Bize Yalan Söylediler 2/19.Bölüm

Memleket Yolunda Bir Asker

Beni psikolojik olarak sarsmış olan olaylardan sonra niháyet büyükşehre tayin olmuştum. Garajdan bir otobüse binip Van’a geçecek, oradan da eğer bulabilirsem uçakla, bulamazsam başka bir otobüsle İstanbul’a gidecektim.

Terminalde başlarda çok kalabalık yoktu. Ama otobüsün hareket saati yaklaştığında yolcular artmaya başladı. Benden başka asker var mı diye etrafa baktım ama kimseyi göremedim. Eğer bulabilseydim otobüste iki ayrı yerde oturarak herhangi bir acil durumda birbirimize destek olabilirdik. Fakat çevrede muhtemelen büyük şehirlere çalışmaya gidecek birkaç genç ve genellikle birçok yöre vatandaşı aile vardı. Askere benzeyen kimseyi göremedim. İçlerinde bir aile benim özellikle dikkatimi çekmişti. Bir karı koca ve kucaklarında bir bebekleri vardı. Bitkin hâlde görünüyorlardı. Ama yan yana çömelmiş vaziyette, karısı kocasının omzuna başını koymuş, hem bakışıp hem dertleşiyorlardı. Şaşırmıştım. Çünkü böyle karı koca yakınlaşması buralarda pek rastlanabilen bir şey değildi.

Niháyet Van otobüsü tıslayarak yanaştı. Bindik ve kısa bir süre sonra otobüs hareket etti. Şehir çıkışında Jandarma kimlik kontrolü için otobüsü durdurdu. Otobüste muhabbet eden herkes sustu.

Hem nüfus cüzdanım hem de askeri kimliğim yanımdaydı. Kimliklere bakarken üzerinde “Üsteğmen Barış…” yazan subay kimliğimi gösterince benimle ilgilenmediler bile. Diğer yolcuların nüfus cüzdanlarına baktıktan sonra şüphelendikleri bir yolcunun bagajdaki valizini kontrol etmek istediler. Ondan da bir şey çıkmayınca, çok geçmeden yolculuğumuza devam ettik.

Yol kenarındaki jandarma kontrol noktasını geçtikten kırk beş dakika sonra otobüs bir kez daha durduruldu. Herkes yine sustu. Fakat bu sefer otobüse binenler askere pek benzemiyorlardı! Otobüsün etrafında her yöne yayılmış bir sürü silahlı ve yüzleri puşili adamlar vardı.  Buna benzer olaylar çokça yaşanıyordu son günlerde ve şehit edilen arkadaşlarım vardı. Subay olduğum anlaşılırsa öldürüleceğimden emindim. Bir elimi bu ihtimale karşı ceketimin altında, ağzında mermisi sürülü beylik tabancama attım ve parmağım tetik muhafazasında beklemeye başladım. Yine de soğukkanlı olmaya çalışıyordum. İçeri girenlerden biri herkesin duyacağı biçimde bağırdı ama onun yüzü diğerleri gibi değil, puşisi boynunda açıktı.

“Kimse yerinden kalkmasın! Kimlikleri çıkarın!” dedi ve ekledi “Biz sizin için çalışıyoruz, siz de yardım edeceksiniz! Üstünüzde değerli ne varsa onları da ortaya koyun. Davamız sizin için!”

Ardından otobüsün içinde tek tek kimlikleri kontrol etmeye ve para ile değerli eşyaları belinden sarkan torbasına doldurmaya başladı.

Bir yandan da verilenlerle yetinmeyerek “Ne varsa ver, ne varsa, ne varsa!” diye üsteliyordu.

Terminalde dikkatimi çeken aile benim hemen önümdeki koltuklarda oturuyordu. Nedense adam çok tedirgindi. Pek de hoş olmayan bir ifade ile bakıyordu silahlı adama. Bu durum onun da dikkatini çekmiş olacak ki, sertçe adamdan kimliğini istedi ve ayağa kalkmasını söyledi. Bu sırada ben, sol elimde kimliğim ve birkaç banknot ile onların hemen arkasındaki cam kenarında oturuyor, diğer elimse tetikte beklemeye devam ediyor, onları izliyordum.

Eşkıya, yanında bebekli karısı olan öndeki adamın kimliğine, verdiği bir miktar paraya ve sonra da yüzüne baktı.

“Házım!” dedi “Sende epey var demek ki! Üzerinde daha ne kadar varsa çıkar!”

Benim şaşkın bakışlarım arasında Házım isimli adam umulmadık bir tepki verdi. Canına tak etmiş gibiydi.

Eşkıyaya haykırır şekilde “Ne istiyorsan aldın. Yetmedi mi! Daha canımızı mı alacaksın?” diye bağırdı.

Eşkıya ise onun sözlerini duymamış gibi, hiç istifini bozmadan tüfeğini Házım’ın karısının kafasına doğrultarak! “Nereye böyle ailece?” diye sırıtarak sordu kadına.

Bir kıvılcımla parlayacak barut háline gelen Házım, niháyet bu harekete dayanamayıp karısına doğrulmuş namluyu savurarak, öne atıldı. İki elinin ayasını kullanarak adamı tüfeği ile birlikte geri ittirdi. İçerideki kargaşayı gören diğer silahlı adamlar hemen içeri doluştular ve Házım’ı karga tulumba dışarı çıkardılar. Bu arada karısı çığlık çığlığa bağırıyordu.

Házım “Elif sen dur!” diye seslense de, o da bebeği kucağında peşlerinden indi.

“Durun, ne olur durun!” diye yalvarıyordu ama dikkate alan yoktu.

Ben yavaşça elimi belimden çekip, ağır adımlarla otobüsün koridoruna çıktım ve arkalarından kapı girişine kadar yaklaşıp olanı biteni takip etmeye çalıştım. Tek başıma bu kadar silahlı adamla mücadele edemeyeceğimi düşünerek kahroluyordum. Ama her ihtimale karşı bir fırsat yakalayabilmeyi ve aşağıya inen aileyi otobüse döndürebilirsem süratle otobüsü hareket ettirebilmeyi umuyordum.

Şoföre dönüp usulca “Ben söyler söylemez hareket edeceksin.” dedim.

Otobüs şoförü dudak büküp “Sen ne diyorsun!” dedi “Ölmeye niyetim yok benim!”

Risk alıp ceketimi hafifçe araladım ve kaşlarımı çatarak tabancamın namlusunu gösterdim.

Usulca ama sertçe “Eğer dediğimde hareket etmezsen seni ben öldürürüm!” dedim.

Elbette öldürmezdim. Neyse ki otobüs şoförü de beni ele vermedi ve başını korkuyla ve olur verir biçimde salladı. Bu sırada Házım’ı sürükleye sürükleye götürüp liderlerinin karşısına diktiler. O da Házım’ın suratına sertçe tükürdü.

“Sen buraların adamısın be adam! Yardımcı olacağına neler yapıyorsun böyle! Bizim davamız sizin davanız.” dedi.

Házım dik duruşunu hiç bozmadan ve yüzündeki öfkeli ifade ile “Böyle dava adamlığı mı olur! Sizin yaptığınıza eşkıyalık denir. Ne davasından bahsediyorsunuz? İki günde neyimiz varsa aldınız. Elimde avucumda ne varsa hem de! Bırakın sizin için çalışıyoruz sahtekârlığını da kime kulluk ettiğinize, neye hizmet ettiğinize bakın şerefsizler!” diye haykırdı!

!!!

Tek bir el silah sesi duyuldu!

Házım yere yığılmıştı!

Karısı Elif şoka girmiş öylece bakıyordu.

Bir anlık sessizlikten sonra liderleri kaşlarını çatarak “Gidiyoruz!” dedi arkadaşlarına.

Hızla terk ettiler otobüs mahâllini…

Elif nefesini tutmuş, çaresizce kocasının cansız bedenine bakıyor, içinden gelen çığlığı tutmaya çalıştığından sadece kısık bir inleme duyuluyordu. Ben bu esnada otobüsten indim. Diğer yolcular ise ne yapacaklarını şaşırmış hâldeydiler.

Elif şokun tesiriyle kaskatı kesilmiş, her an devrilecekmiş gibi sallanırken, yaklaşıp bebeği aldım kucağından. Elif irkilerek önce bana baktı, sonra kendine döndü ve yerde yatan kocasına sarılıp hıçkırıklara boğuldu. Kucağımda bebekle beklerken ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum. Gözlerimden yaşlar akmaya başlarken “Bunun için miydi!” diye mırıldandım “Ne için ölüyorlar! Ne için ölüyoruz! Hepimiz ölüyoruz! Neredesin Allah’ım!”

Devamı…