevredeki binalardan gelen meraklı insanlar olay yerinde toplanmaya başlamış, polis emniyet şeridini çekemeden her taraf yardım etmeye çalışan insanlarla dolmuştu. İşte tam o anda, ilkinden çok daha güçlü, belediyenin kalabalığa çok da yakın bir noktadaki çöp konteyneri korkunç bir gürültüyle patladı!

Çok kısa sürede ambulans ve polis arabası dolmuştu ortalık. Ama hiç kimse nereden başlayacağını, ilk kime müdâhâle edeceğini kestiremiyordu. Herkes ortalıkta çılgın gibi koşturuyor, kimileri çocuklarını arayan anne babaları sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir köşede bir hemşire kalp masajı yapıyor, diğer köşede bir doktor, fışkıran kanamasını elleriyle tampon yaparak durdurmaya çalışıyordu dokuz on yaşlarında bir yavrucağın. Yol tarafına bakan hiç kimse yoktu. Patlama sırasında yoldan geçmekte olan bir arabanın içinde sıkışıp kalmış kadın bağırmaya çalışıyor ama sesini duyuramıyordu. Sonradan gelen itfaiye kadını sıkıştığı araçtan çıkardı ama maalesef çok kan kaybetmişti.

Yaralılar birer ikişer tahliye edilmeye başlandı.  Ardından daha başka takviye cankurtaran araçları bölgeye gelmeye devam etti. Geride kalan manzara o kadar korkunçtu ki, sağlık ekiplerinin çaresizlikleri yüzlerinden okunuyordu. Hafif yaralılar bile yardımcı olmak için kanayan yaralarına aldırış etmeden sağlık ekibine yardım etmeye çalışıyorlardı. Niháyet yaşlı adamın yardımına koşan o kadının yanına yaklaştı bir sağlık ekibi. Önce gözlerini hafifçe aralayan kadın “Merve! Geliyorum kızım!” diye mırıldandı ve ardından sesi kısılıp gözleri kapandı. Alelacele ambulansa kaldırdılar ama artık çok geçti.

Merve’den sonra, hem karısını hem de kayın ağabeyini kaybetmişti Barış. Günlerce kendine gelemedi.

Olaydan bir süre sonra televizyondaki bir tartışmaya gözü aldı Barış’ın. Patlamaların sorumlusunun bir etnik terör örgütü olduğunu ileri süren bir tartışmacıya karşısındaki kişi caddede bulunan bir derneğe karşı dinî bir terör örgütünün bu işi yapmış olabileceğini söylüyordu. Üçüncü kişi ise kim yapmış olursa olsun devleti suçluyor, asıl suçlunun ülkeyi yönetenler olduğunu ileri sürüyordu.

Barış “Ne fark eder ki!” dedi kendi kendine “Suçlu şu ya da bu! Ne karım ne kızım geri mi gelecek!”

Otobüsten indirilip kafasına sıkılan Házım geldi aklına. Suçlu etnik terör olsa bile Házım suçlu değildi. Suçlu dinsel terör olsa bile Elif’in kimseye zararı dokunmayan dindar ağabeyi suçlu değildi. Dalavereci müteahhit suçluyken Merve’nin suçlu olmadığı gibi. Artık ne dünyanın ne de hayátının anlamı kaldığını düşünüyordu. “Suçlu hepimiziz.” dedi “Kendinden başka herkesi suçlu sayan ama toplumu ıslah edebilmek için kılını kıpırdatmayan ve birbirimizle kavga etmekten başka hiçbir şey yapmayan bizleriz suçlu! O bizlerden biri olarak en suçlu olan da benim ve yaşamayı hak etmiyorum!”

Devamı…