Bize Yalan Söylediler 2/16.Bölüm

Dehlizden İçeri

Birileri için alelâde geçse de kim bilir kaç kişi için ne kadar da önemli bir gündü! Tıpkı onların o gün yaşadığı gibi! Öylesine bir gün gibi gelse de, bugün kim bilir kaç insan kendi adına hayátındaki dönüm noktalarından birini yaşıyordu! Heyecanı, hayal kırıklığını, şaşkınlığı, gerginliği, kızgınlığı, sevgiyi, kardeşliği, vefayı, sevinci ve niháyet bir türlü ulaşamadığı yolun sonuna ulaşmadaki şükürlük mutluluk gözyaşlarını!

Ardından kim bilir kaç kişi tekrar hatırlıyor ve anlıyor ki; hedefe varmak, hedefe giden yolda olmanın içerdiği ümidi hiç mi hiç sevmiyor! Bazen insan istediğini elde etmekten de öte bir şeyler bekliyor sanki ümit ettiğinin niháyet verdiğinden! Ama yok! İşte bu kadarmış bu da, diyerek büyük gördüğü hedefi o kadar meşakkatli bir yolculuktan sonra küçümsüyor.

Bu dünyanın değersizliği galiba bu, diye düşündü Erdem. Öyle bir hedefi dava edinmeli ki insan, ona kavuştuğunda ümidine ve uğraşına değsin.

“İşte insanların dünyayı getirdiği hâl.” dedi Sevda, Dragos Tepe’yi gören yoldan geçerken.

Dragos yirmi küsur yıl öncesine kadar bir doğa harikası görünümü ile civarında yaşayan insanların, şehrin gürültüsünden ve keşmekeşinden kurtulup hafta sonunu piknik yaparak veya kafa dinleyerek geçirdiği bir yerdi. Denizin doldurulmasıyla inşa edilen sahil yolunun geçmesinden evvel güney yamaçlarındaki doğal plajı ve kumsalıyla, mor kayalarıyla yerel turizmin her noktasında canlandığı nadide bir güzellikti. Yazları açık halk plajında denizine girmemiş bir çevre insanı yoktu o zamanlar. Kozalaklarını ayıklayıp taşla kırarak yedikleri çam fıstıklarının tadının doyulmazlığını ve orman korucusunun onları kovalarkenki heyecanlarını, eteklerindeki yaban eriklerinin ve beyaz dutun lezzetiyle yatıştırdıklarını hatırladı. Ağaçların tepelerine kadar tırmanır, avazlarının çıktığı kadar bağırarak türküler söylerken sanki bütün kuşlar da onlara eşlik ederlerdi. Yeşil, mavi ve masumiyet bir araya gelirken aynı zamanda gündüz âşıklara, gece akşamcılara mesken olduğu da çok vakiydi. Öğrencilerin okul gezileri yaptığı, sporcuların ter attığı Dragos, İstanbul gibi bir kozmopoliti barındırır, herkese kucak açar ama en uçtakileri birbirine bulaştırmazdı. Onun yerine tepenin kuzey eteklerinden geçen trenler buluşurdu. Martılarla papatyalar buluşurdu. Güvercinleri, sahile yakın demirlemiş gemileri ve adaların manzarası buluşurdu.

“Ah!” dedi “Sonra ne oldu! Ne hále getirdiler seni!”

Önce denize bakan eteklerde tek tük villalar yapılmaya, bir süre sonra belirlenemeyen nedenlerle ormanlık tepenin sağında solunda yangınlar çıkmaya başladı. Her yangın çıkan yerde ağaçlar yanıp kül olduktan birkaç ay sonra yeni bir bina yapıldığını görür oldular. Derken sahile bir otel yapıldı. Yerli halkın dışında başkalarıyla denizlerini ve doğalarını paylaşır olmaya başladılar. Sonra yollar genişletildi. Çöpler arttı ve kendi kendilerini imha edememeye başladılar. Ağaçlık bölgelerde, gitgide daha yükseklerde tekrar tekrar yangınlar çıktı. Ardından yeni villalar görmeye başladılar. Sonra yine yangın yine bina, yine yangın yine villa, yine yangın yine beton, yine duvarlar… Sonra yangınlar kesildi ama binaların yapımı hiç kesilmedi. En son gördüğünde tepesinde küçücük bir koruluk kalmıştı. Şimdi, o eski muhteşem güzelliklere sahip Dragos, kafasının üstünde birkaç tel saçı kalmış yaşlı bir palyaçoya benziyordu. Muhtemelen onlar da yakında dökülürler diye düşündü.

Beton canavarı, o doğa harikasını artık esir almış durumdaydı. Deniz tarafında trafik sıkışmış, yerli halkın tepeye çıkası değil bakası bile kalmamış, ne bir çam fıstığı, ne yüzecekleri bir sahil, ne spor yaptıkları doğal bir ortam, ne uçurtma uçuracakları bir alan kalmıştı. Milyarca dolarlık yeşilsiz, aşksız, mezesiz, papatyasız, tatsız ve tuzsuz bir adalar manzarası. Güle güle seyredin diye geçirdi içinden…

Şehrin ve trafiğin göbeğine girince tekrar telefonuna sarıldı Erdem. Çok defa aramasına rağmen telefonuna dünden beri ulaşamıyordu. Yan camında “E-5’ten Gider” yazan minibüsü trafik kurallarını hiçe sayarak hızlıca sağından geçerken bir kez daha ekranda görünen son arananlar listesindeki “Profesör” yazılı satıra dokundu. Ama anayolun tali yolla birleştiği noktada pusuya yatmış trafik polis aracının tepe lambalarını fark edince cep telefonunu tek bir parmak hareketiyle kapatıp ön panele bıraktı.

Polis aracını geçtikten sonra, üzerinde bir “hologram bilgisayar” reklamı ve bir inşaat firmasının “modern prefabrik mahâlle” tanıtımı olan ilan panolarını görünce döndü ve otobüs durağına varmadan elli metre kadar önce sağa ayrılan geniş caddeye daldı. Büyük lüks blokları ve birkaç kalabalık caddeyi daha geçtikten sonra, önce sola sonra tekrar sağa dönüp karşısına çıkan alışveriş merkezinin etrafından dolaştı. Devam edince kısmen tenha bir sokağa girdiler.

Arkada oturan Barış, başını eğip bina numaralarını kontrol ettiğinde doğru yere geldiklerini düşündü ama emin olamıyordu yine de. Erdem yolun kenarına aracını park ettikten sonra torpido gözündeki kâğıdı çıkarıp cebine koydu. Çantasını da alıp omzuna astıktan sonra hep birlikte indiler.

“Koskoca Üniversitede yer mi kalmadı!” diye söylendi Erdem. Gelmeleri istenen adreste böyle metruk bir bina olacağı hiç aklına gelmemişti. Elindeki kâğıtta yazılı olanı bir kez daha kontrol etti ve tekrar binaya doğru baktı. Tek katlı, camı çerçevesi kırık, tuğlalarındaki derz harçları bile dökülmüş, bahçesindeki otların uzun zamandır biçilmemiş olduğu belli bu köhne yapı mıydı gerçekten ona verilen adres! Siyaha boyalı ferforjesini iterek açtı bahçe kapısını. Kimisi kırık parçalara ayrılmış, kimisi yerinden oynamış çinilere basarak yürüdüler. Demir topuzlu ahşap kapıyı gıcırdatarak açıp, ilk adımını içeriye doğru tereddütle attı.

Eski bir depoyu andırıyordu boş bina. İçeriye sızan güneş ışığı çıplak beton zemine sıra sıra pencerelerin resmini çiziyordu. Sağa sola göz gezdirdiler. Ortaya dağılmış odun ateşi döküntüsü küllerden başka bir şey yoktu. Şaşkınlıkla çevrelerine bakarlarken duydukları sesle irkildiler.

“Ne o? Yeni mekânımızı beğenmedin mi Erdem?”

Sesin geldiği tarafa döndüklerinde, gölge bir alanda durmuş vaziyette onları öylece seyretmekte olan adamı fark ettiler.

Erdem “Hocam!” diyerek ona doğru yürürken Sevda ve Barış bekliyorlardı.

Yüz yüze gelip durduklarında eski deponun kırık camlarından birinden kırılıp gelen güneş ışığı ikisinin arasından keskin bir bıçak gibi geçiyordu.

“Hoş geldin Erdem.” diyerek elini uzatan kişi Káni’den başkası değildi.

“Hoş bulduk hocam. Telefonunuz dünden beri kapalıydı!” derken sempatik bir gülümsemeyle karşılık vermeye çalıştı “Benim gibi biri için mekân fark etmez ama koskoca Profesör Káni Erkam’a böyle bir yeri laboratuvar háline getirmek üniversitenin bütçesini aşmayacak mı?”

Káni, onun latifesine gülümseyerek karşılık verdi. Binanın eskimiş ve sıvaları bile dökülmüş, paralel demirlerinin bir kısmı açığa çıkmış tavanına şöyle bir göz gezdirdikten sonra cevap verdi.

“Laboratuvar burası değil, buranın iki kat altı!”

Şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu Erdem’in.

“İki kat altı mı?” diye hayretini belli eder bir tarzda sordu.

Kendinden emin bir şekilde “Evet!” dedi Káni.

“Peki, neden? Hani beni deneye aldığınız düzenek de yeri de gayet iyiydi. Ne düşündüğünüzü bilemem ama bu işi yine kampüsteki binalarda bir yerlerde yapamaz mıydınız?”

“Yapamazdık!” dedi “Özellikle seçtik! Her türlü radyo yayınından yalıtılmış ve rahatsız edilmeyecek bir yer burası. Senin girdiğin fanusu o zamandan bugüne epey geliştirdik.”

Erdem’in şaşkınlığı artık merak ibresini tamamen yuvasından çıkarıp harekete geçirmişti. Káni’nin bir şeyler daha söyleyip durumu açıklamasını sabırsızlıkla beklediği yüz ifadesinden gayet açık biçimde anlaşılıyordu. Arkadaşı Barış’ı ve kendi eşini bile tanıştırmayı unutmuştu.

Durumu fark eden Káni onlara doğru bakarak “Siz de hoş geldiniz.” dedi.

Kendine gelen Erdem onları Káni ile tanıştırdı.

“Barış! Káni hocam enstitünün kurucusudur. Fanus projesinin de mimarıdır.”

“Memnun oldum hocam!” dedi Barış.

“Ben de memnun oldum kardeşim.” dedi “Erdem seni bize anlata anlata bitiremedi.”

Barış gülümserken arkada sessizce beklemekte olan Sevda’yı biraz da utana sıkıla tanıştırdı.

“Eşim hocam.” dedi “Eşim Sevda.”

Káni gayet samimi bir tebessümle “Hoş geldin Sevda.” dedi “Seni de hatırlıyorum. Yapay zekâ çalışmalarına devam etmeni çok istemiştim. Allah’ın da izniyle sizi bu akşam buradan Erdem’le birlikte rahatsızlığını büyük ölçüde çözmüş bir şekilde evinize uğurlamayı ümit ediyoruz.”

Sevda “Çok teşekkür ederim hocam! Ben sizi hatırlayamıyorum ama…” dedi “Erdem’in anlattığı kadarıyla, bizden sonra bu işe ömrünüzü vermişsiniz.”

Káni gözlerini Erdem’e çevirirken cevapladı.

“Aslında bu işin fikir babası Erdem’dir. Onun üniversitede benim soruma verdiği cevap olmasaydı, belki de hálâ bu fanusu hayáta geçirmiş olamazdık.”

Konuşurlarken, boşaltılmış binanın arka bahçesinde dışarıdan fark edilmeyecek biçimde örtülmüş bir dehlizden geçtiler. Yer altına doğru inmekte olan taş basamaklar Erdem’e Antik Truva Kentini hatırlatmıştı. Oysa hemen sonra geçtikleri çelik kapının ardındaki ilk görüntüye bakılırsa hiç de eski değil, son derece modernize edilmiş bir dünyaya adımlarını atıyorlardı.

Beraberce içeriye doğru yürümeye başladıklarında önlerinde uzanan geniş çalışma salonunda hemen her şeyin klaytronik denilen cisim canlandırma teknolojisi ürünü olduğunu öğrendiler Káni’den. Her tarafta şekilden şekle giren bölmelerde ve masalarda holografik bilgisayar ekranlarıyla çalışanlar, gelenleri görmek üzere hafifçe doğrulup onlara doğru bakıyorlardı.

Bu sırada bölmelerden birinde oturan beyaz saçlı ve kısa boylu adam yakın gözlüğünün üzerinden şöyle bir baktıktan sonra gözlüğünü çıkarıp onlara doğru gözlerini dikerek “Ooo! Zaman yolcularımız niháyet gelmiş!” diyerek gülümsedi.

Yaklaşınca onu tanıdılar. Ülke çapında ün kazanmış İlker Hoca’yı kim tanımazdı ki! Yapay zekâ mimarı olduğunu bildikleri İlker Hoca’nın da burada olması işin ciddiyetini göstermeye yeter de artardı bile.

Barış, Káni’ye doğru dönerek “Zaman yolcusu mu?” diye hayretle sordu.

Káni, onun acele edişine şaka yollu dudak sıkarak “Yapma İlker! Bunları alıştıra alıştıra söylemeyecek miydik?” diyerek güldü.

İlker Hoca bu söze karşı “Ben, siz fizikçiler ve genetik mühendisleri kadar sabırlı değilim.” diye başlayıp eliyle yakasındaki isimliği göstererek “Bak, burada Bilgisayar Mühendisi yazıyor. Benim için birler ve sıfırlar var. Sıfır nokta beşler yok.” dedi ve elini tek tek uzatarak “Hoş geldiniz, hepimiz heyecanla sizi bekliyoruz. En az bu yaşlı profesör kadar!” diye ekledi.

“Diyene bak!” diye karşılık verdi Káni “Kendini yirmi yaşında bir lisans öğrencisi mi sanıyorsun?”

Barış henüz şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Bir an öylece kalakaldıktan sonra gülmek istediği hâlde gülemez bir edayla başını sağa sola sallayıp bir yutkundu.

Sonra elini uzatıp “Aslında bu iş şimdi daha çok hoşuma gitmeye başladı hocam, hoş bulduk!” dedi. Sonra diğerleri de.

Káni “İlker bizimle zaman zaman birlikte çalışıyor. Bize destek veriyor. Bizim ekibin esas yapay zekâ mimarı, İlker’in de öğrencisi olan Lynn Hanım’dır.” diyerek diğer bir holografik ekranın arkasında görülen kadını gösterdi. Durumu fark eden Lynn ayağa kalkıp yanlarına kadar geldi.

“Hoş geldiniz!” dedi.

“Lynn aynı zamanda benim eşimdir” diye ekledi Káni.

Hepsiyle tek tek tokalaştı.

“Çok memnun oldum efendim! Şeyy, adınızı anlamadım kusuruma bakmazsınız inşallah.” diye ekledi Barış.

Káni ve Lynn birbirlerine bakarak gülümsediler.

Lynn “Sorun değil. Bu durumla çok karşılaşıyorum.” dedi ve sözü alması için Káni’ye göz attı. Káni de durumu olabildiğince açıklamaya çalıştı.

“Lynn aslında Minesota’lıdır. Aynı zamanda bir fizikçidir. Ama enstitüye katıldıktan sonra yapay zekâ konusuna ağırlık vererek bu konuda uzmanlaştı.”

Káni konuşurken Lynn’in kocasına, Káni’nin de ona olan sevgi dolu bakışları Barış’ın dikkatini celbetmişti.

“İki ayrı milliyetten, iki ayrı kültürden olmanıza rağmen böyle güzel evlilikler görmek insanı mutlu ediyor.” dedi.

Lynn bu sözler üzerine devreye girdi.

“Biz iki ayrı milletten ve iki ayrı kültürden olmaktan öte insanız. Bunu böyle görmek gerek. İnsanları bölen unsurlardan kurtulduğumuz anda, aslında tek bir millet ve tek bir dinden olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz.”

Erdem’in şaşkınlığı sözlerine yansımıştı…

“Bir hristiyandan böyle sözler duymadım hiç.” dedi “Ümmet derken neyi kastettiğinizi anlamadım ama sanırım müslümanlığa geçtiğinizi anlamalıyım bundan!”

Lynn “Allah’a boyun eğen herkes müslüman değil mi? Daha da önemli olanı, bir muvahhit olarak herkesle barış içerisinde yaşamak ve özellikle de dinde bölünmemektir.”

“Evet!” dedi Erdem “Neyse ki tahrif edilmiş bir kitabı çöpe atmış olmanıza sevindim.”

Lynn “Ben din adına söylenen yalanlar dışında hiçbir şeyi çöpe atmadım.” dedi “Kuran’ı anlayarak kendi dilimde okuyunca İncil de diğerleri de olması gereken yerlerine oturdular.”

Erdem tam olarak Lynn’in ne demek istediğini anlayamamış ama dinini iyi bildiğini düşünen bir Müslüman olarak ilave etme ihtiyacı hissetmişti. Ne de olsa karşısında sonradan Müslüman olmuş dinî konularda acemi olduğunu düşündüğü birisi vardı.

“Evet, anlamını bilmek iyi bir şey.” dedi Erdem “Ama Kuran’ı anlamak bizim harcımız değil. Arapça olarak okumak daha sevaptır. Kuran’ı anlamak için âlimlerin tefsirlerine ve özellikle peygamberimiz sallâllahu aleyhi ve sellemin hadislerine ihtiyacımız var. Onun sünneti olmadan Kuran’ı anlamaya çalışmak çok tehlikelidir.”

Lynn tam cevap verecekti ki Káni araya girdi.

“Erdem, Barış, Lynn… Bunları konuşacak daha çok zamanımız olacak. Ekibimizde Eylül Hanım gibi genetik teknolojisinde çığır açmış, Mehmet Bey gibi tarihi çalışmalarıyla bize destek vermiş, Kudret Bey gibi branşlarında uzmanlaşmış ve gelecek vaat eden diğer tüm mühendislerimiz olmak üzere daha birçok ekip elemanımız var. Onlarla da tanışın bu arada.”

Barış şaşkınlığı artmış şekilde Káni’ye dönerek sordu.

“Abi, daha zamanımız olacak derken! Bir daha mı geleceğiz?”

“Bu birkaç şarta bağlı… Birincisi biraz sonra gireceğin sağlık taraması, ikincisi veri tabanında çizeceğin yolun geçerli olup olmayışı ve üçüncüsü az sonra sana anlatacaklarımdan sonra hálâ bu işi isteyip istemediğin. Aksama olursa bir daha gelmek zorunda kalabilirsiniz. Ama hepsi yolunda giderse sadece bu akşam olup bitecek işimiz. Muhabbete de bol bol vaktimiz olacak.”

Barış yine anlamamıştı. Káni açıklamaya çalıştı.

“0 ile 1 arasında düşünemeyeceğin kadar çok mesafe vardır Barış. Mesafe varsa zaman da vardır. Zihninin hızından henüz haberin yok. Erdem’in de yok aslında. Bu akşam onu da bir kez daha içeri alabiliriz isterse.”

Erdem’in memnuniyetsiz bakışları arasında Lynn tebessüm ederek masasına dönerken Káni diğer tüm personele seslendi.

“Hadi arkadaşlar, fanus için hazırlığınızı bitirin. Bir buçuk saat sonra canlı masaya geçiyoruz! Hatıralarına ve hayátının gerçeklerine ihtiyacı olan misafirlerimiz var.”

Üçü birlikte çalışma bölmeleri arasında yürümeye devam edip, ardından dinlenme salonuna geçtiler. Hazırlıklar devam ederken Káni, onlara fanus projesi hakkında bilgi vermeye devam ediyordu.

“Zamanda yolculuğu bir anlamda hayal olmaktan çıkardık denebilir. Ama tabi bizim yaptığımız klasik anlamda anlaşılan ve filmlerde gördüğünüz bir zaman yolculuğu değil, aslında bilinçteki geçmişe bir seyahat.”

“Yalnız benim anlamadığım bir şey var.” dedi Barış “Tamam, farkında olmasak da bilincimizde kendi yaşadığımız hatıraları tekrar yaşamak ya da görmek mümkün olabilir. Erdem de o kadarını anlatmıştı záten. Bu akla yatkın. Peki, zihnimizdeki kayıt doğumla mı başlıyor, yoksa belli bir yaştan itibaren mi?”

Bu soru karşısında Káni gülümsedi ve ardından samimice cevapladı.

“Barış, bu proje benim projem olsa da çalışma sadece benim çalışmam değil. Projeye daha sonra birçok akademisyen dâhil oldu. Ekibimizdeki dünyanın sayılı genetik mühendislerinden biri olan Eylül Hanım’ın tezi önemli bir merhale oldu. Yapılan binlerce testin ardından ortaya çıkan gerçek, genlerimizin bilincimizle sıkı bir işbirliği hálinde olduğuydu.”

Barış anlamaya çalışıyor ama tasavvurda zorlanıyordu. Neticede o, bedensel bir bakışla insan vücudunu et ve iskelet olarak görmeye alışık alelade bir kişiydi. Káni devam etti.

“Gerçi arkadaşımızın tezi ekibin birçok tezinden sadece bir tanesiydi. O da şuydu! İnsan geni ta ilk insandan beri nesiller boyu biriken bilgiyi içinde barındırır… Yani Barış, zamanda yolculuğa çıkardığımız insanlar sadece kendi bilinç verilerinde değil genetik yani nesiller boyu biriken bilinçlerin veri tabanına da şartlar oluştuğunda sıçrama imkânına sahip olabiliyorlar.”

Aslında üçü de nefes bile almadan dinliyor ve Káni’nin tek bir kelimesini kaçırmak istemiyorlarken “Bu kadar yeter mi Barış?” diyerek gülümsedi Káni.

Barış irkildi. Çünkü devam etmesini bekliyordu. Masal dinleyen bir çocuk gibiydi âdeta.

Bu sırada Sevda söze girmek istedi.

“Eylül hanımla tanışmadık galiba hocam!”

Káni “Evet!” dedi “Tıbbi bölümdeydi. Haberi var. Birazdan o da gelir.”

“İnsan geni dünyanın en geniş kütüphanesi o hâlde!” diyerek az önceki soruya cevap vermek istedi Barış “Hard disk kaydetmeye devam etmiş ve ana babadan çocuklara geçmiş yani!”

“Güzel benzetme.” dedi Káni “Ama bununla da kalmadık!”

“Daha ne ola ki?” diye merakla sordu.

“Ben eşim Lynn’le 72 milyon yıl önceye ait bir tarihte, daha önce hayal bile edemediğimiz bir doğal ortamda evlendik desem bana inanır mısın?”

“Yuh!” diye içinden söylediğini zannetti Barış ama Káni önce bir kahkaha attı ve gülümser yüzüyle devam etti.

“Yani insanoğlundan önceye gittik. Ana tez bile geride kalmıştı. Genetik veri tabanımızda insanoğlunun sorumlu bir varlık olmasından da öncesi olduğunu orada anladım. Zamanın geçmişte veya gelecekteki akış hızına yönelik, zamanın dışına yönelik, daha onlarca tezi var ekibin. Ama bu tezlerden hiçbiri benim değil. Birçok tez ise hálâ teori hálinde.”

“Siz ne yaptınız peki Káni abi? Hiçbir şeyi sahiplenmiyorsunuz. Yetmiş iki milyon yıl önce evlenmek dışında!”

Barış espri yaptığını düşünerek gülümserken Káni pencerenin önüne gelip ellerini cebine soktu ve sanki uzaklarda bir noktaya doğru birkaç saniye baktı.

Sonra yavaşça onlara dönüp “Ben fikri ortaya attım ve deney fanusunu geliştirdim. Ve o tezlerin hepsini ilk ben denedim arkadaşlar! Sadece ilk kırk dakikalık deneyin içerisinde bile tam on iki yıllık kesintisiz bir hayat yaşadım. Empatik bilinç yolculukları da cabası!” dedi.

“Empatik!” diye merak edercesine mırıldandı Erdem.

Bu arada Eylül güler yüzüyle içeriye girdi ve “Hoş geldiniz!” diyerek tokalaşmaya başladı. Ama Barış’ı gördüğü anda Eylül’ün yüzündeki gülümseme ifadesi bir şaşkınlığa ve âdeta endişeye dönüşmüş gibiydi. Onun bu bakışı Barış’ın da dikkatini çekmiş ama ilk defa gördüğü bu kadının bu tedirgin bakışına bir anlam verememişti.

Bu esnada Káni, Eylül hakkında konuşmaya başladı.

“Eylül hanımdan size bahsetmiştim. Genetik bölümünün başkanı olarak fanusu en iyi bilenlerdendir.”

“Rica ederim hocam.” dedi Eylül “Bana bu fırsatı veren sizsiniz.”

“Senin içindeki heves olmasaydı ben ne dersem diyeyim faydası olmazdı Eylül!” dedi ve konuklara dönerek “Eylül hanım şimdi de kızını genetik uzmanı yapmaya çalışıyor.” diye ekledi.

Sevda “Demek kızınız da var. Eşiniz de akademisyen mi?” diye sordu.

Her zaman sempatik görünen ve herkese neşe katan Eylül bu kez âdeta neşesini kaybetmiş gibi cevap veriyordu.

“Hayır!” dedi “Ben evli değilim.”

Solgun ifadesi karşısında davetliler neden bulmaya tabii olarak yanaşmazken, onu ilk defa bu kadar tedirgin gören Káni merakla sordu.

“Eylül! Bir sıkıntı mı var?”

Eylül konuyu kapatmak istercesine “Hayır hocam!” dedi “İçeride yarım kalan bir işim var. O yüzden acele ediyorum.”

Káni ikna olmamıştı. Ama üzerine gitmek de istemedi. Eylül’se hemen ardından odayı terk edip çıktı.

Eylül kapının dışında bir an durdu ve kendi kendine mırıldandı.

“Aman Allah’ım!” dedi “Çok benziyor!”

Bu sırada Erdem içeride, Eylül gelmeden önce yarım kalan konuyu devam ettirmek istiyordu.

“Empatik derken abi!” diye hatırlattı Káni’ye “Empatik yolculuk demiştiniz ya!”

“Hmm… Tamam!” dedi Káni “Sana deneylerimize gönüllü olarak katılmış binlerce kişinin daha önceden çıkılmış zihinsel seyahatlerinin bilgilerinden ve o kişilerinin seyahatlerinde onların hayatlarına değmiş on binlerce kişinin kapsam dâhilindeki yaşanmışlıklarından müteşekkil bir veri tabanımız olduğunu söylemek isterim Erdem. Seni deneye aldığımız zamandan beri çok şey yaptık. Aynen onlar gibi seni de, eğer eşin kabul ederse göstermek istediği hatıralarına sokabileceğimizi, onun bilinçsel seyahati içerisinde sanal olarak dolaştırabileceğimizi söylemeye çalışıyorum. Bilmem anlatabildim mi?”

“Yani Sevda’nın yaşadıklarını da göreceğim, öyle mi?”

“Sadece görmeyeceksin!”

“Başka?”

“Bütün duyularınla yaşayacaksın! Hatta biraz garipsesen bile o olacaksın!”

Sevda “Neden olmasın!” dedi “Böylece erkekler eşlerini daha iyi anlayabilirler. Daha iyi empati kurabilirler. Müthiş bir şey bu!”

Káni “Tabi aynı şey kadınlar için de geçerli.” dedi “Yalnız kişisel anılara saygı çerçevesindedir bu. Tüm hatıralar değil, sadece içeride kayıtlı kalınması istenenler gösterilebilir.”

“Peki hocam!” dedi Erdem “Ben hadi eşimin hatıralarına girebileceğim! Peki, sizin ve diğer akademisyenlerin kayıtlı hatıralarda gezinmeniz ahlâki mi?”

Anlayışlı bakışını hiç değiştirmeden “Güzel bir soru.” dedi Káni “Ama merak etme. Bu verilerin sahiplerinin tamamı bilgilerinin bilimsel maksatlarla olmak kaydıyla istenildiği şekilde kullanmasına müsaade ettiler. Záten pasaj pasaj kayıtlardır. Hatta önce onlar, sonra bizler verileri onlarla beraber aylarca süren çalışmalarla inceledik. İstemedikleri ve yaşam gereği başkalarının görmesinin, bilmesinin gereksiz veya rahatsız edici olacağı bölümlerini kendileri makasladılar. O da yetmedi. Bir etik kurul kurup biz de bir kısım şüpheli girdileri uzak bakış dediğimiz bir yöntemle veri tabanından sildik. Bilimsel maksatlar için ahlâki sakıncası olmayan bölümler veri tabanında kaldı. Bu izin sizden de istenecek.”

“Hmm… Peki, benim ulaşabileceğim yeni verilerde sakıncalı durumlar ortaya çıkarsa ne olacak?” diye sordu Erdem.

“Anladım.” dedi Káni “Yeni ulaşabileceğin verilerde bile fanusun sistem duyaçlarından bazıları, duyguların yoğunluğunun arttığını fark edince sigorta görevi yaparak akışı kesiyor. Örneğin şehvet ya da korku duygusu eşik çizgisine yaklaşmışsa, bu durum beynindeki bazı salgıların salınma ihtimaline ve sistemde de elektriksel sinyallere sebep oluyor. Alıcı duyaçlar senin beyninin bu sinyali gönderdiğini algıladığı an, akıştan çıkıyorsun.”

“Hemen her şeyi düşünmüşsünüz Káni abi.” dedi Barış.

Káni ise “Yalnız bir sorun var.” diyerek devam etti.

“Eğer tevafukken işine yarayacak bazı beklemediğin bilgilere ulaşırsan bunu hukuki olarak kullanamazsın.”

“Sizin hukuksal sınırlamalarınız nedeniyle?”

“Aynen öyle.”

“Peki, bir seferde mi yapacağız bunu?” diye sordu Sevda.

“O size ve devam edip etmemeyi istemenize bağlı! Ama ilk fanus deneyiminden sonra bile eskisinden daha iyi bir geçmiş hafızasına sahip olacağından kuşkun olmasın.”

“Sağlığımız için risk var mı?” diye sordu Barış.

“Size hiçbir ilaç vermeyeceğiz, vücudunuza hiçbir şey enjekte etmeyeceğiz. Tek yapacağımız şey duyusal bilgisayarımızdan size beyin sinyalleri göndermek olacak. Gözleriniz kapalı ve trans háline geçeceksiniz. Duyusal bağlantınızı kestiğimiz anda canlı gerçekliğe döneceksiniz. Öyle bir risk mevcut olsa ben bu işe müsaade etmem záten.”

“Anlıyorum Káni abi!” dedi Barış “Ama yanlış anlama lütfen. Kişisel alma. Güvensizlik sorunum var benim.”

Káni şöyle bir acı gülümseme ile başını kaşıdı ve cevabını verdi.

“Güvenemezsin! Gerçi doktorlarımız sizi az sonra hızlı bir sağlık taramasından geçirecek. Ben güvence veriyorum ama tercih sizin elbette. Şimdi ne diyorsunuz? Sağlık taraması olumlu çıkarsa kabul ediyor musunuz?”

Aslında üçü de kabul etmeye hazırdılar ve ettiler de…

Káni “Bir de!” diye ekledi “Eğer isterseniz işimiz bittiğinde zihinsel ortamda konuşmayı devam ettirebiliriz.”

“Buna zamanımız kalır mı?” diye sordu Erdem.

Káni “Dedim ya!” dedi “İçerideki zamanla, fanusun dışındaki şu zamanın akış hızı çok farklı. Sıfır ile bir arası çok uzundur! İçeride yirmi dakika kaldığınızda yeni bir yabancı dil öğrenecek kadar bile zamanınız olmuş demektir. Bense sizle önce biraz konuşmak, sonra da bir kitap okutturup onun üzerinde hep birlikte tartışmak istiyorum. Eğer kabul ederseniz.”

Barış “Ben konuyu anladım abi!” dedi “Allah beni terk etmiş, bana küsmüş Káni abi! Ne yaptım bilmiyorum ama öyle olmasaydı onları benden ayırmazdı! Ama sen bilirsin. Ben de katılırım.”

“Bunları konuşuruz.” dedi Káni “Senle de Erdem’le de konuşuruz.”

Herkes olur verince Káni devam etti.

“Ama tabi ki önce şu sorunlarınızı çözelim. Her ihtimali düşünmeye çalıştık. Anılarınızdan dolayı ki özellikle Sevda seni kastediyorum, bilinçsel sanal ortamınıza gerekirse psikologlarımızı dahi sokabiliriz. Hafıza sorununu öyle ya da böyle çözmek ve bir daha amnezi krizi yaşamayacak kadar sağlığına kavuşman ilk isteğimiz. Barış senin de durumunu az çok biliyorum. Bu psikolog desteği senin için de geçerli.”

Devamı…