Bize Yalan Söylediler 2/17.Bölüm

Mecnunname

O gün ders devam ediyordu. Bense elimde kalem, gözümün önünde sevmekten korktuğum ama yine de içten içe bağlanmaya başladığım o çocuk vardı. Onun bazen komik, bazen soğukkanlı davranışları, bazen derin konuşmaları, kahvenin en güzel tonundaki gözleri, seyrek sakalı…

Dayanamayıp bugünkü derste yine bilerek onu görebileceğim bir yere oturmuştum işte! Keşke o da benim farkımda olsaydı! Âdeta sevgimi sadece yüreğimde yaşamaya hapsetmiştim kendimi.

Elimi çeneme yaslamış, onu süzerken o bunun farkında bile değildi. Cama vuran yağmur damlalarının sesine muhteşem bir melodi dinlermişçesine takılıp kalmıştı.

Káni hocanın Erdem’e bir soru sormasıyla o da, ben de kendimize geldik.

“Yağmur damlalarını mı sayıyorsun Erdem?”

Hoca imalı bir gülümseme ile ona bakarken Erdem sonradan toparlamış olsa da, ne dediğini anlayamadığım bir şeyler geveledi önce! İçin için güldüm. Şaşkınlığı bile hoşuma gidiyordu.

Sonra Káni hoca bir şey daha sordu. Ama biliyordum ki, soru bana gelseydi daha da beter olurdum. Sorunun ne olduğunu bile doğru dürüst anlamamıştım. Çünkü beynimden aşağı bir mızrak saplanmış gibi oldu. Başım döndü bir an, ama hemen geçti.

Erdem, hocamıza projesinden bahsederken dersteki diğer arkadaşlar da bu ani gelişen durumdan dolayı kıkırdayıp gülüşüyorlardı. Hoca üstelemedi ama Erdem’e proje anlatımı görevi de vererek dersi bitirdi. Diğer öğrenciler ders bitince gülüşmelerine konuşmalarını da ekleyip kitaplarını ve malzemelerini toplamaya başladılar.

Káni hoca dışarı çıkarken ben de kitaplarımı toplayıp kucağıma almıştım ki, tırnaklarımı öfkeyle Erdem’in suratına geçiresim geldi. Sanki şimşek çakmış gibi ortalık birden aydınlandı.

Sonra gözlerim karardı, nefesim kesildi ve yere yığıldım…

Her yer karanlıktı. Tek bir şey bile yoktu. Aslına bakarsanız karanlık da yoktu. Hatta ben de yoktum. Sonra ne olduysa oldu, bir anda fanusun içinde ve olay ufkunun ötesindeydim. Üzerime müthiş bir koku sinmişti. O kokudan genzime ulaşan her zerre, tarifi imkânsız bir haz, bir huzur veriyordu. Biraz daha… Biraz daha derine çekeyim, biraz daha hissedeyim derken, işte o an kendimi onun gözlerine bakarken buldum!

Birkaç saniye sonra olay akışı başa dönmüştü. Ama bu kez Sevda’nın değil Erdem’in duyuları ve düşünceleri akıyordu… Söz bir anda Erdem’e geçmişti…

Onu düşünüyordum ama ne yapayım ki, hoşlandığımı belli etmeye çekiniyordum! Sevda zeki bir kızdı. Çok da başarılıydı. Ama onun bilmediği bundan daha da önemli bir şey vardı. Onu seviyordum…

Ona baktığımda ne düşündüğümü anlayacağından korktuğum için pencereye doğru, dışarıda yağan yağmura bakıyor gibi davranıyordum. Záten bu dersten de çok hoşlanmıyordum. Projem benim rüyamdı. Eninde sonunda şu lisans derslerini bitirip hedefime yönelmek istiyordum.

Hocanın dikkatini çekmiş olacak ki bana anında soruyu yapıştırdı.

“Yağmur damlalarını mı sayıyorsun Erdem?”

Sorduğu soruya ne cevap vereceğime dair kelimeleri toparlayamadan konuşunca háliyle saçmaladım…

“Ha.. Hay… Hayır hocam, pro.. proje demiştim, yağmur projesi.. pardon yani bilinç projesi.. hazır olunca getireceğim.”

Amfideki herkes kıkırdamaya başlarken hocamız da tebessüm ederek “Konumuz yıldızların mesafeleri ve onların geçmişteki hâllerini görüyor oluşumuzdu Erdem, bilinç değil. Sen pencereden uzaklara dalmışken, o mesafelere gidilip gidilemeyeceğini tartışıyorduk biz. Herhâlde bu konuda senin de bir fikrin vardır.”

“Var hocam!” dedim hevesle “Mádem bedensel olarak o mesafelere gidemiyoruz, o hâlde bedenimizi bırakıp gideriz biz de. İster uzaklara ister geçmişe. Benim bilinç projem tam da bununla ilgili.”

Benim açıklamama rağmen arkadaşlar işin eğlencesinde bana gülüyorlardı hálâ. Bu yüzden utanmıştım. En çok da Sevda’dan!

Káni Hoca “Perşembe günü Erdem’in projesini dinleyeceğiz. Siz de konuyla ilgili hazırlığınızı yapmış olarak gelin.” diyerek dışarı çıkarken Sevda’nın sendelediğini fark ettim. Ama düşmeden yetişmek için geç kalmıştım!

Eliyle göğsünde tuttuğu kitapları yerlere saçıldı. Hemen eğilip başını kaldırarak koluma yatırdım. Neyse ki yaralanmamıştı. Ama bir gariplik vardı.

“Sevda! Sevda! İyi misin? Sevda!…”

Seslenmeme rağmen cevap vermedi.

Elimle şah damarını kontrol ettim…

Akış bu esnada yine değişti. Hissedilen zaman, tekrar geri geldiğinde söz tamamen Sevda’da gibi görünüyordu…

Gözlerimi tekrar açtığımda karşımda kırk yaşlarında bir adam bana kucağımdaki bir tepsinin üzerinde bulunan tastaki tarhana çorbasını kaşıkla içiriyordu. Şaşırmış ve korkmuştum.

Ağzımdaki çorbayı yüzüne doğru püskürterek “Sen kimsin be?” diye bağırdım.

Adamın cevabı çok saçmaydı!

“Benim Sevda! Kocan Erdem! Yine kriz geçiriyorsun sakin ol!”

“Sen Erdem değilsin!” diye hiddetle bağırdım.

Çılgına dönmüştüm. Daha birkaç saniye önce üniversitede derste iken şimdi bu yatakta… Bu evde… Her ne kadar Erdem’e benziyor olsa da, o olmadığına emin olduğum bu yaşta bir adamın karşısında… Onun uzattığı kaşıktan çorba içerken bulmuştum kendimi.

Evet, az önce başım dönmüş ve gözüm kararmıştı ama Erdem’i tanıyamayacak kadar kendimden geçmediğime emindim. Üstelik adam bana kocam olduğunu söylüyordu. Evlenmek bir yana, daha Erdem benim farkımda bile değildi ki!

Adam sessiz kaldı. Bana bir oyun oynandığını düşünmeye başladım.

“Bırak beni, çekil karşımdan!” diye bir kez daha bağırdım.

O ise benim bağırışlarıma pek aldırmıyor ve soğukkanlılıkla bana cevap veriyordu.

“Tamam Sevda, yavaşça kalk. Korkma sana bir zarar vermeyeceğim. Ben senin kocanım.”

“Sen benim kocam falan değilsin! Ben kimseyle evli mevli değilim!” diye sertçe karşılık verdim ve yatağın kenarına koyup kalkacakken kendi elimi fark ettim.

Olması gerekenden daha yaşlı görünüyordu. O şaşkınlıkla ayağa kalkıp sağa sola bakındım ve “Burada ayna yok mu, kendimi görmek istiyorum.” dedim.

Adam bu soruyu bekler biçimde eliyle yastığımı göstererek “Altına bak.” dedi.

Sert bir hareketle dönüp yastığı kaldırınca altında duran el aynasını gördüm. Biraz da endişeyle yutkunup yüzüme doğru çevirdim.

Bu nasıl olabilirdi!… Gerçekten en az on beş yıl yaşlanmıştım. Gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu. Gerildim ve hınçla yatağın üstüne doğru fırlattım aynayı.

“Bana ne yaptın, nasıl bir ilaç verdin de bu hále geldim?” diye bağırdım.

O “Sana bir şey yapmadım. Ne olur sakinleş de ne olduğunu anlatayım.” diye yalvarır tarzda konuştu.

“Ne anlatırsan anlat sana inanmıyorum.” diye bağırmaya devam ettim.

Adam sandalyede oturuyor ve çok yorgun görünüyordu. Bununla beraber benim neler yapabileceğimi biliyor gibi, olması beklenir olanın bile çok üzerinde bir soğukkanlılığı vardı. Benim azarlarım altında ve ben ihtimal vermezken yavaşça ayağa kalktı. Gidip oda kapısını kilitledi. Ardından anahtarı cebine koydu ve tekrar dönüp sandalyesine oturdu.

Benim her soruma anında cevap veriyor ve hiddetli sözlerime maruz kalmayı normal karşılıyordu. Odanın içinde sağa sola koşuşturmayı ve soru sormayı bırakıp hızlıca kapıya doğru yönlendim. Kapı kolunu çekiştirip kıracaktım! Onu artık dinlemek istemiyordum.

Kapının kolunu tutup sertçe birkaç defa çekiştirdim ama olmadı. Tekrar bağırdım.

“Çabuk kapıyı aç, beni burada hapsedemezsin, sapık!”

Adam “Açacağım. Ama önce beni dinlemelisin.” diye cevap verdi.

“Seni dinlemek istemiyorum! Seni mahkemeye vereceğim. Kapıyı aç!” diye yineledim.

Bunun üzerine adam yerinden kalkıp, ağır adımlarla yanıma kadar geldi.

Sırtını kapıya, yüzünü bana dönüp “Ben senin kocan Erdem’im. Senin hatırladığın anla aradan on altı yıl geçti. Bu kapıyı sana açacağım. Ama önce benim ben olduğumu anlayabilmen için bana istediğin soruyu sormanı istiyorum. Kabul ediyor musun?” diye sordu.

Bir an düşünüp “Peki, tamam.” diye beklentisizce kabullendim.

Bu sözüm üzerine devam etti.

“İstersen sen sormadan önce ben birkaç sorunu cevaplayayım. Sen az önce üniversitede dersteydin. Dışarıda yağmur yağıyordu. Seninse canın çok sıkkındı. Sonra ders bitti. Sen de kalkıp çıkarken, bilincini kaybederek düştün.”

Bu sözlerle ikna olacağımı mı zannetmişti!

“Bunlar herkesin bilebileceği şeyler. Hiç bir şey ifade etmez. Bana benden başka kimsenin bilemeyeceği bir şey söyle mádem!” diye karşı çıktım.

“Sen sor.” dedi adam.

Düşündüm.

Bilemeyeceğinden emin olarak “Peki söyle bakalım, benim en sevdiğim renk… Kocamsan bunu bilmen lazım!” diye sordum.

Ama o, sorumu beklemeksizin cevapladı.

“Mavi ve yeşili bir arada seviyorsun, fakat beyaz giymeyi daha çok tercih ediyorsun. Balık, köpek ve kuş beslemek istiyorsun ama annen ve baban buna müsaade etmiyorlardı. Meyvelerden kayısı ve üzüm…” derken sözünü kestim.

İnanmamıştım elbette.

“Eminim ki iyi bir araştırma yapmışsın ama beni kandıramazsın. Kapıyı aç!” diye yineledim.

Adam cebinden anahtarı çıkardı. Kilidin deliğine sokup çevirdi. Kolunu indirip kapıdan çıkabilmem için aralarken kendisi geriye çekildi.

Hızlı adımlarla hemen çıktım. Kapının açıldığı salonun bir köşesinde içinde türlü balıklar bulunan büyükçe bir akvaryum gözüme çarptı. İlgilenmeden devam ettim.

Kapının önünde bulunan bir çift terliği giyip bahçeye çıktığımda bir an durup çevreme baktım. Araları özenle temizlenmiş dört beş kadar ağacın her birinin üst dallarında tahtadan yapılmış kuş yuvaları vardı. Hemen sağ tarafta büyük ve önünde çok güzel açılır tahta pencereleri olan ve fens teliyle kaplı bir kümes gördüm. İçinde bulunan türlü güvercinlerin guguklaşmaları kulağıma kadar geliyordu.

Bu sırada adam da benim arkamdan ağır ağır bahçeye çıktı.

Anlamış ve tam emin olamasam da zihnimde geçirdiğim anılar flaş ışıkları gibi gelip gitmeye başlamıştı.

Gözlerim yaşarmaya başladı. Kapıda duran adam yoksa doğru mu söylüyordu! Yavaşça ona doğru dönüp,

“Bana tek bir şey daha söyle, sana inanayım.” dedim.

Bunun üzerine adam “Üniversiteyi kazandığın zamanı hatırlıyor musun?” diye sordu.

“Evet!” diye yanıtladım.

“Baban sana seninle gurur duyduğunu söylemişti ve sen bundan çok etkilenmiştin.” dedi.

“Bunu sen nasıl bilebilirsin!” diye mırıldandım.

Cevap verdi.

“Bunu bana sen anlatmıştın, üniversiteyi bitirmeden evlenemeyiz diyerek evlenme teklifimi askıya aldığında!”

Bu sözün üzerine bir süre kalakaldım. Sonra ona gözlerimi çevirip bir süre baktım. Tekrar önüme döndüm.

Bekledim… Bekledim… Ve ardından yavaşça geriye dönüp, ona doğru bir kaç adım daha yaklaştım.

“Bana her şeyi baştan anlat.” dedim.

Bu an besbelli bir dejavuydu. Erdem daha önce yaşadığımı hissettiğim gibi bir kez daha anlatmak üzere benimle beraber içeriye girerken, ben başımı çevirip dışarıyı tekrar süzdüm. Karşıdaki evin çatısından bize doğru bakmakta olan beyaz bir güvercin vardı.

Aradan birkaç saat geçti…

  • § §

Anlattıklarından sonra zor da olsa kabullenmiştim durumu. Her ne kadar yaşlanmış olsa da o benim sevdiğim adamdı. Belki hatırlamıyordum evlendiğimizi, gençlik günlerimizi ve yaşadıklarımızın çoğunu ama onun sevgisini ve bağlılığını hemen fark edebilmiştim. Kim bu kadar güzel bir yerde bilip de benimle birlikte yaşayacağı ve benim sevdiğim şeyleri paylaşacağı bir hayat sunabilirdi ki bana?

Evlendiğimiz gün çektirdiğimiz resmi duvara asmıştı. Yüzüne baktığımda, gözlerinde öğrencilik zamanındaki o eski saf heyecanını okudum. Birkaç saat önce üniversitede öğrenci iken şimdi.. Nasıl oluyor da onca yılların geçmiş olabileceği… Aklım almasa da beraber geçirdiğimiz anların hissiyatı… Sanki hepsi kanımda dolaşıyor gibiydi. Ama hatıralarım belli belirsizdi. Ne herkesi ne de her şeyi hatırlıyordum! Kocaman bir filmin içinde birkaç kare sahneden başka bir şey yoktu yakın yıllara dair anılarım arasında. Bu düşünceler içerisinde fotoğrafa dalıp gittim.

Erdem elinde iki bardak ayranla içeriye girince kendime geldim. Hafiften kırışmaya başlamış olan çehresinde hálâ aynı saf ve tertemiz bakış, gözlerinde hálâ mekân edinmiş olan ve yüreğimi titreten o buğu, içimde saklamış olduğum sevda ateşinin heyecanını körüklüyordu. Evet, bu benim Erdem’imdi.

Söz Erdem’e geçti…

Karşılıklı oturduk. Beraber ayranlarımızı içerken anlamlı anlamlı gülmeye başladı Sevda.

“Neden gülüyorsun” diye gülümseyerek sordum.

Yavaşça üst dudağıma doğru elini uzattı ve ayran lekesini sildi. Utangaçça gülümsedim.

“Bunu hep yapıyorsun biliyor musun?” dedim.

“Sen de hálâ ayran içmesini öğrenememişsin.” diye gözleri parlayan bir gülümsemeyle cevap verdi hayat yoldaşım. Ruh ikizim! Bir tanem!

Sevda hálâ okul zamanlarındaki çekingenliğini üzerinden atamamış bir edayla “Yaklaş koca oğlan.” dedi.

Ben bardağımı kenara bırakıp biraz daha sokuldum. Çok sevdiğim karım kollarını boynuma dolarken, başını omzuma koydu. Bazı şeyleri hatırlamaya başlamıştı yine.

“Seni üniversitedeyken çok seviyordum.” dedi.

Sevda’nın hissen ilk defa sevdiği adama sarılmış ve genç bir kız gibi heyecandan titrediğini fark ediyordum. Bense bu anın benzerlerini belki defalarca onunla yaşamış olduğum hâlde karımın bu an’ı tekrar tekrar yaşamasına müsaade edecek kadar anlayış ve şefkatle doluydum.

“Şimdi sevmiyor musun tatlı kız?” diye muzip bir şekilde sordum.

Sevda naz yapar bir edayla “Aşk olsun!” dedi ve daha bir kuvvetle sarıldı.

Hafifçe gözlerinden gelen yaş, artık üzüntüden değildi. Biliyordum.

Zaman atladı ve söz Sevda’ya geçti…

Özellikle beni mutsuz eden hatıraları hatırlamakta güçlük çektiğimi ve onları hatırladığımda kritik eşiğe düştüğümü söyledi Erdem. Kararımı vermiştim. Kurtulacaktım bu illet durumdan ve her şeyi hatırlayacaktım. Bir dahaki sefer olmasın, kocamın anlattığı gibi her seferinde o ilk an’a bir kez daha dönmeyeyim istiyordum ve bunun için dua ediyordum. Yaşlanmış olmak ise hiç önemli değildi Erdem yanımdayken.

Beraberce el ele tekrar bahçeye çıktık.

Yürürken biraz da çekinerek sordum…

“Ne olur yanlış anlama beni, peki neden çocuğumuz olmadı?”

Erdem gayet kesin biçimde ve kaygı götürmez bir üslupla “Benim çocuğum olmuyor.” dedi.

Ancak bunu söylerken gözlerini ilk defa kaçırıyordu benden…

Onu üzmek istemiyordum. Artık her şeyi olağan karşılamaya başlamıştım.

Bir anlık sessizlikten sonra “Olsuun!” dedim “Evlat ediniriz biz de!”

Bu sırada arka bahçeye kadar gelmiştik. Konuyu uzatmayarak değiştirdi Erdem.

“Burayı nasıl buldun?” diye sordu bana.

Konuşarak, dinleyerek ve önüme bakarak yürümekteyken bir an durdum ve çevreme baktım. Gözlerime inanamıyordum! Dört bir köşede kayısı ağaçları, üç bir tarafta her tarafı kaplamış olan asma dalları vardı. O kadar güzel ve bakımlıydılar ki kocama bir kez daha dönüp onu yanağından öptüm ve koşar adımlarla bahçede dolaşmaya başladım.

Bir küçük köpek kulübesi ve içinde uyuyan bir köpecik de vardı. Her şeyi düşünmüştü. Sonra bir asma dalına elimi uzattım ve bir yaprak kopardım.

“Çiğne çiğne! Hafızayı güçlendirir.” diye alaylı da olsa bir gerçeği söylediğinin farkındaydı Erdem.

Asma yaprağının incecik bir dalını dişlerimin arasına alıp bir yandan ekşiterek çiğniyor, bir yandan da bu adamı sevmiş olmakla ne kadar iyi etmiş olduğumu düşünüyordum.

Söz tekrar Erdem’e geçti…

Onun bu heyecanını seyrederken hálâ bu çocuksu hareketlerinden dolayı buruk da olsa mutluluk yaşıyordum. Sanki o hálâ okul yıllarındaki gibi genç bir kızdı. Hiçbir zaman olgun bir kadın olamamıştı ki záten!

Belki yine geçici bir durumdu, belki yine her an sıfırdan başlayabilir, belki yine onun karşısında zor anlar yaşayabilirdim. Okul zamanı da okuldan sonraki kısa dönemde de ufak tefek baygınlıklar geçiriyordu ama ne o, ne de ben yeterince önemsiyorduk bu halini. İlk büyük krizi evlendiğimiz ilk gecemizde yaşamış ve bir daha iflah olmamıştı. Kariyerinde ilerlemeyi de benim isteğim üzerine terk etmişti.

Amnezi krizleri bazen birkaç saat içinde geçiyor, ama bazen kritik eşiğe düşüyor ve günlerce yatalak hâlde yatıyor, konuşmuyordu. Bir ara akıl hastanesine bile yatırmış, ardından başına kötü bir iş geleceği endişesiyle kısa süre sonra geri almıştım onu.

Tüm bunlara rağmen tekrar tekrar onu sevmek ve onun tarafından ilk günkü gibi sevilmek de tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Her seferinde hayáta yeniden doğuyordu Sevda. Bazen düşünüyordum da belki de onun için bu daha iyiydi.

Fakat benim için böyle miydi? Onun için akademik kariyerimden ben de vazgeçmiştim. Bu eve taşınıp, tüm tanıdıklarımı terk edip sade bir hayátı tercih etmiştim. Arada bir çalınsalar da güvercin alıp satarak ve bahçede yetiştirdiklerimden elde ettiğim parayla geçiniyordum. Bu arada yaşadıklarımın da tesiriyle dört elimle dine sarılmış, ehlisünnet itikadının tüm gereklerini yerine getirme çabasına girmiştim. Ama Allah beni affetsin ki, içim içimi yese de kriz anlarında beni gördüğünde korkar endişesiyle sakal sünnetinden vazgeçmiştim!

Buna rağmen her geçen gün yaşlanıyorduk. Bu durum böyle sürmeye devam ettikçe ileride çok daha zor günlerin bizi beklediğini hissediyordum.

Bu düşünceler içinde Sevda’nın neşeli ve manidar seslenişiyle tekrar kendime geldim.

“Hadi gel güvercinlerimizi besleyelim bi tanecik kocacığım benim!”

Beni ne kadar sevdiğini her seferinde tekrar tekrar kanıtlıyordu bana!

Bitanem! Ömrüm! Senin için göze alamayacağım hiç bir şey yok! Kanıtlayacağım göreceksin!

Söz Sevda’da…

Benim bir haftadan beri gayet normal görünmem ve bazı şeyleri hatırlamaya başlamam onu sevindirmiş olmasına rağmen, aynı amnezi krizini her an yeniden yaşayabileceğimden de kaygı duyarak, yanımdan çok fazla uzaklaşmak istemediğinin farkındaydım.

Ama ilginç olan bir şey vardı ki!… Karı koca olduğumuza ikna olmuş olmama ve aradan bir hafta geçmesine rağmen Erdem bir kez olsun… Bir kez olsun!… Bir kez bile olsun ima dahi etmemişti… Her gece yan tarafa geçip kanepede uyuyordu…

Ben bu düşünceler içerisinde bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyor ve birazdan bu eksikliği gidereceğimi hissediyordum. Bir daha o yarı bitkisel hayáta girmeyecektim! Girmemeliydim! Ne olmuş olursa olsun kararlıydım. Belli belirsiz zihnimden geçen tüm endişelerimle yüzleşmeye hazırdım! Her normal karı koca gibi olmalıydık artık!

İçeri girdiğinde, ben ondan memnun bir ifade beklerken Erdem âdeta ürktü! Bir koca, en güzel kokularını sürünmüş, en çekici kıyafetleriyle onu davet eden karısına böyle mi bakardı!

“Yine geldiler mi?” dedi “Sakin ol Sevda!”

“Ne diyorsun Erdem!” diye mırıldandım.

Ben deli miydim ki! Yanıma doğru tereddütle yaklaştığında Erdem’in yüzünü buğu kaplar gibi oldu. Saçı kaşı birbirine karıştı. Gözleri kaydı. Giderek karanlıklaştı. Tırnaklarımı öfkeyle suratına geçiresim geldi.

O anda söz Erdem’e geçti…

Gözlerindeki dehşeti görünce “Yoksa!” dedim içimden “Yine mi! Yıllar yılı bir kez bile sarılıp yatamadığım Sevda’m, her seferinde olduğu gibi yine cinlenmiş miydi?

Önce “Sen kimsiiin!” diye bağırdı bana. Sonra yere yığıldı yine. Düşerken yakaladım. Daha önce defalarca olduğu gibi!

Artık başka çarem kalmamıştı. Bir defa nöroloğa bir defa da psikoloğa götürmüştüm ama sorunu çözememişlerdi. Daha doğrusu daha fazla seansta belki başarılı olunabileceğinde iddialıydılar. Bu da her seferinde daha fazla masraf demekti. Záten bu sadece bir hafıza problemi olsaydı hatırladıktan sonra tekrar unutmazdı ki! Doktorlar aksini iddia etse de onun cinlendiğine emindim. Eğer cinler onu ele geçirmemiş olsaydı böyle bir hále düşer miydi?

Bir defasında mübarek Nuri hocanın bile yüzünü parçalamaya kalkmıştı. Nuri hoca bana, cinlerin Sevda’yı sahiplendiklerini ve kurtulmasının çok zor olduğunu söylemişti. Ama buna rağmen ümidimi kaybetmememi, yeniden ona götüreceğim zaman oldukça yüklü bir para getirmemi istemişti benden. Çünkü cinlerden kurtarmak üzere Allah dostu başka hocaları da Sevda için devreye sokacaktı! Doktorlar hiç bir zaman teşhisi kesin biçimde bana söyleyememişlerdi. Ama işte Nuri Hoca’nın net ve gerçek çözümü orada beni bekliyordu!

Ertesi gün ilk işim onu bir kez daha Nuri Hocaya götürmek için istediği kadar parayı bulmak olacaktı. Bu yüzden gidip faizsiz bankadan kredi çekmeye karar verdim. Çünkü cemaatteki arkadaşlarımdan çekindiğim için para isteyemez, eski arkadaşlara ise üfürükçü diye dalga geçecekleri bir hocaya gideceğimi söyleyemezdim.

Yine de o akşam secdeye kapanıp son bir kez daha ağlaya ağlaya yalvardım.

“Yoruldum artık Allah’ım! Bütün yaptığım iyi ameller boşa gidiyor. Eğer varsa, ne olur beni yaptığım yanlışlardan alıkoy! Dosdoğru yolu göster bana! Sıkıntılarımı çöz! Senin her şeye gücün yeter!” dedim.

Ertesi sabah namazımı kıldıktan sonra, Sevda’nın çorbasını içirip, sakinleştiricisini verip onu yarı baygın hâlde iken, yatağa bağlayarak çıktım.

Bankanın açılmasına daha çok vardı. Vakit geçsin diye sahilde yürümeye başladım. Ne kadar dertli olduğumu düşündükçe Allah’a isyan edesim geliyordu. Ama az sonra karşılaşacağım umulmadık olay ve çoktan unuttuğum bir insan tek derdi olanın ben olmadığımı hatırlatacaktı bana…

Devamı…