Bize Yalan Söylediler 2/22.Bölüm

Nefesin Kalbi

İçindeki isyan “Yeter! Neden hep ben!” diye fısıldayıp duruyor ama ardından “Hepimiz suçluyuz! Giden değil kalan acı çekiyor ve bunu hak ediyor!” diye mırıldanıyordu. Git geller arasında olgun ve düşünen yanı arada bir “Tüm bunlar senin tekâmülün olamaz mı?” diye de soruyordu. İşte bugün hava soğuktu. Hissetmemiş olsa, soğuğun onun için bir anlamı olmazdı! Onu hissedenlerin anlattıklarına ise hiçbir anlam ve önem veremezdi! Ama üşürse… Eğer üşürse, soğuğun ne olduğunu anlatılan gibi uzaktan değil, doğrudan hisseder, gerçekten anlardı! Parkasını giyer, kendini de düşmanını da tanırdı!

Önce sıktığı dişlerini gevşetti. Biraz daha az titriyordu şimdi. Sonra gözlerini kısmayı bıraktı. Biraz daha rahatladı. Omuzlarını serbest bıraktığında neredeyse üşümeyecek hále gelmişti.

Hayal kurmaya başladı. Gözlerini kapadığında artık üşümüyor, üstelik karşısında bir odun ateşi yanıyordu. Yüksekçe bir yerde ılık bir rüzgâr esiyor, ufukta gizlenmeye çalışan güneşin fısıldadığı kadarıyla akşam oluyordu. Ateşin etrafında ise sevdikleri… Elif… Ve Merve!

Özlem ve acı yıkıyordu tüm direnişini. Dayanamadı. Açtı yine gözlerini. Hálâ sabah saatleriydi ve üşüyordu.

Başını yukarıya doğru kaldırıp “Bana da, bize de bunu nasıl yaparsın!” dedi “Keşke gerçekten anlayabileceğim bir din göndermiş olsaydın! Yalancıların elinde koz, cahillerin dilinde sığınak olan kendi uydurdukları ve bugüne hiçbir izdüşümü olmayan bir din değil! Benim acılarımı yok edecek bir din!”

Ellerini ceplerine sokmuş, gözlerini yosun bağlamış olan mor ve yeşil cümbüşü kayalara dikmiş ve hızla vuran dalgaları sayarcasına sahil boyu yürümüştü. Çevresinde emniyetli bir yer aramakta olan martıların kaçışmalarını umursamadan kayalıklara doğru ilerledi. Kayalardan en büyükçelerinin birinin üzerine çıkıp oturdu ve denize bakar vaziyette daldı gitti.

Ara sıra sert dalgalar hızla gelip sahile vuruyor, köpükler saçarak yüzüne su damlaları çarptırıyordu. O ise soğuk havaya rağmen pek umursamıyordu. Âdeta soğuk eşiğinin bu kez diğer ucuna geçmiş ve bir kez daha hissetmemeye başlamıştı. Giderek hızlanan ve büyüyen dalgaların delik şemsiyesi rüzgârla da birleşince kulaklarını kızartıyordu. Gerçekte vücudu üşüyordu. Hatta titremeye başlamıştı. Ama sanki bedeni onun değilmiş gibi hiç mi hiç umursamaz bir hâldeydi. Artık hayat ona tamamen anlamsız geliyor, yaşaması için hiçbir sebep kalmadığını düşünüyordu.

Cebinden bir sigara paketi çıkardı. Sol elinin işaret parmağına paketin üstünü hafifçe vurarak bir dal sigarayı açığa çıkarıp dudaklarıyla yakaladı. Paket hálen elinde dururken, diğer eliyle cebinden çakmağı çıkarıp ağzındaki sigarayı yakmaya çalıştı. Rüzgâr yüzünden çakmak bazen hiç alevlenmiyor, bazen de sigarasını yakacak kadar yanar hâlde kalmıyordu. Birkaç defa deneyip yakamayınca önce çakmağı, sonra ağzındaki sigarayı ardından paketi denize doğru biraz da kızgınlıkla fırlattı. İki kolunu dizlerinde, ellerini bacak aralarında, parmaklarını da birbirine geçirerek birleştirdi. Deniz kenarında değil sanki denizin üzerinde, boşlukta oturur gibi tekrar uzaklara dalıp gitti.

“Sana yalvarıyorum.” dedi “Duy sesimi… Artık ya bana bir yol göster ya da al canımı! Yok olup gideyim yokluğun zindanına!”

Az bir süre geçmeden çok kuvvetli bir dalga geldi ve oturduğu kayanın tamamını silip süpürdü. Belden aşağısı sırılsıklam olunca derin düşüncelerinden koptu ve ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak ıslandığından, iyice kayganlaşan kayanın üzerinde doğrulmaya çalışırken ayağı kaydı ve denizin içine doğru yüzüstü düştü.

Sürüklenirken elleriyle kayayı son anda tutabildi. Doğrulabilirim diye düşünürken ikinci bir büyük dalga üzerinden geçti. Bütün gücüyle hálâ kayayı tutabiliyor olsa da sırılsıklam olmuş ve bacakları denizin içinde kalmıştı. Kayganlığı yüzünden bir türlü yosun tutmuş kayanın üzerine çıkmayı başaramıyor ve giderek daha çok kayıyordu.

Çırpınışları arasında sert dalgalar daha da sıklaşmaya başladı ve sonunda tuttuğu kayadan da koparak tamamen suya gömüldü. Yüzerek başka bir istikametten dışarı çıkmayı deneyecekti ama deniz sanki kudurmuş gibiydi. Azgın dalgalar yüzünden ne doğru dürüst su üstünde kalabiliyor ne de istediği tarafa gidebiliyordu. Dalgalarla beraber kâh kıyıya doğru sürükleniyor, kâh çekilen suyla karadan uzaklaşıyordu. Tek yapabildiği her iki dalga arasından istifade ederek nefes alabilecek fırsat bulabilmesiydi. Her büyük dalga daha geldiğinde bir süre buz kesen suyun içinde debeleniyor, ardından kafasını yukarı çıkarıyordu.

Yine böyle bir dalga onu örttüğünde, başını tekrar yukarıya kaldırabilmek için, kulaklarına vuran uğultunun geçmesini bekledi. Ama bu kez bir türlü kafasını çıkaramadı. Üstelik suyun içinde irkildi. Çünkü gözünün önünde, bir miktar kanın dağılmakta olduğunu fark etmişti. Dalga onu sürüklerken kafasını kayalara çarptığını ama fark edemediğini anladı. Çok üşüyor ve nefes alamıyordu. Yaralandığının farkına varmış olmanın da bilinciyle çok şiddetli bir sancı da tüm zorluk ve acılarına eklendi.

Başını çarpmasına neden olan dalgadan buyana bir türlü nefes de alamamış olmasının tesiriyle ümidini kaybetmeye başladı. Yönünü tamamen kaybetmişti. Acaba buraya kadar mı, diye içinden geçirse de hálâ son bir çare olmalıydı! Hálâ düşünme yetisi ve korkuları vardı. Böyle mi olacaktı sonu! Ciğerleri sert tepkimeler vermeye başladığında bilinçsizleşmeye başladığını anlıyor ama hálâ kesintili olsa da çabalıyor, çare arıyordu. Az önce ne kadar büyük sorunları ve hayattan vazgeçmişliği olan bir adam olmasına rağmen, şimdi o sorunları hiç olmamış gibi ikiyüzlüce sadece hayatta kalabilme çabasına girmişti.

Olmuyordu, olmadı! Sonunda kendini tamamen bıraktı denizin kucağına… Vücudu bir bütün hálinde sarsılmaya ve tuzu genzinde biraz daha yoğun hissetmeye başlarken tamamen teslim oldu.

Ama daha bitmemişti. Bir anda saçlarından çekildiğini fark etti. Ardından da su yüzüne çıkarıldığını… Ve derin bir öksürmeyle birlikte nefesine kavuştu. Bedeni hálâ suyun içinde olduğu şekliyle birisi tarafından çekilerek denizden çıkarılmaya çalışılıyordu. Kurtaran kişiye yardımcı olmak için elleriyle suyu geri geri itmeye başladı. Az sonra bir başka kayanın üzerine çekildi ve ardından da emniyetli bir mesafeye kadar kucakta taşındı.

Tuzdan ve soğuktan kızarmış gözlerini aralarken onu çıkaran kişi bir yandan belindeki ipi aceleyle çözüyor, diğer yandan soruyordu “İyi misin Barış?” diye.

Titreye titreye “İyiyim iyiyim! Sağ olun!” dedi biraz da şaşkınlıkla ve ekledi “Beni nereden tanıyorsunuz?”

Kendi yaşıtı olan uzun boylu esmer adam ne söyleyeceğini bilemez biçimde, dudaklarını bulamadığı harfleri arar gibi oynattı ve ardından hızlıca “Benim Barış? Hatırlayamadın mı beni?” diye sitemle sordu.

“!…”

“Benim ben… Erdem… Çocukluk arkadaşın!”

“Erdem mi? Çocukluk arkadaşım mı?” diyerek kesik bir “Peh!” sesiyle güldü ve ekledi “Sen Erdem değilsin, ne yapmaya çalışıyorsun?”

Bir süre birbirlerine öylece anlamsız anlamsız baktılar.

Çok uzatmak istemeyen adam “Hadi arabaya binelim, bir sağlık ocağına gidip başına baktıralım. Sonra benim eve uğrayıp üzerimizdekileri değiştiririz.” dedi.

Yolun kenarında duran arabaya baktı. Biraz tereddüt etse de “Nasıl olsa her şey ortaya çıkar!” düşüncesiyle arabaya binmeye karar verdi ve “Gidelim bakalım çakma Erdem!” dedi “Ama senin değil benim eve!“

Adam “Peki tamam” diye gülerek yanıtladı ve arabaya binip yola koyuldular.

Giderken yol üzerinde bir dükkândan aldıkları penyeleri üzerlerindeki ıslak gömlekleri çıkararak giydiler ve tekrar yola devam ettiler. Sağlık ocağında röntgen filmi çektirilmesi istense de sadece iki tel dikişle ve yaralı bölümü sardırmakla yetindi Barış.

Ona dikiş atılırken adam gülerek “Yaa Barış!” dedi “Gün döner, hesap döner derler! Hep benim mi kafam yarılacak!”

“Aman Allah’ım! Bu kadarı da fazla!” diye düşündü. Bunu nereden bilebilirdi ki!

Önce anılarındaki horoz şekeri yediği günler geldi aklına. Sonra babaları… Ve ardından hayátının tüm flú kareleri tamamlandı ve denizde başını çarptığı travmanın etkisinden kurtuldu. Geçici hafıza kaybı sona ermiş, unutmaya çalıştığı tüm acılarını, hüzünlerini hatırlamıştı. Kocaman adam, bir çocuk gibi ağlamaya başladı ve Erdem’in boynuna sarıldı.

“Erdem!” dedi “Öyle çaresizim ki! Başıma neler geldi bir bilsen!”

Erdem, yıllardır görmediği arkadaşını kucakladı.

“Ne oldu bilmiyorum ama hepsi düzelir inşallah!” dedi.

“Düzelmez!” dedi Barış “Allah beni öyle bir terk etti ki!”

Barış’ın koluna girip sağlık ocağının alt katına indirdi. Erdem kendi sıkıntısını unutmuş, onun için endişelenir olmuştu.

Devamı…