Bize Yalan Söylediler 2/2.Bölüm

Dalgakıran

Uzun dalgakıranın en ucunda, deniz fenerinin dibinde oturmuş, eli çenesinde derin derin düşünüyordu. Sağında solunda dolaşan martılar bile ona alışmış, önemsemiyorlardı artık. Cebinde kalan son bir jetonu vardı ve onunla da ne yapacağını iyi biliyordu. Ama yüzlerce kilometre ötedeki çaresizliği de tahmin ediyor, karar veremez bir hâlde elinde evirip çeviriyordu. Bir süre denizi, karabatakları ve hemen önünden geçen şehir hatları vapurlarını seyretti. Buharlı şahmerdanlarla çakılmış saklı kazıklar üzerinde duran tarihi Haydarpaşa Tren Garı’na ve emektar saatine baktı. Üçü beş geçiyordu.

“Herkes yoldadır şimdi.” diye düşündü…

“Allah’ım! Ne yapmalıyım?” diye sordu boşluğa doğru.

Sonra elindeki jetonu cebine koyup, ardından ayakkabılarını ve çoraplarını çıkararak yan tarafa bıraktı. Çıplak ayaklarını, yosun tutmuş kayaların üzerinden suya doğru uzattı ve parmaklarını yukarı aşağıya oynatmaya başladı…

“Burasını mesire yeri mi zannettin?” dedi bir ses aniden.

İrkildi ve tedirginlikle arkasına baktı.

“Oğlum senin başka işin yok mu? Gezecek başka yerin yok mu? Daha geçen gün kovmadım mı seni buradan! İnadıma mı yapıyorsun?” diye çıkıştı adam.

Gelen yabancı değildi.

“Tamam, Nezir Abi! Birazdan Seyfi Abi gelecek, gideceğim.” diye karşılık verdi.[1]

“Oğlum! Seyfo her canın sıkıldığında buraya getireceğine, alıp seni de balığa çıkarsın. Bize de laf ediyorlar. Nedir bu çektiğim senden!”

“Nezir Abi, tamam bir daha gelmem. Uzatma ne olur!”

Nezir “Oğlum psikopat oldun başımıza!” diyerek ama şefkatini de gemleyemeyerek yanı başına puflayıp oturdu.

Bir süre birbirlerine bakmadan elleri dizlerinde sessizce denizi ve önlerine konup kalkan martıları seyrettiler. Birinin ağzında bir balık olduğunu gören Nezir’in aklına sabahki kumrular geldi. Sonra tekrar yanındaki gence baktı. Káni’nin hálen konuşmaya yanaşmadığını görünce martılardan bahsetmeye başladı ona.[2]

“Şu martılar var ya!” dedi “Bu kuşların hepsi bir mantık üzere hareket ederler. Hatta konuştukları lisanı neredeyse öğrendim. Şu yavru martıya bak. Demin anasının gagasına vuruyordu. Şimdi de babasının! Onlara aç olduğunu söylüyor. İşte insanlar da böyledir. Duruşlarından az çok tahmin edersin ne demek istediklerini. Ama çoğu doğruyu apaçık bildikleri hâlde mantıklı hareket etmezler.”

Káni sessiz kalınca Nezir devam etti.

“Çok da azimlidirler!” dedi “Bir vapurun ya da balıkçı teknesinin arkasında azmedip çok uzaklara kadar giderler ve dilediklerini az ya da çok elde ederler. İstanbul gibi şehirler onlarla daha da düşünülesi. Her ne kadar martıların pislik üreten kuşlar olduğu zannedilse de onlar aslında belediyelerin bedavaya çalışan temizlik işçileridir.”

“Nasıl yani? Anlamadım abi!” dedi Káni.

“Martılar genellikle balık, yengeç gibi şeylerle beslenmeye çalışsa da aç kaldıklarında hemen her şeyi yemekten de geri kalmazlar. Bu iri kuşların özellikle denizdeki ve sahillerdeki çöplerin ve pisliklerin önemli bir kısmını midelerine indirerek azalttıklarını biliyor muydun?”

“Bilmiyordum!” dedi Káni.

“Fakat mideleri her şeyi sindiremez bunların. Geçenlerde köpekler ölü bir martıyı parçalıyorlardı. Midesinden plastik parçalar çıktığını gördüm.”

“Anlaşılan martılarla ilgili çok şey biliyorsun abi!”

“Bizimkisi yaşayarak öğrenmek! Her gün görüyorum onları. Yemeye çok heveslidirler. Böyle koloniler hálinde yaşar, çoğunlukla beraber avlanırlar. Eşler kuluçka görevini aralarında paylaşır. Birçok hayvanın aksine martı nüfusu sürekli artıyor. Eskiden bu kadar çok martı yoktu. Çöpler artıyor. İstanbul kalabalıklaştıkça onlar da kalabalıklaşıyor.”

Sohbete rağmen Nezir, kaş altından onu kontrol ettiğinde hálâ çok üzgün göründüğü için dayanamayıp sordu.

“Sorun nedir Káni? Sen ona gel bakayım.”

“Bir sorun yok abi. Öyle seni dinliyorum, hayal kuruyorum işte!” dedi ve başındaki hüznü kınarcasına örttü.

Nezir babacan bir tavırla konuşmaya devam etti.

“Hayal kuruyorsun demek. İyi iyi, kur! Her şey hayal etmekle başlar. Hayal kurmak iyidir. Hayal etmezsen hedefsiz kalırsın. En başında tahayyül edip işe öyle başlamak lazım. Hayal etmeyi bıraktığın anda tembelleşmeye başlarsın. Ama ona iyi bakman gerek! Bir hayal, bir bebek gibidir. Dünyaya geldiği andan itibaren bakıma muhtaçtır. Hayat da elbette öyledir. Bir roman gibi!”

“Benim hayátım roman abi!” dedi Káni, memnuniyetsizce.

Gülümseyerek “İşte şimdi tam arabeske bağladın.” diye karşılık verdi Nezir “Herkesin hayátı bir roman oğlum! Bir tek seninki mi?”

“Bir gün yazacağım!” dedi Káni acıyla tebessüm ederek “Bir gün yazacağım. Belki anlaşılır o zaman.”

Nezir Káni’ye doğru birkaç saniye manidar biçimde bakıp “Herkes senin gibi!” dedi “Herkes kendi hayátının en acayip roman olduğunu düşünür. Ona bakarsan benim de yayınlanmamış o kadar çok romanım var ki! Ama asıl büyük romanı ve onu yazanın kim olduğunu göremez insan.”

“Kimmiş abi o?” diye sordu Káni.

“Allah!” dedi Nezir “Allah!”

“Haklısın abi!” dedi Káni “Kaderde ne varsa o olur!”

“O öyle değil!” dedi Nezir “Kader, Allah’ın koyduğu düzenin ölçüsüdür. İstesen de o ölçünün dışına çıkamazsın. Ama o düzenin içindeki tüm seçenekler senin elindedir. İnsanlar kader denince insan yazması bir roman gibi zannediyorlar. Oysa Allah’ın romanının karakterleri canlıdır ve hikâyelerini kendileri yazarlar.”

Káni biraz şaşırmasına rağmen solgun hálinden çıkmıyor, Nezir ise aslında dikkatle dinlendiğinin farkında olarak devam ediyordu.

“Bence iyi yazmakla iyi okumak birbirine çok benzer. Hatta iyi okuyucu olmak daha önemlidir. Çünkü bütün insanlar iyi bir yazar değil iyi bir okur olmak zorundalar. Bizim toplum olarak esas sorunumuz záten okumamak. Şuraya gelip oturmuşsun ama bak, elinde senin bile bir kitabın yok. Hâlbuki tam kitap okunacak yerdesin.”

“Haklısın!” dedi yine Káni.

“İster kitabı yaz oku, ister hayátı!” diyerek devam etti Nezir “Gerçeği yazmak bazen geriye çekilip ‘o’ diye anlatmak iken, bazen içine girip onu yazarken ‘ben’ olmaktır. Okuyan da böyle yapmayı başarırsa, alışkanlıklarına kapılmaz, eski ve kulaktan duyma kirli bilgilerini doğruymuş kabul ederek okuma hatasına düşmez. Geleceğe de geçmişe de bakar ki, bugünü iyi anlayabilsin. Kafası karışıyorsa bu kötü bir şey değildir. Bulmacayı, yapbozu birleştirir. Okurken o neydi bu neydi, şu kimdi bu kimdi, diye aklında tutmaya çalışmaz, ezber yapmaz. Acele etmeden okur, düşünür, yaşar, hisseder, parçaları birleştirir, öğrenir, anlar. Záten önceden okuduğu için, unuttuğu şeyler olsa bile bir sonraki bölümü okuduğunda hatırlar. Çünkü yazar, onlar için ‘ben’ olmuştur záten. Kendisi okumadığı kitabı ise başkasına anlatmaya kalkmamalı insanlar!”

“Nasıl yani?”

“Mesela adam pazarda nane satıyor ama hiç nane yemiyorsa, tadını bilip anlatamaz. Satmak için bilmediği şeyler üzerine şişirmeler yapar, yalanlar uydurur. Bilense tadını bildiği için tarif eder. Bir nane yiyememiş adam naneyi anlatamaz. Tadını bilen doğru anlatır. Mesela din adamlarını da böyle düşün. Dini anlatır ama Kuran’ın ne dediğini anlatamıyorsa hikâye üzerine hikâye uydurur. Masallarla, uçanla kaçanla yanıltır milleti. Ama Kuran’ı okumuşsa ve Allah’ın ne dediğini biliyorsa yalanları değil, doğruları söyler. Yok, anladığı hâlde yalan söylüyorsa o da dini meslek edinmiş bir şeytan demektir záten. Parayla ilişkisine bakarsın ve anlarsın.”

“Abi bir laf söyledim, aldın yürüdün nereden nereye geldin! Benim roman yazmak istememle dinin ne ilgisi olduğunu anlayamadım.”

Nezir nefeslenip devam etti.

“Din ayrı bir şey değil ki!” dedi Nezir “Din, hayátımızın ta kendisi! İşte biz hepimiz Allah’ın bizim için yazdığı romanı yaşıyoruz. Ama öyle alın yazısı falan gelmesin aklına. Bu öyle bir roman ki kalemleri bizim elimizde. Elbette kalemin asıl sahibi O. Ama Allah bizim sadece ne yapacağımızı değil, yapma ihtimalimiz olan her şeyi bilir. Biz o ihtimallerden birini seçeriz. Bizim için bir şey dilediyse karşımıza birbiri ardına o dilediği hedefe bizi koşturacak insanlar veya olaylar çıkarır ve böylece bizi yetiştirir. Ama bizim de aklımızı kullanmamız kaydıyla. Kader dediğimiz şey, Allah’ın yaratıştaki ölçüsü, dengesidir. Kalem sahibi O, ama roman karakterlerine de kendi hikâyelerine ekleme, çıkarma ve hatta kötü gidişleri silip yeni baştan güzel bir gelecek yazma şansı vermiş. Anlayacağın herkes kendi romanının yazarı olmuş durumda.”

“Okumakla yazmayı birbirine karıştırmadın mı abi?” diye sordu Káni.

Bu sırada şehir hatları vapuru önlerinden geçiyor ve kıç tarafında martılar dönüp dönüp uçarak takip ediyordu güvertesini. Bir adam elindeki simidi parçalayarak fırlatıyor, martılar ise havada kapıyorlardı. Nezir o adamı işaret parmağıyla gösterirken devam etti.

“Şu adam!” dedi “Eğer martıların romanını okumuyor olsa, para vererek aldığı simidi onlara atar mıydı? Bu geçici hayátımızın Allah’a değil bize faydası var. Hiçbir ibadet şekli ve bizim verebileceğimiz hiçbir ücret Allah’ın zenginliğine zenginlik katmaz. Ama o bizi bizden daha iyi bilir. Her karşımıza çıkan olayda bizi bize anlatır. Biz o romanı ‘ben’ diye yaşar, iliklerimize kadar ‘benim hayátım’ diye okuruz. Ama Allah sadece kendimizin değil etrafımızdakilerin romanını da okumamızı ister.”

“Bu anlattıklarınla Kuran’ın ilgisini pek anladığımı söyleyemem Nezir abi!”

“Şöyle… Kuran’ı okursan göreceksin ki Allah bazen ‘o’ diye bazen ‘onlar’ diye anlatır. Ama tam sen buna alışmışken birden kendi kendine konuşuyor bulursun kendini. Bakarsın ki ‘o’ diliyle anlatılan şeylerden çıkmış ‘ben’ diliyle okumaya başlamış, olayın içine girmişsindir. Müşriklerin ‘onlar’ diye anlatıldığı birkaç ayeti okurken birdenbire ‘ben’ diliyle kendini Allah’a ‘onlar gibi olmayayım’ diye yalvarırken bulursun. Allah, kitabında sadece peygamberleri ve müşrikleri anlatmaz. Okuyanın kendisini de anlatır. Kitaptaki iyi ya da kötü bir karakteri seçmek tamamen okuyanın isteğine kalmıştır. Kimisi başkahramanlardan biri olur, kimisi en kötü adam. Kimisi yan karakter olur, kimisi adı geçen bir kuş. Kuran’da bir bakarsın tane tane anlatılır hükümler, bir bakarsın bir benzetim sahnesi. Bir bakarsın ibret alınacak bir hayat hikâyesi, bir bakarsın kalbe dokunan en duygulu satırlar. Ama her şekilde vermek istediği mesajı verir: Allah’a şirk koşmayın!”

“Allah’a kim şirk koşuyor ki abi?” diye sordu Káni “Hintlilerin bir kısmı hariç putlara secde eden kimseyi görmedim ben.”

“Şirk koşanlar şirk koştuklarının farkında değildir.” dedi Nezir “Eğer farkında olsalardı záten şirk koşmazlardı! Eğer bir insan kulaktan duyduğu dini, bilmeden doğru kabul ediyor ve kitabına bakmaya gerek duymuyorsa atalarından gelen kirli bilgiyi Allah’ın ayetlerine tercih ediyor demektir.”

“Allah öyle bir kitap yazmış ki hepimiz birer esas karakteriz galiba abi.” diye araya girdi Káni.

“Çok güzel söyledin.” dedi Nezir “Bununla beraber Allah kendisini birlediği gibi bizim de bir olmamızı istiyor. Parça parça olduğumuzu gösterip birleştirmemizi istiyor. Bunu yapabilmek için de önce vahiyle hayátı birleştirmemiz gerekiyor. Yani Allah’ın ipiyle yeryüzünü! Fakat aklını kullanmayan parçaları birleştiremez. Kuran işte böyle mükemmel bir kitaptır. Ama dedim ya iyi okumak bizim için daha önemlidir diye… Onu okumayı bilenlerden olmamız gerek. Onu anladığı dilde ve düşünerek okumayan anlayamaz. Arapça bilmeyen kaç kişi Arapça bir romanı Arapça ya da İngilizce bilmeyen kaç kişi İngilizce bir romanı İngilizce okur! Türkçe çevirisine bakar ve yazarın ne demek istediğini anlamaya çalışır. İşte Kuran’ı anlayabilmek için de kendi dilinde, kirli bilgileri yok sayarak ve Allah hakkında iyi bir zan güderek okumak gerekir. Kuran’ın ilk ayeti neden besmele’dir hiç düşündün mü Káni?”

“Neden abi? Her işe başlarken bismillah demek sevap olduğu içindir herhâlde!”

Nezir gülümsedi.

“Sevap hesabı yapmaya alıştırmışlar bizi maalesef. Hâlbuki onu muhasebesini tutana bırakmak gerek. ‘Bismillahirrahmanirrahim’ demek, kesintisiz biçimde en koruyucu, en merhametli olan Allah’ın adıyla demektir. Tüm merhametin de kaynağıdır. Bunları birleştirirsen O’nun adaletini de görürsün. Yani bu kitapta bir şeyi yanlış anlayıp anlamadığını test etmek için bu kıstası göz önüne alabilmen gerekir. Kimse Allah’tan daha merhametli ve O’ndan daha adaletli olamaz. Bir ayete getirdiğin yorum eğer Allah’ın değil de başkalarının en merhametli ya da en adaletli olduğunu sana çaktırmadan söylüyorsa o şeytani bir yorum demektir. Mesela kitapta söylenmediği hâlde, peygamberimiz şefáat edecek diyenler var ve bunu bir de tutup Allah’ın ayetine bağlıyorlar. Bu durumda en merhametli Allah mı olur yoksa peygamber mi? Düşün… Demek ki ayeti okuyorlar ama dışarıdan edindikleri geleneksel bilgiyi yok saymadıkları için peygamberi neredeyse Allah’tan daha üst bir makama getiriyorlar ve bunun farkına bile varamıyorlar. Hatta kendilerini dinin sahibi zannedenler var. Unutma ki insanların çoğu yanılgıdadır Káni. Kendilerini dindar zanneder ama tam aksi bir uyduruk dini Allah’ın dini diye yaşarlar.”

Káni bu sözlerden oldukça etkileniyor ama Kuran’ı okumamış olduğu için söylenenleri tam oturtamıyordu.

“Nasıl yani abi!” dedi “Peygamberimiz sallâllahu aleyhi vesellem efendimiz tabi ki şefáat edecek ümmetine!”

“Nereden biliyorsun şefáat edeceğini?” diye sordu Nezir “Nerede yazıyor?”

Káni tedirgin biçimde “Kuran’da yazıyor ya abi!” dedi.

Nezir net bir ifadeyle “Kuran’da böyle bir şey yazmıyor.” dedi.

Káni durakladı. Emin olamadı ama iddiasına devam etti.

“Kuran’da yoksa da hadislerde vardır.”

“Hangi hadislerde?” diye sordu Nezir.

“Ne bileyim abi. Aklıma gelmiyor ama bu kadar hoca yalan mı söylüyor?” diye cevap verdi.

“Bak şimdi Káni…” dedi “Bir hadiste peygamberin ümmetinden günahı en çok olanlara şefáat edeceği de yazar, bir diğer hadiste kızına bile şefáat edemeyeceği de yazar. Hangisine inanalım? Kuran’ı okumadığın belli. Ama sen inandığını söylediğin hadisleri de okumuş değilsin bu duruma göre. Záten hadislerin hepsini okuyabilmen mümkün de değil. O hâlde sadece senden öncekilerin inandığını söylediği şeylere bile anlık inanıyorsun. Ertesi gün ise tam tersine! Hiç sorgulamadan, üzerinde düşünmeden… Bu doğru mu? Doğru bir davranış mı?”

Bu sözler Káni’nin biraz kanına dokunmuştu.

“Abi böyle söyleme!” dedi “Peygamber efendimiz elbette şefáat edecektir. Kâinatın efendisidir o. Ama sarhoşlara ve namaz kılmayanlara değil tabi ki!”

Nezir bir an için sustu.

“Peygamber kâinatın efendisi değildir Káni.” dedi sonra “Kâinatın efendisi onu yaratan Allah’tır.”

Káni de duraksadı! Sonra toparlamaya çalıştı.

“Tabi ki Allah’tır abi. Ben onu demek istemedim.”

Tartışmanın çözüm olmadığını bilen Nezir, her şeyin bir tekámül sürecinde oturacağını biliyordu.

“Üstelik iman kime nasip hiç bilinemez.” dedi “O sarhoş dediğin adamla bu sarhoş bir gün gelir öyle bir ipe sarılmayı becerirler ki Araf Suresinin 48 ve 49’uncu ayetlerinde tasvir edildiği gibi cennete davet edilenlerden olurlar.”

“Abi o ayetleri bilmiyorum. Söylediklerini de çok iyi anlamıyorum. Belki de sen güzel düşünüyorsun. Ama inan ki, bunları konuşmak beni rahatsız ediyor. Sen şu şöyle değil, bu böyle değil dediğinde içimi bir korku bürüyor. Günaha girmekten çekiniyorum.”

Nezir bu problemin elbette farkındaydı. Başını sallayıp, çok önemli şeyler söylemeye yeteri kararınca devam etti. Gönül gözünü ilk defa kullanacak olanın gözü de acıyacak, göğsü de elbette sıkışacaktı.

Nezir “Allah şu kâinata bir bebek gibi bakmaktadır Káni. İleride inşallah daha iyi anlayacaksın. Kuran’ı oku mutlaka.” dedi ve devam etti.

“Eskiden o kadar cahil, o kadar cahildim ki din adına ne söylenirse inanır, Allah adına kim konuşursa sorgulamadan dinlerdim. Benim eskiden köyümdeki hálimi görsen, bu adamla o adam aynı kişi olamaz dersin. Ben çok geç okudum. Sen geç kalma. İnsan ölene kadar bebektir. Hep yeni bir şeyler öğrenmeye ihtiyaç duyar.”

“Bu yüzden okul okuyoruz. Öğreniyoruz. Büyüyoruz. Bebek olarak kalmıyoruz.” diye mırıldandı Káni.

Nezir bir nefes alıp devam etti.

“Okulun verdiği ilimden bahsetmiyorum sana. Eğer ilmi Allah vermezse biz hiçbir şey bilemez, sığ birkaç söylemle hayátımızı boşa geçirip gideriz. İşte bilirsin, bebeği büyütmek için ona şefkatle, merhametle, teşvikle bakıp, ona özel zaman ayırıp, altını temizleyip, üstünü başını giydirmen gerekir. Tek başına altından kalkılması zor bir iştir. Allah yarattığı her şey dáhil tüm kâinata tek başına bir bebek gibi bakar. Ama teklik Allah’a mahsustur. Bizimse bebeğimizi hasta olduğunda doktora götürmemiz gerekir. O yüzden hayallerini de üzüntülerini de Allah’a isyan etmeden ve sana bir bebek gibi bakanın gerçekte O olduğunu unutmadan, seni sevenlerle paylaşman lâzım! Bize kötü görünen şeyler aslında kötü değil, bir dengenin muhafazası ve bizim iyiliğimiz içindir. Kötülükle mücadele edeceğiz elbette, ama asla Allah’a isyan etmeyeceğiz. Onun matematiğini az çok görmek mümkün ama çözmek mümkün değil. Sen şimdi asıl derdin ne ise, onu de bakayım bana.”

“Canım biraz sıkkın Nezir Abi! Boş ver!” dedi Káni.

Káni bir kelime edip, sonra susmayı tercih ediyor, Nezir ise onu açıp sorunu bulmaya çalışıyordu.

“Anladım da niye sıkkın? Kızlarla mı aran kötü?”

“Yok, be abi! Kızlarla ne sorunum olacak! Neyse boş ver!” diye karşılık verdi yine Káni.

“Boş ver, boş ver, her zaman söylediğin bu. Boş ver’den başka kelime öğretmiyorlar mı size koskoca üniversitede? Okul kapanmadı mı hem sizin?”

“Dün kapandı.” dedi Káni biraz da tedirginlikle.

“E! Peki sen memlekete gitmiyor musun?”

Káni bu soruya karşı sessiz kalınca Nezir durumu anlamıştı. Dudaklarını sıktı.

“Kalk!” dedi “Kalk seni sahile çıkarayım! Eşyaların neredeyse al gel, Harem’e gideceğiz.”

“Yok Nezir Abi, olmaz!” diye itiraz etti Káni.

“Kalk dedim sana! Yürü!”

“Yapma abi!”

“Yaparım ben! Sana mı soracağım?”

Birbirlerine bakıp gülümsediler…

Ayağa kalkıp Nezir’in az ötedeki girintiye bağladığı sandala kadar bir şey konuşmadan yürüdüler. Káni önüne bakarken Nezir onu izliyor ve durumuna üzülüyordu.

Sandala atlayıp eliyle ipini kenara dikilmiş olan saplama kazıktan çözdü. Sandalın açığa kaçmaması için eliyle ağacı tutarken “Hadi atla!” dedi Káni’ye.

O da sandala bindikten sonra Nezir küreklere geçerek Haydarpaşa’ya doğru kayığı çekmeye başladı.

“Abi bi saniye!” dedi Káni.

Ayağa kalkıp dalgakıranın diğer ucuna doğru elini hızla sallamaya başladı ve “Seyfi Abi! Seyfi Abii! Ben çıkıyorum!” diye bağırdı.

Uzaktaki balıkçı sandalıyla dalgakırana yaklaşmakta olan adam da anladığını belirtir biçimde eliyle “Tamam” işareti yapınca yerine oturdu ve Nezir sandalı kenara çekmeye devam etti.

İskeleden yolcularını almış bir vapur o sırada hareket etmeye başlamıştı. Nezir, vapurun oluşturduğu dalga onlara ulaşmadan önce alabora riskine karşı sandalın başını yaklaşan dalganın geldiği yöne çevirdi.

Dalga onlara ulaştığında sandalın iki ucu yukarı inip kalkıyorken “Abi çıkınca önce babama telefon edeceğim, sonra çantamı alır gelirim yanına, olur mu?” diye sordu Káni.

Nezir durumdan memnun olmuş biçimde “Jetonun var mı Káni?” diye soruyla karşılık verince “Bir tane küçük jetonum var, yeter abi, sağ ol.” dedi…

  • § §

Birkaç saat sonra, Nezir yolcu biletini almış, cebine de bir miktar harçlık koymayı ihmal etmemişti Káni’nin.

Otobüse binerken “Sen ne kadar dosdoğru bir adamsın Nezir abi! Teşekkür ederim her şey için.” dedi.

Nezir ise “Belki o yoldadır ama kimse her şeyiyle dosdoğru değildir. En doğru olan Allah’tır oğlum.” diye karşılık verdi.

Káni otobüse binmeden önce, aklına takılan bir başka konuyu açmak istedi Nezir’e.

“Abi biz okuyup bir iş sahibi olalım diye yırtınıp duruyoruz. Sense kimsenin aklına bile gelmeyecek bir iş yapıyorsun burada. Abi mutlu musun işinde?” diye sordu Káni “Dalgakıranlarda yapayalnız deniz feneri bekçiliği yapmak ne veriyor ki sana? Canın sıkılmıyor mu?”

Nezir hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

“Ben yalnız değilim.” dedi “Ben rüzgârlarla, bulutlarla, lodosla arkadaşım. Martılarla, karabataklarla, balıklarla ve balıkçılarla dostum. Yıldızlar da, Ay da, Güneş de benim mesai arkadaşım. Ben vardiyama göre her gün ya gün doğumunu ya da gün batımını yaşıyorum. Ömrü boyunca bunların güzelliklerine bir kere olsun adamakıllı tanık olmayanlar ve onlarla bir kere olsun muhabbet etmeyenler var şu dünyada. Benim genzimde biriken deniz tuzum, yüzlerce gemim ve bitmeyen hayallerim var. Bak bugün sen de geldin ve ortak oldun hayátıma. Söyle şimdi ben yalnız mıyım? Benden mutlu kim var ki şu dünyada!”

Káni, herkesin göremediklerini görmeyi beceren bu duygusal adamı tanıdığı için kendisini şanslı hissetti. Bazı fikirlerine her ne kadar katılmıyor olsa da ona teşekkür üstüne teşekkürler ederken bu tanışıklıklarının romanını bir gün yazacağını söyledi. Ardından vedalaşıp otobüse bindi.

Devamı…