Bize Yalan Söylediler 2/25.Bölüm

Çocuk Aklı

Bu olaydan sonraki gün babası hem Erdem’in Barış’la görüşmemesi hem de dinini öğrenmesi için onu köy camisindeki Kuran kursuna yazdırdı. Ama bu durum Erdem’in de ilk defa dinini sorgulamasına neden olmuştu. Bir gün dedesiyle tarlada konuşurken konuyu dine getirdi.

“Dede” dedi “Köyde bir şeyh var. Arada bir camiye geliyor. Herkes onun elini öpüyor. Hoca bizi de, geldiğinde yanına aldı. Bütün çocuklar onun elini öptü. Ama ben öpmeyince hoca beni azarladı.”

“Keşke sen de öpseydin be oğlum! Hoca haklı. Tanıyorum ben o şeyh efendimizi. Ben bile elini öpüyorum onun. Ne var ki bunda?”

“Dede yaa! Saçma sapan hareketler yapıyor. Kendini beğenmişin teki!” dedi Erdem.

“Tövbe de!” diyerek ve için için titreyerek uyardı çocuğu “O, o kadar ilim sahibi kıymetli bir zat. Öyle konuşma. Şeyh efendinin bir daha sakın elini öpmezlik yapma!”

Küçük delikanlı başını öne eğdi. Biraz düşündükten sonra saçıyla kaşının arasını iki parmağıyla hafifçe sıvazlayıp “Ama neden?” dedi “Sen benim büyüğümsün. Tamam, senin elini öperim. Çünkü sen beni seviyorsun. Ama o adam neden elini öptürüyor ki bana? Beni sevdiğini bile bilmiyorum.”

“Oğlum o bizim şeyhimiz. Çok şey biliyor. Allah ona ilim vermiş.”

Çocuk kaşını kaldırıp sorusuna devam etti “Biz de insan değil miyiz, biz de çok şey okuyup ondan daha da çok bilgi edinemez miyiz dede?”

Selami dedesi gözlerini devirirken başındaki örme takkeyi düzeltip “Bak” dedi “Okumak iyidir oğlum, her şeyi oku öğren tabi. Büyük adam ol. Çalış, zengin ol. Ama biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım, Kuran’ı onun gibi anlamamız, onun seviyesine çıkmamız mümkün değil. Kuran Allah’ın kelamıdır. Herkes anlayamaz. Onlarsa Allah’ın dostlarıdır. Onlara Allah kendi katından türlü mucizeler, türlü kerametler hediye etmiştir.”

“Ama!” dedi Erdem “Allah neden ayrım yapıyor? Ben Allah’ın dostu değil de düşmanı mıyım? Benim suçum ne? Allah beni, benim onu sevdiğim kadar sevmiyor mu?”

Dedesi bir silkindi ve nefesini sıkıntıyla dışarı verirken bir an durup cevap verdi. “Yavrum bak” dedi “Günaha sokma beni! Allah’tan hesap mı soruyorsun? Evliyalar senin gibi sorup dursalardı evliya olabilirler miydi? Düşün.”

“Düşünüyorum” dedi Erdem “O yüzden soruyorum. Evliyalar eğer soru sormadıysalar cevapları nasıl buldular da o kadar ilim sahibi oldular?”

“Allah onlara doğuştan ilim verdi, hikmet verdi yavrum. Peygamber soyundan olanı var, şeyhinden hilafeti olanı var, nice kutup’ların talebeleri var! Bu kadar türbede tekkede ne değerler var biliyor musun sen?”

“Peki!” dedi çocuk “Benim suçum peygamber soyundan gelmemek mi? Sen evliya değilsen, benim suçum ne? Ben de Allah dostu olmak istiyorum. Ama Allah senin söylediğin gibi doğuştan ayrım yapıyorsa o zaman bu haksızlık olmaz mı?”

Yaşlı adam iyice sinirlenmeye başladı ve “Ya sabır!” deyip tesbihine sarıldı. “Ama biz de kendi haddimizi bilerek ilim sahibi olmak için Kuran okuyoruz bak.” dedi torununa.

“Okuyoruz da dede!” dedi Erdem “Ben hiçbir şey anlamıyorum ki okuduğumuzdan! Allah neden yabancı bir dilde gönderdi ki Kuran’ı? Türkçesi yok mu bunun?”

“Arapça Cennet dili oğlum. Türkçesinden anlayamayız záten. Türkçesinden okursan kelimelerin anlamı değişir. Yoldan çıkarız. İşte o yüzden bu âlimleri dinliyoruz ya! Onlar bize anlatıyorlar ne güzel.”

Erdem ikna olacak gibi değildi, kafasını hálâ karıştıran şeylerden biri daha döküldü dudaklarından.

“Demek ki Allah dostu olmak için Arapça bilmek lazım!”

Dedesinin gözü parladı.

“Hah!” dedi “Keşke öğrenebilsek! Ama öğretmediler, dilimizi bozdular. Neyse ki Kuran’ı okuyabiliyoruz yüzünden. Hiç merak etme Allah bize onun nurunu indirir. Ben nasıl anlıyorsam sen de anlarsın. Ezberlemeye devam et.”

“Tamam dede” dedi Erdem “Ezberleyeceğim ama bir sorum var! Sen anlıyorsun ya…”

“Söyle yavrum!” dedi dedesi sevinçle. Niháyet torunu yola geliyordu!

“Ben daha on yaşındayım, öğreneceğim. Sen bu güne kadar o kadar tecvidli Kuran okudun, vaaz dinledin. Her gün beş vakit namaz kıldın. Biliyorsundur. Defalarca söylemişsindir…”

“Evet!” diye devam etmesini bekledi dedesi merakla.

“Günde kırk rekât namaz kıldığına ve her rekâtta altı defa söylediğine göre bilirsin. ‘Subhane Rabbiyel ala!’ ne demek dede?”

Dedesi irkildi “Şeyy!” dedi sustu. Beklemiyordu böyle bir soru. Çocuksa devam etti.

“Onu hatırlayamadın galiba dedeciğim. Peki, Subhane Rabbiyel aziym, ne demek?”

“Şimdi hatırlayamadım oğlum ama…” derken sözünü kesti torunu.

“İyya kenağbudu ve iyyakenestain, ne demek dede? Onu da her rekâtta okuyoruz ya!”

Cevap gelmeyince çocuk devam etti.

“Ya subhaneke duasında, ettehiyyatü’de, salli ve bariklerde,  kulhüvallahu’da, innaeğteyna’da ne diyoruz dede?”

Dedesi neye uğradığını şaşırmıştı. Ağzında bir şeyler gevelemeye çalışırken çocuk devam etti.

“Peki dede, çıkarken kutusuna para attığınız o camide, bizim dün tanıdığımız, sizin de her gün büyük âlim diye övüp vaazını dinlediğiniz o sevdiğiniz adam, bu güne kadar bunların bir tanesinin anlamını öğretmedi de, ne anlattı size!”

“Oğlum iyi bir Müslüman olmayı öğretti o bize.” dedi dedesi ama âdeta devrilir gibiydi.

“Son olarak dede şeyi sorayım!” dedi “Hani ilk namaza başlarken söylüyoruz ya! Allahu Ekber diye! O ne demek, onu biliyor musun?”

Adam altın bulmuşçasına sevindi.

“Tabi oğlum” dedi “Allah uludur, demektir.”

“Bunu nereden öğrendin dede, şeyhinizden mi?”

Yaşlı adam, gözleri uzaklarda bir yere takılmış gibi dondu kaldı bir an.

“Yok oğlum” dedi “Ondan değil!”

Bir an sustu ve mırıldanır gibi devam etti.

“Başka birinden!”

“O kim dede? Merak ettim, onun da tekkesi türbesi var mı?”

Yaşlı adam bir an düşündü ve elindeki tespihi koparıp atarken torununa dönüp “Onun da var.” dedi “Onun bile var! Tekkeleri de var, türbesi de! Müritleri de! Onu bile şeyh edinenler var!”

Torununa sarılıp öptü ve yaşarmaya başlayan gözlerini kapatıp içinden yalvardı.

“Tövbe YaRabbi! Tövbemi kabul et YaRabbi! Sen bu çocuğa iki dünyasında saadet ver Allah’ım! Taştan su çıkarırsın. Hangi evliya, bir çocuk kadar tesir eder bir insana! Hangi velinin sözü, bir çocuğun sözü kadar saftır! Ne büyüksün sen!”

Hayátının en ciddi sorgulamalarından birini yapmış olan Erdem, zaman içerisinde o çocuk aklıyla düşündüklerini hayátın cenderesinde unutup gitti. Dedesinin dağarcığına bir şeyler bıraktığının farkında bile değilken, o düşüncelerini hatırlaması için hayátın karşısına çıkaracağı daha çok ders vardı.

Barış’sa soğuduğu dinden ötürü aynı günlerde cemevindeki sazlı sözlü duaları, semaları ve sevgi sözcükleri ile başlayıp öfke ile biten vaazları sorguluyordu. Mezhep mezhep olup insanların birbirini düşman edinmesinin saçma olduğunu düşünüyor, ama nedenini bulamıyordu. Bu düşünceler içinde Allah’ı reddetmekten korksa da O’nu neredeyse sevmemeye başlamıştı.

Erdem ve Barış… İki çocukluk arkadaşı…

Haylazca işler yapsalar da, çocukça kavgalar etseler de, kusurları olsa da onlar iyi çocuklar olduklarına emindiler. Kan kardeşler demişlerdi birbirlerine. Babalarının bu kavgasından sonra mümkün olur muydu yine! Zaman her şeyin ilacı olur muydu? İkisi de hiç sanmıyordu.

Ama tevafuklar, onların yolunu çakıştırmaktan hiç vazgeçmedi!

Devamı…