Bize Yalan Söylediler 2/24.Bölüm

Horoz Şekeri

Çocukluk arkadaşıydılar. İkisi de aynı yaşta ve aynı okula gidiyorlardı. Her biri ailelerinin göz nuru, gelecek vadeden çocuklarıydı. İkisinin de karneleri hep pekiyi ile doluydu. Beş yıl boyunca aynı sınıftaydılar da. Birbirlerine o kadar alışmışlardı ki, okulda da dışarıda da bir yolunu bulup bir araya gelirlerdi.

Barış, annesi, babası ve ablasıyla şehir merkezinde bir apartmanda kendi dairelerinde oturuyordu. Babası bir fabrikada ustabaşı, annesi ise okulda hademeydi. Okulun yaz iznini denk getirir hep beraber otuz beş kilometre içeride olan köylerine giderlerdi. Babasının izni bitince Barış annesiyle okulların açılması yaklaşana kadar kalmaya devam ederdi. Ama bir süre geçtikten sonra şehri özlemeye de başlardı. Neyse ki Erdem’in de durumu çok farklı değildi de hem köyde hem şehirde pek ayrılmazlardı.

Onların akrabaları da aynı köyde yaşıyordu. Erdem’in ailesi okul zamanı merkezde aynı apartmandaki bodrum katında kapıcı olarak kaldıkları için hem köyde hem şehirde gizli kaçak bir araya gelirlerdi. Gizli kaçaktılar, çünkü babaları birbirleri ile arkadaşlık yapmalarından pek hoşlanmazdı. Erdem’in köyde yaşayan dedesi ise herkes tarafından sevilen, sayılan, sözü dinlenir biriydi.

Erdem ve Barış ne zaman bir araya gelseler, ya hayvanların peşine koşar, ya derede veya bahçelerde hoplar zıplar ya da bir yere çömer isim değiştirmece oynarlardı.

“İsim değiştirmece” kendi aralarında icat ettikleri oyunlarıydı. Erdem, Barış olup onun gibi davranır veya Barış, Erdem olup onun gibi davranmaya çalışırdı. Bazen gülmekten kırılır, bazen taklitlerine kızar çocukça bir kavgaya kadar uzatır giderlerdi. Ama kavgayı sürdürmez bir şekilde dönüp barışırlardı.

Yine öyle bir yaz günüydü. Barış’ın babası, sağlık ocağındaki arkadaşı olan sağlık memuru izne gideceği için uğurlamaya gitmişti. Bunu fırsat bilen Barış, Erdem’lerin bahçesinde aldı soluğu.

O gün Barış, dirseklerinde kabuk bağlamamış yaraları olduğu için olduğu için ağaca çıkmakta biraz tereddütlüydü. Bu yüzden aşağıda kaldı. Erdem’se “Bismillah!” deyip tırmanmış ve armut ağacının üst dallarından birinin üzerine varmıştı. Üstelik daha yukarı, ta tepesine kadar tırmanmaya çalışıyordu. Fakat bir türlü en üstte kalmış birkaç olgun armudun asılı durduğu dala ulaşamıyordu. Barış ise aşağıda sabırsızlanıyordu. Dayanamayıp seslendi.

“Az sen kenarda bekle ya da aşağıya in. Taş atıp düşüreceğim onları!”

Erdem hiç duymamış gibi hálâ bir eliyle arkasındaki daldan destek alıyor, diğer eliyle yukarıdaki dala uzanmaya çalışıyordu. Barış yerden bulup eline aldığı taşlardan birini yine de fırlattı. Ama isabet sağlayamamıştı. Taş diğer taraftan yere düştü.

“Barış dikkat et! Bana vuracaksın!” diye onu uyardı Erdem.

“Merak etme sen kan kardeş!” dedi Barış “İyi nişancıyım ben!”

Elindeki ikinci taşı da fırlattı. Haklı çıkarırcasına armutlardan birine çarptı taş ve hatta kabuğunu biraz yaraladı. Ama dalından koparacak kadar etkili olmadı.

“Olmuyor, düşmüyor işte! Bırak atma! Ben şimdi alırım onları. Bekle az!” dese de Erdem’in bu sözleri onu daha da hırslandırmıştı.

O armudu, o almadan önce Barış düşürmeliydi! Alelacele yerden eline geçirdiği daha irice bir taşı daha, olanca gücüyle fırlattı!

Ama yukarıdan feryadı duyunca başından aşağıya kaynar sular döküldü. Korktuğu olmuş, Erdem’in kafasını yarmıştı.

Erdem dönüp “Merkepler burnuna osursun Barış!” diye bağırırken bir yandan da hırsla soluyarak aşağıya iniyordu. En alttaki dala geldiğinde vicdan azabıyla elini uzatıp yardım etmek istedi Barış. Ama Erdem sert çıktı ona!

“Bırak Barış yaa! Yardım falan istemiyorum. Atma dedim sana, sen gene de attın.”

Ne diyebilirdi ki? Haklıydı. Bir anlık hırsına, aslında kıskançlığına kurban gidip, arkadaşının kafasını yarmıştı. O geriye doğru çekilirken Erdem de son budağa bir ayağını basıp aşağıya atladı. Yere diz üstü çöktü. Elini başına sürüp avucuna baktı. Kanı görünce gözlerini Barış’a döndürüp kızgınlığını derin bir burun solumasıyla dile getirdi.

Sessiz kalmaktan başka ne yapabilirim, diye düşündü Barış. Aslında Erdem’in yarılan başından çok, bunu büyüklerine nasıl anlatacağından endişeliydi ikisi de. Birkaç saniye sessiz kaldılar.

Sessizliklerini hasır tarlasının içinden onlara seslenen Selâmi Dede bozdu. Anlaşılan Erdem’in ağaçtaki acı feryadını duymuş ya da hareketlerinden endişelenip ne olduğunu anlamak istiyor olmalıydı.

Görünmek isteyerek elindeki orağı havaya kaldırıp “Ne yapıyorsunuz orada?” diye uzaktan seslendi.

Erdem’le birbirlerine baktılar. Hemen bir karar vermeliydiler. Yoksa ikisi de Erdem’in dedesinden fırçayı yiyeceklerdi. Bu belliydi. Acaba örtbas edebilirler miydi? Selâmi Dede yanlarına kadar gelmezse belki!

Erdem “Bir şey yok dede! Merak etme. İsim değiştirmece oynuyoruz.” diye seslendi.

Selâmi Dede başını sağa sola salladı. Elindeki orağı oraya bırakıp onlara doğru yürümeye başladı. Şüphelendiği ve ikna olmadığı belliydi.

Erdem “Barış ne yapacağız şimdi? Şu başımıza açtığın işlere bak!” diyerek serzenişte bulundu.

“Kusura bakma Erdem!” dedi o da “Böyle olsun istemezdim.”

Erdem, arkadaşının üzüntüsünü anlayabilmiş olsa gerek, yumuşak konuştu bu defa.

“Neyse olan oldu Barış. Ödeşmiş olduk. Geçen sene de fodis[1] oynamak için keserle yere çukur açarken ben senin eline vurmuştum.”

“Erdem bitaneydi, delikanlı arkadaştı gerçekten. Unutmamış demek ki!” diye içinden geçirirken o devam etti.

 

“Kan duruyor ama bu daha ağır oldu. Şimdi ne yapacağız? Dedeme ne diyeceğiz? Şu kafanı çalıştırıp bir çare bul da, yırtalım.”

Haklıydı. Ani planlar yapmakta Barış’ın üzerine yoktu ve Selâmi Dede yaklaşıyordu. Bir an düşündü ve bu özelliğini kanıtlarcasına hemen aklına bir hinlik geliverdi. Fısıltıyla plânını açıklamaya çalıştı.

“Erdem bugün günlerden ne?”

“Ne alâka?” diyerek merakla fısıldadı o da.

“Söyle sen!”

“Cuma?”

“Deden Cuma’ya nereye gidecek?”

“Köy camisine?”

“Şehirde kılamaz mı?”

Selâmi Dede epeyce yaklaşmıştı. Erdem arkadaşının ne demek istediği hususunda sabırsızlanıyordu.

“Ne diyorsun yaa? Çabuk de ne diyeceksen!”

“Bak şimdi… Başının yarıldığını gizleyebilecek bir hálimiz yok. Selami Dede şimdi görüp anlayacak. O hâlde bu durumdan faydalanmamız lazım.”

“Nasıl faydalanacağız?” diye safça sordu Erdem.

“Bugün hem Cuma, hem de şehirde çarşı günü. Şehre gitmek için bundan iyi fırsat mı olur? Sen durumu abartacaksın. Başının çok acıdığını, midenin bulandığını falan söyleyeceksin. Köydeki sağlık ocağında sağlık memuru olmadığına göre deden de seni şehirdeki hastaneye götürmek zorunda kalacak. Cumayı da orada kılmak işine gelecektir. Ben de yaygarayı kopartıp yanınızda gelmek istediğimi söyleyeceğim. Bilirsin ne kadar inatçı olduğumu.”

“Bilirim, bilmem mi? Okuldan gelirken horoz şekerimin ne yapıp edip yarısını elimden alıp yemiştin.”

“Bırak şimdi horoz şekerini. Ne diyorsun, kabul mü?”

“Tamam tamam!”

Onlar karara vardıkları anda Selâmi Dede de yanlarında bitmişti.

Onlara doğru eğilip “Neler fısıldaşıyorsunuz burada bakayım?” diyerek ikisinin de gözünün içine sorgularcasına tek tek baktı.

Önce sessiz kaldılar. Ardından Selâmi Dede, Erdem’in başındaki kan izini görünce, kararlaştırdıkları gibi başladılar…

Hastanede Erdem’e hiç yoktan yere yapılan ağrı kesici iğne ve tek dikiş sayılmazsa plânları tıkır tıkır işledi.

Sonra armudu, taşı unutup barıştılar. Cuma vaktine on dakika kala caminin önündeki şadırvandaydılar. Selâmi Dede bir musluk başında, Erdem başka bir muslukta abdest alıyorlardı. Diğer musluklarda boş yer olmadığından Barış kenardaki uzun tahta oturakta oturmuş abdest için sıra bekliyordu. Bu sırada içeride vaaz vermekte olan hocanın sesi kulaklarına kadar geliyordu.

“Vatanı iç ve dış düşmanlara karşı savunmak Din-i İslâm’ı savunmaktır. Merak etmeyin, ordu Peygamber ocağıdır. Er geç bu gidişe dur diyecektir. Anarşist solculara, komünistlere, din düşmanlarına gereken cezayı kesecektir. Allah bütün askerlerimize yardım etsin, güç kuvvet, kolaylık ve sabır versin. Allah onlardan da tüm şehit ve gazilerimizden de razı olsun. Bizi şefáatlerine nail eylesin. Allah anarşistleri ve ehlisünnet düşmanlarınıysa kahredicilik sıfatıyla tarumar etsin.”

“Âmin!” sesleri içinde hoca devam ediyordu…

“Ey cemaat! Ezan-ı Muhammed okunmak üzere. Çocuklarınıza, genç kızlarınıza ve oğullarınıza sahip çıkın. Solcular gibi olmalarına mani olun. Her derdin çözümü İslâm’da, yani sünneti yaşamaktadır. Çoğu yaşlılar ve torunları camilere gelirken gençler ya afiş yapıştırma ya da aşna fişne peşinde. Vakit namazlarına záten gelen iki safı ya buluyor ya bulmuyor. Kabahati biraz da kendinizde aramanız gerek…”

Selâmi Dede bu sırada abdestini bitirmiş ve caminin içine doğru yönlenirken Barış’a musluğun boşaldığını parmağıyla işaret etti. O an Barış’ın yine bir cinlik geldi aklına.

“Benim abdestim var Selâmi Dede!” diye yalan söyledi.

Selâmi Dede içeriye girer girmez çoraplarını giymekte olan Erdem’in yanına yanaşıp omzuna dokundu Barış.

“Hadi gidiyoruz!”

Erdem “Dur çoraplarımı giyiyorum. Acelen ne? Daha ezan okunmadı.” diye karşılık verdi.

“Camiye değil meydana gidiyoruz!”

Erdem şaşkın şaşkın ona baktı.

“Cumayı kılmayacak mıyız?”

“Bırak cumayı!”

“Ya dedem! Anlarsa çok kızar.”

“Dedenin bizi gezdireceği yok. Meydan şurası záten! Cuma bitene kadar gider, gezer, namaz bitmeden geliriz.”

Erdem bir an düşündü.

“Bende para yok. Bir şey alamayız!” dedi.

“Merak etme bende var. Babamdan almıştım dün. Gel hadi! Sana da horoz şekeri alırım.” dedi.

Erdem’i ayartmıştı ama çoğunlukla da kendisini ona karşı hálâ suçlu hissettiği için yapıyordu bunu.

Onar yaşında iki haylaz dosdoğru meydana gittiler. Cuma vakti olmasına rağmen anlaşılan sabahtan beri süregelen bir tören vardı. Farklı milletlere ait asker kıyafetleri giymiş birileri meydanda savaş temsili oynuyorlardı. Sıcak havadan dolayı terler içinde kalmış askerlerse, bir elleri arkada diğer elleri silahlarını öne uzatmış vaziyette beklerken çarşı okullarının tatilden çağrılmış öğrencileri, üç istiklâl savaşı gazisi ve on beş yirmi kişilik seyirci, arada bir ellerindeki al bayrakları sallıyor, arada bir de alkışlayarak sahnelenen oyunu seyrediyorlardı. O gün şehrin düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümüydü.

Bir ara askerlerden biri sıcağa dayanamayıp baygınlık geçirerek yüz üstü yere düştü. İki başka asker onu alıp arkaya, gölgeye doğru taşıdılar.

Oradaki gösteriyi biraz seyrettikten sonra sıkılıp dosdoğru merkezin ta öbür ucuna, akıllarındaki horoz şekerlerini almaya gittiler.

Bir yandan kırmızı şekeri yalıyor, bir yandan yaptıkları yaramazlıktan dolayı muzırca gülümsüyorlardı.

Oraya buraya koşuşturalım derlerken, vakit ilerlemişti. Selâmi Dede namazdan çıkmadan, yetişmeleri lazımdı. Aceleyle tekrar camiye doğru koşmaya başladılar. Epeyce de terlediler. Avluya girdiklerinde cemaatin dağılmakta olduğunu görünce daha da telâşlandılar. Tam o sırada Erdem, dedesini görüp Barış’a işaret etti. Caminin kapısında ayakkabılarını giymiş, çocukların çıkacağı düşüncesiyle içeriyi kollayarak bekliyordu. Oysa onlar dışarıdaydı.

Üst kattan caminin ana çıkış kapısına da bir bağlantı olduğunu çocuklar daha önceden biliyorlardı. Ne zaman dışarı çıktıklarını sorgulayabilir, yaptıkları kaçamağı anlayabilir diye her ihtimali hesaba katarak caminin yandan üst kata çıkan merdivenlerinden, ayakkabılarını ellerine alarak gizlice girdiler. Sanki üst katta namazlarını kılmış da oradan geliyormuş gibi ön kapıya doğru indiler. Kapıda Selâmi Dede onları görünce rahatladı.

Çocuklar ayakkabılarını giyerken “Siz neden bu kadar terlediniz? İçerisi o kadar da sıcak değil, pervaneler çalışıyordu.” dedi Selami Dede.

Yere bakıyor ve bu beklenmedik soruya cevap veremiyorlardı. Üstelemedi Selami Dede. Doğrulduklarında Erdem’e belli belirsiz bir gülümsemeyle birlikte “Dudağının kenarını sil!” dedi.

Barış telaşla dönüp Erdem’e baktı. Horoz şekerinin eriyiğinin dudağının kenarından sızıp kurumuş olduğunu gördü. Erdem eliyle lekeyi utana sıkıla silmeye çalışırken ikisi de kıpkırmızı kesilmişti. Fakat dedesi üstünde durmadı…

Dönüşte köy minibüsünde otururken yine laklak edip duruyorlardı. Erdem bir ara Barış’a merakla bir şey sordu.

“Barış!” dedi “Mumsöndü ne demek?”

“Anlamadım?”

“Mumsöndü diyorum, ne demek?”

“Bilmem. İlk defa duyuyorum. Ne demekmiş?”

“Ben de bilmiyorum.”

“Eee! Nerden çıktı bu şimdi?”

“Babam akşam söyledi. Siz mumsöndücüymüşsünüz!”

Barış “Benim babam da biliyorsun seninki gibi. Senle arkadaş olmamı istemiyor. Dertleri nedir bilmiyorum ama siz de…” derken sustu.

“Ama bizde!…” diye devam etmesini ister şekilde sordu Erdem.

Barış ise sustu ve cevap vermedi. Neticede onlar Alevi’ydiler. Barış daha küçükken bile annesi, Alevi olduklarını kimseye söylememesi gerektiğini söylerdi hep ona. Acaba bu mumsöndü lafı da bununla mı ilgiliydi! Yoksa şehirdeki apartmandaki bazı komşuları gibi Erdem’lerle de mi kötü olacaklardı! Bunu asla istemezdi.

Bir gün annesinin götürdüğü aşureyi annesi ayrıldıktan hemen sonra komşularının çöpe döktüğünü görünce ve bunu annesine söylediğinde üzüntüsünden ağlamış “Bizi yıkanmıyoruz zannediyorlar.” demişti ona.

Babası onu cemevindeki gülbange götürmediğinde de Barış çok ağlamıştı. O zamanlar pek anlam verememişti. Ama Alevi olmalarını demek ki hiçbir yerde sonuna kadar saklayamayacaklardı. Bu belliydi. Üstelik neden saklamaya çalışıyorlardı ki! Onlar diğer insanlardan farklı olarak, kötü bir şey mi yapıyorlardı Alevi olmakla! Mádem öyle, Alevi olmasalar olmaz mıydı? Belki de en iyisi bu din işlerine hiç karışmamaktı!..

Yine de akşam evde, merakını yenemeyerek babasına “Mumsöndü ne demek baba?” diye sordu.

Bir an çılgına dönmüş gibi oğluna gözlerini parlattı ve “Bunu sen nerden duydun?” diye sordu babası.

Barış da anlattı…

Babası ceketini kaptığı gibi kapının önüne çıktı ve Erdem’lerin kaldığı köy evine doğru koşmaya başladı. Delirmiş gibiydi. Annesiyle ablası da arkasından geri dönmesi için çığlıklarla yalvarıyordu. Barış ise sorduğu sorudan dolayı kendini çok kötü hissediyordu! O küçük yaşında, anlamlandıramadığı şeyleri bir daha sormamak üzere ilk dersini almıştı. Hatta dinin kötü bir şey olduğu imajı kafasında yer etmeye o günlerde başlamıştı.

Okulda din bilgisi öğretmeninin çok utanmış olmasına aldırmayarak sıranın üstünde ona namaz kıldırdığını hatırladı. Demek onun sebebi de öğretmenin alevi olduklarını biliyor olduğuydu! Bu düşünceler içindeyken babasının sesiyle irkildi ve sokağa çıkıp ona doğru baktı.

Babası Erdem’lerin kapısının önünde “Allahsız çık dışarı! Erkeksen çık dışarı …a …n .….ğu, söndür lambalarını kim kimi .…yor göstereyim sana! O mumu bak nerene .…p söndüreceğim senin göreceksin!” diye Erdem’in babasına bas bas bağırıyordu.

O da “Ne bağırıyorsun lan kapımın önünde! Allah’sız sensin! Cenabet …u ….ğu, guslünü aldın da mı geldin! Mundar gitme!” diye içeriden çıkarken bağırıyor ama onun da karısı onu dışarıya çıkmaması için omzuna yapışmış, bırakmıyordu.

Bazı komşular sokaktaki adamı geri çekmeye ve sakinleştirmeye çalışsalar da Barış’ın babası daha güçlü olduğu için onları sağa sola savuruyor, bağırmaya devam ediyordu.

“Yaa bi durun! Birisi sizin namusunuza durup dururken laf attı mı hiç? Aleviyiz diye reva mı bu bize! Niye zalimden, Yezid’den taraf çıkıyorsunuz?”

Annesi hem ağlıyor hem yere çöküp kalkıp ne yapacağını bilemez biçimde çığlıklar atıyordu. Ablası ise kime ne diyeceğini şaşırmıştı. Onun da yanına sakinleştirmek için başka komşular gelmişti. Perişan hâldeydiler.

Niháyet babaları birbirlerine girdiler. Öyle bir kavga ediyorlardı ki anında kan revan içinde kalmışlardı. Eğer Erdem’in Selami Dedesi olmasaydı belki de birbirlerini öldüreceklerdi. Selami Dedenin yaşına hürmeten Barış’ın babası da ona karşı çıkmazdı. Önce Erdem’in babasını eve doğru itti.

“Baba! Dur sen karışma!” diye bağırdı Erdem’in babası.

“Gir içeri dedim sana!” diye ısrar etti Selami Dede ve sonra diğerine dönerek “Sen de evine git hadi!” dedi.

Araya Selami Dede girdiği için Barış’ın babası da saldırmıyor parmağıyla patlayan dudağının kanını siliyor, hışımla ve nefretle Erdem’in babasına bakıyordu. Bu sırada alevi olan komşulardan biri onun koluna girerek sendelete sendelete uzaklaştırdı oradan.

Bu arada Barış dayanamayıp ağlamaya başlamıştı. Kendisini müthiş suçlu hissediyordu. Nereden sormuştu babasına o soruyu! Asla büyüyünce din min düşünmemeye ve Allah’ın, Peygamberin ve İmam Ali’nin adını bile ağzına almamaya niyetlendi. Eğer din insanları böyle birbirine düşürecekse ne Alevi ne Hanefi olmanın mantığını anlayamıyordu.

Onlar nasıl Erdem’le anlaşabiliyorsa büyükler de pekâlâ mezheplerini bir tarafa bırakıp anlaşamazlar mıydı? Ne diye birbirlerini Allahsızlıkla suçluyorlardı ki! İkisi de Müslüman değil miydi? İmam Ali de Alevi miydi? Peygamber de mezhep sahibi miydi? Onlar da kavga ederler, birbirlerini kan revan içinde bırakırlar mıydı? Demek ki onlar da öyleydi! O hâlde niye cem ediyor, niye namaz kılıyorlardı ki!

Peki, Allah insanlara aynı peygamberle iki din vererek kavga etmelerini mi istiyordu? Anlam veremiyordu. Vermek de istemiyordu. Bir daha namaza da, gülbange de gitmeyecek, oruçmuş moruçmuş tutmayacaktı! Neredeyse nefret etmeye başlamıştı dinden imandan! Birbirini Allah’sızlıkla suçlayan iki adam, âdeta onu daha o küçük yaşta Allah’sız yapmayı başarmıştı!

Bu sırada Erdem de dışarıya çıkmıştı. O da ağlıyor, endişeyle bir kenardan olanları seyrediyordu. Barış’la göz göze geldiler. Donmuş kalmış birbirlerine bakakalmışlardı. Yedikleri horoz şekeri ikisinin de burnundan gelmişti!

Devamı…