Bize Yalan Söylediler 2/15.Bölüm

Aşağılarda…

Çocukken ne kadar bitmeyen bir enerjim vardı, diye düşündü Káni. Özellikle top oynamaya bayılırdı. Maç üstüne maç yapar, yorgunluktan bitap düşene kadar değil yorgunluktan bitap düştüğünü anlamazdan gelemeyene kadar top oynardı.

İsterdi ki hiç bitmesin, bittiyse yenisine başlayalım, oynayalım da oynayalım! Maçların son dakikalarının yaklaşmakta olduğunu hüzünle beklerdi. Birisi “Biraz daha oynayalım” demeye görsün, ilk önce atılır ve “Evet, evet oynayalım!” diye haykırırdı. Derken maç on on beş dakika kadar uzar ama içlerinden biri birkaç dakika sonra “Benim gitmem lazım.” der ve ayrılırdı. Tadı kaçardı oyunun ama o devam etme gayretinde olurdu hep. İki üç dakika kadar daha devam etse de bütünlük artık bozulduğundan eski tadı kalmazdı oyunun. Bir başkasının “Hadi bitirelim.” sözüyle bir de bakardı ki herkes maçı bitirip saha dışına doğru ağır ağır yürümeye başlamış. Oynamak isteyen Káni de istemeye istemeye soğutmak ve bitirmek zorunda kalırdı heyecanını, oynama hevesini ve ısınmış bileklerini.

Bir de Lynn’i düşündü sonra. Sevdalısını… Birlikte yuva kuracağı hayaliyle her anını her dakikasını yanında geçirmek isterdi sevdalısının. Onunla birlikte denizin dalgalarına, güneşin batışına, çiçeklerin, ağaçların yapraklarına dalar giderdi. Gördüğü mavi ya da yeşil değil hayátın tozpembesiydi. Güneş kararsa, deniz sararsa, çiçekler solsa da fark etmez, aynı maviyi, yeşili ve güzeli hissederdi sevdiğinin yanı başındayken. Mesele onun yanında olabilmek, istediği an’da yaşıyor olmaktı. Bir saniyesi bir yıla bedeldi ayrılığın. Onu öyle sahiplendi ve öyle sevdi ki, hayátında verdiği en güzel dünyevi karar olduğunu iliklerine kadar hissetti. Ondan hiç ayrılmadı, hiç uzaklaşmadı. Onu neredeyse hiç üzmedi. Her türlü hatırasına bile hassasiyetle saygı duydu. Lynn de ona.

Maçı bitirmek istemeyen o çocuk gibi hiç vazgeçmedi sevdiği şeylerden. Hiçbir zaman maymun iştahlı olmadı. Sonsuza kadar gitmek istedi, yaşamakta mutlu olduğu ya da yapmaktan tat aldığı, kendi işinde, kendi evinde ve arkadaş ve dostlarıyla paylaştığı işlerde.

Sonsuza kadar gitmekti, çalışmaktı, didinmek ve yapmaya çalıştığından zevk almaktı önemli olan. Onun için hâsıla değil hâsıla yolundaki kavganın içinde olmaktı önemli olan.

Yıldızlara bakarken yıllar sonra… O kadar uzağa bedensel olarak gitmemiz mümkün olmadığına göre, bedenimizi bırakıp gitmek durumundayız, dedi. Aynen öğrencilerden, fanustaki deneklerden birinin dediği gibi… Kâinat záten içimizde, algımızda. Geçmişimizle ve tüm ilmimizle…

Lynn’le birlikte kurdukları evliliği çalışmalarında da birleştirdiler. Yıllarca hayalini kurduğu enstitünün başına geçen Káni, olağanüstü bir başarıya imza attı. Gen bilgi birikimi ve bilinçte seyahat fanusunu geliştirdi. İlk denemelerini kendi bilincinde yapmıştı. Adeta gökyüzünde uçan bir bilinç hissetmişti…

Fanustaki fasılada “Yok artık!” dedi kendi kendine “Bu da neydi!” İçinde tanımlayamadığı bir bilinç dili olan halka şeklindeki bu minicik cihaz nereden gelmişti! Onunla bu iletişimi nasıl sağlamıştı! Hangi klasöre, neyin içine girmişti! Daha önce hiç tanık olmadığı, karmakarışık bir olaydı! Kimin, neyin gen haritasına dalıvermişti böyle! Derken tekrar kilitlendi. Bu kez aşağılardaydı…

Ve söz Káni’deydi… Ama bilinç kimindi bilmiyordu…

Yemyeşil bir kızılcık ağacının dallarındaki kıpkırmızı meyvelerinden topladıklarımı cebimden avuçlayıp çıkardıktan sonra ağzıma atıp ekşiterek ilerlemeye devam ederken, ormanın derinliklerinde bir patika buldum. Daha önce de buralara kadar gelmiş olduğumu hissediyor ama bu kadar belirgin bir patikaya rastladığımı hatırlamıyordum. Merakımı yenemedim ve istikametimden sapıp o patikayı takip etmeye başladım.

Patikanın insan ayağından olmadığı besbelliydi, ama neye ait olduğunu şekillendiremediğim, kenarları oval üçgenler şeklinde çokça iz vardı üzerinde. Devam ettim yürümeye. Yüksek ağaçların yapraklarına hafifçe vurmaya başlayan yağmur damlalarının sesi içimi serinletse de merakımdan dolayı kalbim daha sıcaktı ve sık atıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra yağmur beni yavaş yavaş ıslatmaya başladı. Bir yandan da burnuma gelen toprak kokusu, tarifi zor bir lezzet bırakıyordu genzime.

Fakat yağmur şiddetini arttırdıkça izler de silinmeye başladı. Bol dikenli orman bodurcuklarından biri bacağıma batınca sert bir nefesle sızlandım. Eğilip elimle dikenin battığı yeri hafifçe kaşıdım. Tekrar doğrulup ilerleyecektim ki önümdeki birikinti yapmış suya pat diye bir şey düştü!…

Bir kanadı kırık ve yorgun düşmüş olduğu belli olan bembeyaz bir güvercindi. Elime aldım. Yüreği hálâ pıtır pıtır atıyor ama kendinde değil gibiydi. Başımı kaldırıp yukarıya doğru baktığımda dar gövdeli ama göğe merdiven kurmuşçasına uzun boylu iki ağacın binlerce zümrütten oluşmuş bir avize gibi sarkan yapraklarının arasında, az bir kısmı görülen gökyüzünden ne olduğunu anlayamadığım bir karartının hızla geçtiğini fark ettim. Hemen ardından da kara bulutların yavaş yavaş göç etmekte olduğunu güneşin cılız vuruşlarından anladım.

Tekrar elimdeki beyaz güvercine baktım. “Ne yapabilirim” diye düşündüm.

Kırık olan kanadını incitmemeye çalışarak gövdesine doğru sardım. Cebimden çıkardığım bir mendille, gövdesiyle birlikte kanadını bağladım. Boynumdaki fuları kendi enseme düğümleyip önüme sarkan küçük bir hamağa benzer şekilde asarak yaralı güvercini içine yatırdım. Güvercinin háline üzülmüştüm ama bir yandan aklım hálâ üzerinde olduğum patikanın nereye gitmekte olduğundaydı.

Yürürken, arada bir yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için göğsümün üzerinde taşıdığım güvercine bakıyordum. Dünyalar güzeli bembeyaz kuşun kanadından sızan kan canımı sıkmıştı. Yine de büyük bir ümit taşıyordum. Koskoca ormanda benim önüme düşmesine ilâhi bir anlam verme çabasındaydım. Bu bir tesadüf olmamalıydı. Güvercin demek yaşayacaktı ki, benim önüme düşmüştü!

Bir yandan patika boyunca yürümeye devam ederken bir yandan da onu kontrol etmeyi ihmal etmiyordum. Tüyü iyi olmayan bir güvercin olsaydı yağmurlu havada çabuk ıslanmasını normal karşılardım ama sanki ipekmişçesine o kadar yumuşak tüyleri vardı ki asil bir ırktan geldiği belliydi.

Bu özel tüylerine rağmen ıslak olduğuna göre uzun süre havada kalmış olmalıydı. Bir ara ayağına takılı sarı renkli halkanın farkına vardım. Bunu neden daha önce fark edemedim diye düşündüm. Sert bir metalden yapılmış olduğu anlaşılan halkayı parmağımla hafifçe çevirince üzerine baskılanmış bir yazı olduğunu fark ettim.

“V.G. 26″

İnanılmaz! Mesleğimin ilk yıllarında çalıştığım yerde bu tür güvercinlere rastlamıştım. Ancak yirmi yıldan bu yana hiçbir devlet kurumunda kalmadı diye biliyordum. Oysa bu güvercin ya devlet tarafından kullanılan bir posta güverciniydi ya da askerî veya bilimsel bir maksatla salınmış olmalıydı. Üstelik ne anlama geliyorsa, kaydı da üzerindeydi. Son posta güvercini bile olsa yirmi yaşında olması olanaklı görünmüyordu! On sekiz yirmi yaşlarından fazla yaşayan bir güvercin olduğunu hiç duymamıştım. Üstüne üstelik bahtsız hayvan o kadar da yaşlı görünmüyordu.

Şaşkınlığım beni düşüncelere daldırmışken patikanın bittiğini fark ettim. Demek ki buralarda bir yerlerde aklımı kurcalayan sorunun cevabını da bulacaktım. Bu yol nereye gidiyordu?

Patikanın bittiği noktadan itibaren yer yer ezilmiş çalılara ve otlara rastladım. Hayvan izleri konusunda tecrübeli değildim. Yaşı yoktur öğrenmenin diyerek, öğrenmeye çalışıyordum yine de. Aslında maksadım av da yapmak değil, belki de yıllarca sürmüş meslek hayátımın gerginliklerini üzerimden atmak ve dinginliğe ulaşmak için ruhumu dinlendirmekti. Şimdiye kadar keklik dışında hiçbir hayvanı öldürmemiş, onlar da ailemin arada sırada sofralığı olmuştu.

Bir an üstten yine bir gölge geçtiğini fark ettiğim anda yukarıya başımı kaldırıp baktım ve bir atmacanın bizi yakından takip ettiğini anladım. Demek ki güvercinin peşine takılmış ama onun önüme düşmesiyle o da avından olmuştu.

“Şansına küs” der gibi gülümsedim arkasından.

Etrafımı incelemeye ve araştırmaya devam ederken hırıltı gibi bir ses duydum. Sesin geldiği tarafa baktım ama bir şey göremedim. Sonra tekrar önüme ve göğsümde uyuyan güvercine baktım.

Bir bebeğin masumluğunda, bir çiçeğin güzelliğinde ve güvende olarak uyuyor muydu hálâ!… Dokundum! Artık kalbi sakinleşmiş, çok hızlı atmıyordu. Hafifçe kımıldadığını fark edince kolay olsun diye yarım rükûya varır gibi öne doğru eğildim ve onu tekrar dikkatlice elime aldım.

İpek yumuşaklığındaki boyun tüylerini yukarıya aşağıya sıvazlayınca hafifçe gagasını oynattı. Gözleri yarıya aralanmıştı artık. Çömeldim. Belimden mataramı çıkarıp, tek elimle çevirip açtıktan sonra kapağının içine az bir miktar su döküp matarayı yere bıraktım. Bir elimle güvercinin ağzını açık tutarken damla damla su verdim hayvana. Her iki damladan sonra gagasını yukarıya doğru kaldırıp suyun boğazına inmesini istedim ama záten suyu artık neredeyse kendi kendine yudumlayabiliyordu.

Birkaç kez aynı hareketi yaptıktan sonra suyun yeterli olduğunu kabullenmiş bir edayla başını tekrar avucuma yatırırken, hasta yatağında yatan ve ağrı kesici verilmiş bir çocuğun babasına baktığı gibi yarıya açılıp kapanan gözleriyle baktı bana. Ben de onu bir baba şefkatiyle kursağına yakın bir noktadan öpüp, tekrar boynumdaki fulardan salıncağa yatırdım.

Etrafı tekrar dolaşmaya başladığımda, bir kayanın köşesinde bir miktar hayvan pisliğine rastladım. Ne olabilir diye düşünürken tekrar bir hırıltı duydum. Peşinden bir başka ve bir başka hırıltı daha! Her taraftan garip hırıltılar çoğalarak yükseliyorken içlerinden birisi fark edilecek şekilde öne çıktı. Ne yazık ki bir domuz sürüsünün ortasında kalmıştım. Hayvanlar bana topluca saldırmak üzereydi…

Saldırdılar da…

Önce bir tanesi hızla üzerime geldi. Ona tüfeğimin dipçiğiyle vurarak bir tarafa fırlattım. Hemen ardından ikincisi ve üçüncüsü saldırıya geçtiler. Düştüm ve yine kalktım. Yere yuvarlanmış olan tekrar saldırırken bir anda en az beş altı tanesi daha belirdi. Tekrar düştüm. Epey yara alıyordum. Kanlar içerisinde bir kez daha ayağa kalktım. Çiftemi doğrultup ateş etmeme bir türlü fırsat vermiyorlardı.

Son bir denemeyle ateş etmek isterken yeniden üzerime gelenlerden birinin yüzünden silâhımı da uzağıma düşürmüş oldum. Aynı anda boynumdaki fularda bulunan yaralı güvercin de düşerek patikaya doğru yuvarlandı.

Orada bulanıklaşmış göz ucumla fark ettiğim başka bir hayvan hemen güvercini ağzına aldı, biraz ötedeki ağacın dibine hızlıca götürdü ve oraya bırakıp geri döndü. Az dikkat edince bu hayvanın köpeğim Boncuk’tan başkası olmadığını anladım.

Ardından koşarak, bana saldıran hayvanların üzerine atıldı. Tek başına ve küçük bir köpek olarak onca hayvanla başa çıkması imkânsızdı ama yapacak çok da fazla bir seçeneğinin kalmadığının farkındaydı.

Bu durumdan istifade edip yaralı olduğum hâlde tekrar silâhımı elime alarak hızlıca önce bir kayanın üzerine atladım. Oradan da bir dala tutunarak yaralı bedenimi can havliyle ağaca çıkardım.

Ardından ateş etmeye başladım. İki tanesini devirdim. Boncuk ise diğerlerinin ortasında kalmıştı. Tekrar nişan aldım. Ona saldıranlardan birini daha vurmaya çalışırken kurşun!… Maalesef Boncuk’a isabet etti! Acı haykırışının ardından kalakalan Boncuk’a yaklaşmak isteyenlere ateş etmeye devam ederek artık sürüyü dağıtmayı başarmıştım.

Uzaklaştıklarından emin olduktan sonra ağaçtan inerek hemen biricik köpeğimin yanına geldim. Çok hırpalanmış, yer yer etleri yarılmış ve boynuna yakın bir noktadan da vurulmuştu. Benim de her tarafım aldığım darbelerden dolayı kan revan içinde olmasına rağmen köpeğimin durumu içler acısıydı. Onu yanımda getirmediğim hâlde bir şekilde ipini koparıp beni ormanda takip etmiş olmalıydı.

Köpeğimi yavaşça kucağıma alırken etrafıma baktım ve güvercini gördüm. Yanına doğru ilerledim ve köpeğimi yere bırakıp güvercini kontrol ettim. Herhangi bir zarara uğramamış ve eski durumunda olduğu gibi yarıya baygındı hálâ.

Güvercini tekrar koynuma atıp Boncuk’u da tekrar kucaklarken zavallı köpek son nefesini veriyordu. Gözlerimden yaşlar akarken kucağımda köpeğim ve koynumda yaralı güvercinimle evimin yolunu tuttum.

Kucağımda taşıdığım köpeğimin can verdiğini fark etmiş olmama rağmen onu bırakmayarak ormanın çıkışında evime en yakın yere kadar onu taşıdım. Bütün bu telâş ve üzüntü içinde kendi kollarımın ve vücudumdan damlayan kanların farkında bile değildim. Belki yaralarım acıyor ama çok sevdiğim sadık arkadaşımı kaybetmiş olmanın verdiği üzüntü ile yüreğim daha çok sızlıyordu.

Fanustan çıktığında neye şahit olduğunu çözmekte yine zorlanıyordu. Kayıtlı gen güzergâhlarında gezinirken, hiç hesapta olmayan bu garip görümlerin ne olduğunu ve nereden çıktıklarını anlayamıyordu bir türlü.

Gendeki birikimsel rüyalarla gerçekleri ayırmalıydı. Bu fanusu en kullanışlı hále getirmeli, bozulmaların önüne geçmeliydi.

Geçti de…

Sonraları da Lynn girdi fanusa…

Lynn ilk fanus denemesinde ikna olmakta epey diretmişti ama neyse ki kayıt yapılmaması kaydıyla simülasyona girmeyi kabul etmişti. O, yaşadıklarını yeniden yaşarken, onu izleyen şefkat ve sevgi dolu bir çift göz, daha bir umut ve heyecan doluydu. Lynn kendi gen haritasında gezinirken yıllar önceye saplandı. Bugünkü Lynn değil o günkü genç kız oldu. Onun diliyle konuştu. Onun gözüyle gördü. Onun diliyle anlattı…

Fanustan çıktığında önce hüngür hüngür ağladı Lynn. Rahatladı doyasıya. Sonra soluklandı.

“Korkularının üzerine üzerine gitmek, sorularından kaçmamak en doğrusu.” dedi “Sorgulamak gerek yanlışları, doğruyu bulmak için.”

İlk fanus tecrübesinin akabinde Káni’yle göz göze geldiği o anda “Hayátıma başka bir erkeğin girme düşüncesi beni çok korkutuyordu. Ama nereden bilebilirdim Allah’ın karşıma seni çıkaracağını.” dedi ve “Devam edelim.” diye ekledi.

Lynn bu kez hem kayda izin verdi hem de onun da simülasyona birlikte girmesine. Süre hesaplandı. Bitiş tarihi de eklendi. Fanusa ortak anların çakışımı ile birlikte girdiler. Ardından başka deneklerin ibret dolu öykülerine de tanık oldular. Herkesin hayátı ayrı bir romandı.

Devamı…