Bize Yalan Söylediler 2/18.Bölüm

Çilekli Patik

Şiddetle esen her rüzgârda savrulan yaprakların en solmuş olanıydı o uzaklardaki köy. Dağların heybetten ulaşılmazlığı varsa, o kerpiç evlerin herkesi kucaklayan sevdası vardı. Soğuğun kanatlarında uçarken insanlarının sıcaklığında bulurdun hoşgörüyü. Yolda yorulmuş kamyoncunun uğrağında, bir sıcak çorbasını değil, Anadolu’yu yudum yudum içerdin.

Sunalar havalanırken dere boylarında, deklanşöre basmaya yetişemezdin. O güzelliği bir kareye sığdıramayacağını hatırlatırdı sana derin yamaçlardaki göçerlerin sürüleri. Serin yazında keklik keklik, çiçek çiçek, ıtır ıtırdı, gençlikleriydi köyleri! Genç kalan hatıralarıydı! Bir parça lavaşı, bir yudum ayranı, bir kasnak balı, bereketli ocakları ve tertemiz insanları ile çorak toprakların gülüydü. Ama her toprakta olduğu gibi, en az iyileri kadar kötüleri de vardı.

O gün kaymakam gelmiş, köy meydanında hazırlanmış olan çardakta, köyün erkeklerine “Teröristlere karşı bize destek vermezseniz, güvenliğiniz için köy boşaltılmak zorunda kalınabilir.” demişti…

Demişti ama birçok hane Diyarbakır ve Adana’daki yakınlarının yanına çoktan göç etmişti bile. Házım’ınki ve onunki gibi köydeki bir kaç aile ise yokluktan dolayı gitmek istese de gidemiyordu. Gerdo Ağa ise o günkü gibi arada bir köye gelir, birkaç gün boyunca işlerini hâlleder, sonra yine uzun zaman ortalıkta görünmezdi.

Kaymakam gittikten sonra askerlerin doktoru köylülerden hasta olanları muayene etti ve onlara ilaç verdi. Bu sırada komutan da etrafına toplanan çocuklara kumanyalarından konserve ve meyve suları çıkarıp dağıttı.

Kalabalık dağıldıktan sonra Házım, ağanın yanına yanaşıp konuşmaya çalıştı. Gerdo Ağa, Házım’ın altı dönüm yeri ve ceviz ağaçları için ederinin dörtte birini önerince pazarlığı keserek eve doğru çaresizce yürüyüp gitmek zorunda kaldı.

Akşamları daha da bir derin sessizlik çöken, kimine göre çok uzak kiminin ise ta yüreğinin içinde bir köydü. Her tarafı dağlarla çevrili olduğu için akşam da vaktinden erken olurdu.

İpek yolunun, zamanında oradan geçiyor olmasıyla övünürlerdi. Eskiden bu köyde yaşayan Nasturiler ve Ermeniler sulak araziyi, özellikle dere kenarlarını ekerlerdi. Şimdiki köylülerin aksine düzlüklere ev kurmazlar, suyu kanallarla yukarılara taşır evlerini oraya yaparlardı.

Önemli bir dönem kadınların ördüğü kilim ve halılar çarşıda çok iyi fiyatlara satılırdı. Şimdiki zamanda ise ne ekip biçen, ne de kilim dokuyan kalmıştı. İnsanların yarısı kaçağa gidiyor, yarısı korucu oluyordu. Çoğuysa her ikisini birden yapıyordu. Kimisi ise Házım gibi ekip biçmekte direniyordu ama nafileydi!

Karısı hiç istemese de Házım’ın onu yalnız bırakıp Giresun’a fındık işçiliğine gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Yoksuzluktan bunalmış ve dedesinden kalma iki büyük ceviz ağacının gölgelediği kerpiç evlerine iki lokma ekmek getirememenin sıkıntısı yüzüne yansımıştı. Kenarda köşede yarım çuval undan ve birisi kısır olmak üzere üç tavuktan başka da bir şeyleri de kalmamıştı. Házım kararını verdi. Çalışmak ve para kazanmak için Giresun’a gitmek zorundaydı. Sabah erkenden yola çıkmaya karar verdi.

Karısı çantasına iki parça iç çamaşırı, lavaş, biraz ceviz ve naylon bir su matarası koydu. Yeni doğum yapmamış olsaydı onu da yanında götüreceğine emindi. Yine de bu ayrılık onu çok tedirgin ediyordu.

Hava tamamen kararmıştı. Bir haftalık lohusa háline rağmen hálâ elde avuçta kalanlarla iki tas çorba koymayı başardı sofraya. Oturup ayağının kınalı başparmağına beşiğin ipini bağlayıp, o da kocasıyla birlikte çorbayı kaşıklamaya başladı.

Bir ara Házım başını kaldırıp, ona doğru gülümsediğinde her zamanki gibi gözlerinin altından gamzelerine doğru uzanan çillerine baktığını anlamıştı. “Çilekli patik” derdi ona.

Genç karı kocaydılar daha! Birbirlerine, sevdalarını hálâ tam olarak yaşayamamış olmanın verdiği bir gizli hasretle bakıyorlardı.

Tam bu sırada kapı yıkılır gibi yumruklandı.

Házım ayağa kalkıp girişe kadar gitti ve “Kimsiniz!” diye seslendi.

Dışarıdaki kaba ses “Bırak bu burjuva âdetlerini, aç kapıyı da kırdırtma!” diye diretti.

Házım durumun daha kötüye gideceğinden endişe ederek karısına doğru baktı ve “hemen kalk” der gibi bir kaş göz işareti yaparken yavaşça tahta kapının mandalını çevirdi. Ama daha kapıyı aralar aralamaz bir iri kıyım ve yanındaki ağır kokulu iki silahlı adam içeri daldılar. Bu sırada çelimsiz iki silahlı adamın da evin dışında kaldıkları fark ediliyordu.

İçeridekiler “Ooo! Sofra da hazırmış!” diyerek ve sırıtarak yemeğe oturdular.

Házım’ın eşi, yüzünü kapatarak ayağa kalkıp beşikteki bebesini almaya yöneldi ki sofranın başındaki liderleri “Dur bi!” diyerek elindeki silahın namlusuyla beşikteki güzeller güzeli bebeğin üzerindeki tülbendi çekip yüzünü görmeye uğraştı.

Ona bir şey yapacaklarından korkarak öne atılıp bebeğini almak üzere “Merve!” diye istemsiz bir çığlık attı genç kadın.

Bunun üzerine adam Házım’a dönerken, hem kahkaha atıyor hem de söyleniyordu.

“Kız haa! Hem de sosyete ismi takmışsın! Merve! Ha ha ha!…”

“Ağam ismini dayısı taktı. Sosyete ismi değil, Kuran’da geçiyor.” dedi Házım.

Adam sertleşerek “Uzatma! Te-ce ajanı mısın la sen! Çocuğuna böyle isimler veriyorsun! Kuran muran bırakın bunları artık! Asimile olmayın. Kürtçe isim mi kalmadı? Bırakın Muhammed’in tanrı serüvenini. Önderliğin kitaplarını okuyun da ne kadar cahil olduğunuzu görün artık! Tanrı’nın maskeli bir fenomen olduğunu öğreneceksiniz! De! Bakalım ne zaman!”

Házım “Ağam tam anlamadım ama kitap okumak kim, biz kim! Kitaba verecek para bizde ne gezer! Şu bebeye bakacak kadar kazanalım yeter!”

“Sen kazanmayacaksın da ben mi kazanacağım la it! Buralarda kaç dönüm yerin var, bak! Önden yol mu yapıyorsun vergini vermemek için! Senin gibileri iyi biliriz biz! Paran yoksa iki çuval bulgur verirsin, yoksa yıkarım burayı başına!”

“Ağam bende bulgur yok! Hiç bir şeyim yok benim! Çalışmaya gideceğim. Karnımızı bile zor doyuruyoruz! Ben nasıl bulayım sana iki çuvalı?” diye yalvarır biçimde cevap verdi Házım.

Adam “Sen bu ırktan, ezilenlerden değil misin? Zor şartlar altında özgürlük mücadelesi veren yoldaşları desteklemeyecek misin!” diye azarladı Házım’ı.

“Ağam destekleyeyim ama elimde bir şey yok.”

Adam daha da korkutmak ister bir edayla konuştu.

“Yoksa bugün gelen te-ce kaymakamı mı vermeyin dedi size? Yoksa askerlerden mi korkuyorsun?”

“Yok ağam!”

“Oğlum bak! Bunlar ırkçıdırlar bilesin ha! Gösteriş yaparlar! Göz boyarlar! Unutma, bu Türk devleti bizim halkımızı sömürüyor. Direneceksin sonuna kadar. Bu işgalcilere boyun eğmeyeceksin!”

“Haklısın ağam!” diyerek boynunu büktü Házım.

Bu sırada karısı, Merve’yi koynuna vurup, yatak odasına doğru seyirtti. Kapatmak için döndüğünde onu izleyen gözleri fark edince, sertçe vurdu kapıyı üstüne. Adam, kapısının kapanmasına rağmen hálâ kadının girdiği odaya doğru bakıyordu.

“Sen bilirsin!” dedi ve başını Házım’a doğru çevirirken “Biz alacağımızı alırız! Sen versen de vermesen de!” diye ekledi.

Tehditkâr konuşan adama karşı her dakika daha da çaresiz kaldığını hisseden Házım, evdeki son kalan yarım çuval unu verdi. Kümesteki tavuklar ise dışarıdaki adamlar tarafından çoktan boğazlanıp paketlenmişti bile…

Házım’ın elinde avucunda sabah çoluk çocuğuna yedireceği bir lokma bile kalmamıştı. Adamlar giderken arkalarından çaresizce ve öfkeyle bakıyor ve mırıldanıyordu.

“Onlara ırkçı diyorsunuz ama siz de ırkçısınız. Paylaşmıyor, bölüşüyorsunuz. Onlar eğer bizi kanunla sömürüyorsa siz de kanunsuzca sömürüyorsunuz. Kaybedense Türk ya da Kürt hep biziz. Olan hep bize oluyor. Biz yaşayabilmek istiyoruz. Ama siz köle gibi kullanıyor, bölüyor, öldürüyorsunuz bizi… Kürt Türk demeden yok ediyorsunuz hepimizi! Allah’tan bulasınız!”

Çaresiz kalan Házım Giresun’a gitmekten vaz geçti. Sabah olduğunda ilk işi, Gerdo Ağa’ya daha önce vermeyi taahhüt ettiği paranın bile daha azına yerlerini satmak oldu. Aldığı para ile ailesini alıp İstanbul’a kayın abisine gidip orada çalışmak için yol göstermesini isteyecekti. Toprağını satın alan Gerdo’nun evinden çıkmak üzereyken, ağa arkasından kinayeli biçimde seslendi.

“Keşke dün, güzellikle verseydin! Gece rahat uyurdun!”

Házım durdu. Geriye döndü ve tekrar yanına geldi Gerdo Ağa’nın. Gerdo haince sırıtırken Házım soğukkanlıca önce yere baktı, sonra başını kaldırdı… Ve hışımla suratına tükürdü. Gerdo beklemediği bu tepkinin ardından eliyle yüzünü siliyorken Házım yürüdü çıktı. Peşinden Gerdo kapısının önüne çıkıp adamlarının bu olayı görüp görmediğine baktı. Normal görünüyorlardı. Tekrar içeri girdi.

Ertesi sabah Házım, o lohusa háliyle karısı ve kucağında küçük bebeği Merve’yle birlikte şehre doğru yürümeye başlamışlardı. Cebinde bir tomar para olsa da malsız, mülksüz, iki kuru bohça ve dönüşmüş de olsa biraz ümitle… Birkaç gün içinde İstanbul’a varabilirseler, en azından hayáta tutunma şanslarını artırmış olacaklardı…

Yürümeye başladıklarında gün henüz ağarmış, toprak en güzel kokularını sürünmüş, ağaçların geniş yaprakları arasından süzülen gün ışığı en parlak háliyle aydınlatıyordu bu küçük aileyi. En son dönemeci dönmeden durdu Házım. Merve’yi karısının kucağından aldı.

Sanki onu anlıyormuşçasına “Bak kızım, bura senin köyün. Bu son görüşün.” derken bir yandan da kızının yüzünü köye doğru çeviriyordu “Bu düzen değişmeden bir daha buralara gelme. Bu bizim kadar senin de hicretin olsun. Allah seni kimselerin kara vicdanına terk etmesin! Karşına ömrün boyunca hep iyileri çıkarsın!”

Karısı Házım’ın yanına sokulup öylece baktı. Bir yandan gözyaşlarını siliyor, bir yandan da özgüven kazanmış bir tay gibi dikleşiyordu.

“Házım!” dedi “Bir daha dönmeyecek o kız buraya, dönmeyecek!”

Şehre ulaştıklarında öğle olmuştu. Terminalde bir köşede, annesi Merve’yi emziriyordu. Házım ise elleri arkada bağlı, ileri geri kendi kendine söylenerek yürüyordu.

Sonra birden durdu. Genç karısının yanına geldi ve yere çömeldi. Dizlerini büküp kollarını dizlerinin üstünde uzatarak hareketsiz kaldı bir müddet. Sanki içinde, koparmaya çalıştığı ama bir türlü beceremediği bir sıkıntı var gibiydi. Bakışları donuk ve nefret doluydu. Karısı ise bebeğinin karnını doyurmuş, anlamsız gözlerle Házım’ı izliyordu.

Sanki “Vazgeçtim, gitmiyorum!” diyecekmiş gibi duran kocasına ürpererek baktı.

Yaklaşıp, başını hafifçe kocasının omzuna dayadı. Házım irkildi birden. Pek alışık olduğu bir durum değildi böyle baş başa diz dize! Üstelik kucakta bir bebe ile! Ama o aldırış etmedi. Daha da sokularak usul bir ses tonuyla mırıldandı.

“Her şey çok güzel olacak Házım, çok güzel olacak!”

O da karısına doyamamışçasına bakıyor ve eliyle yazmasını düzeltirken şefkatle konuşuyordu.

“Çilekli patiğim! Allah’ın izniyle, sonunda bütün dertlerin bitecek. Üzülme!”

Otobüs tıslayarak yanaştı. Pek yeni olmayan, ama temiz görünümlü bir otobüstü. Çok da önemli değildi. Bu otobüsle Van’a kadar gidecek, oradan başka bir otobüse geçeceklerdi.

Muavinin “Van yolcusu kalmasın!” çığırtmaları arasında otobüse bindiler.

Kısa bir süre sonra otobüs hareket etti. Zap Suyu’nun kenarında kıvrılan yoldan, vadilerin içinden, köylerin arasından geçtiler. Házım ve ailesi belki de bir daha göremeyecekleri topraklarına hüzünlü bir bakışla veda ediyordu.

Devamı…