Bize Yalan Söylediler 2/13.Bölüm

İncil’i de Oku’madılar!

O gün yine depresyonumun derin kuyusundaydım. Káni’yle geçen gün konuştuklarımız beni biraz daha rahatlatmış olsa da onun tüm bu desteğine rağmen düşüncelerim, korkularım ve ümitsizliklerim yalnız kaldığımda bana acı vermeye devam ediyordu. Tüm bu karmaşık düşüncelerime saplandığım bir gün yine kendimi kilisenin kapısında buldum. Meryem’le özdeşleşmek ve İsa’yla ve kutsal ruhla birlikte olduğumu düşünmek bana geçici de olsa bir huzur veriyordu.

Yanımda mum götürmediğim için girişte kiliseye bir miktar bağış yaparak iki tane aldım. Dileğim sadece daha mutlu olabilmekti. İlk mumu yaktım. Duamı İsa’ya yaptım. İkincisini ise Meryem annemizin ikonasının önünde yaktım ve ona dua etmeye başladım. İstavroz çıkardıktan sonra, ayini beklemek üzere ortalarda bir sıraya geçip oturdum.

Tam o sırada yanıma bir adam gelip oturuverdi ve “Selam!” dedi. Dönüp baktığımda ilk gördüğüm gülümseyişiydi. İhtimal vermediğim için önce inanamadım. Hayret! Bu adam Káni’den başkası değildi. Onu yanımda görünce o kadar sevindim ki elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırdım.

Ben daha bir şey diyemeden “Yedi tane oldu mu?” diye sordu.

“Anlamadım Káni!” dedim.

“Yedi farklı ülkede mum yakarsan dileğiniz gerçekleşmiyor muydu sizin dininize göre?”

Gülümsedim.

“Daha yedi olmadı!” dedim “Ama Tanrı daha şimdiden beni mutlu edecek bir işaret verdi.”

“Neymiş o?” diye sordu Káni.

“Seni burada gördüm ya!” dedim “Bu da bir mutluluk benim için.”

Bu sırada ayinin başlayacağını ve sessiz olmamızı öğütledi bir görevli. İkimiz de utangaç bir tebessümle önümüze döndük.

Káni’nin burada, yanı başımda olması beni o kadar heyecanlandırmıştı ki ikide bir dönüp ona bakmaya ve onu izlemeye çalışıyordum. O da arada bir bunu fark ediyor ve gülümsüyordu.

Bir müslümanın, üstelik Káni gibi dinini kitabını iyi bildiğini düşündüğüm bir müslümanın kilisede bulunması pek rastlanır bir durum değildi. Ayin boyunca tüm ritüellere iştirak etmese de bizle beraber ayağa kalktı, bizle beraber oturdu, bizle beraber ilahileri dinledi. Kutsal suyun serptirilmesini, buhuru, kurbanı ve rahibin vaazlarını dikkatlice izledi.

Dışarıya çıkarken “Neden buradasın?” diye sordum.

Yüzü kızardı.

“Hiiç!” dedi “Buradan geçerken seni görünce eşlik edeyim dedim!”

Taksim’e doğru beraber yürümeye başladık. Kendimi inanılmaz mutlu hissediyordum.

“Seni burada gördüğüme sevindim.” dedim yine “Genelde müslümanlar kiliselere yaklaşmazlar bile.”

Gülümsemekle yetindi.

“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim.

“Tabi ki!” dedi ve konuyu daha da açarak konuşmaya başladık.

“Hıristiyanlık hakkında, yani benim dinim hakkında ne düşünüyorsun?”

Başını kaşıdı ve tebessüm etti.

“Ortaçağdaki gibi cadı avlamıyorlar!” dedi “Ama yine de iyi durumda değil!”

“Anlamadım!”

“Elbette aktarılarak gelen doğrular da var ama bugünkü hristiyanlık dininin İsa’nın getirdiği din olduğunu düşünmüyorum.”

“Ama müslümanlık doğru diyorsun, öyle mi?” diye sordum kinayeli biçimde.

“Hayır!” dedi “Ne yaşanan Hıristiyanlık ne de yaşanan Müslümanlık İsa’ya ve Muhammed’e indirilmiş dini tam yansıtıyor. Her ikisi de, tıpkı daha önceki dinlerin başına geldiği gibi şirk öğretilerine bulanmış durumda.”

“Şirk!” diyerek açmasını istedim.

“Tanrı tektir!” dedi “Birden fazla tanrı olamaz! Hiç kimse Tanrı’yla beraber dinî bir hüküm koyamaz. Tanrı’nın berisinde başkasına ibadet edilmez.”

“Sen de herkes gibi üçleme inancımıza mı getireceksin konuyu?” diye sordum “Ya da tahrif olmuş diye iddia ettiğiniz kitabımıza mı?”

Derin bir nefes çekti ve “Tahrif beynimizde.” dedi “Allah kendi zikrini korur!”

“Bana örnek ver!” dedim “Benim şirk koştuğumu iddia ediyor musun?”

“Mumu yaktığında kime dua ettin?” diye sordu.

Bir an düşündüm ve “Bakire Meryem’e ve İsa’ya!” dedim.

“O sırada Allah neredeydi?” diye sordu “Tanrı neredeydi?”

Anlamaya çalışıyordum.

“Bak şimdi!” dedim “Tabi ki Allah’a dua ediyoruz. Bizim Meryem’e ya da İsa’ya ettiğimiz dualar O’na ulaşır. O’ndan ayrı değillerdir ki!”

“İşte!” dedi “Siz hristiyanların inandığı dinî gerçekler, aslında İncil’de olmayan iddialar. Aynen bizim gelmiş geçmiş bir takım rivayetlerin Kuran’da olmadığı gibi. İncil dediğinizde sadece kanonikleri değil onun arkasına eklenmiş Pavlus mektuplarını, kilise kararlarını ve azizlerin hikâyelerini de din kabul ediyorsunuz. Bu durumda İncil’de geçmeyen hükümleri İncil’denmiş gibi kabul edip uyguluyorsunuz.”

“Bizim dinimiz sevgi dinidir.” dedim “Biz okuduğumuza da inandığımıza da sevgi ölçütünden bakarız. Affetmek, bağışlamak, güzel söylemek, saygı duymak gibi insani hasletlerimiz ön plandadır bizim.”

“Peki, öyleyse söyle!” dedi “Kilise günahları affedebilir mi?”

“Evet!” dedim “Affetme yetkisi vardır!”

“O hâlde niçin içinizdeki pişmanlığınız sizi acıtmaya ve vicdanınız hükmetmeye devam ediyor?”

Yine anlamamıştım. Káni devam etti.

“Kiliseler, Tanrı namına günahları affetme yetkimiz vardır diyorlar. Oysa bugünkü İncil’de bile günahları affetme yetkisi kiliseye değil Allah’a aittir. İnsanoğlu ise bunun sadece tanığıdır. Ayrıca pişmanlık ve yanlış yaptığını kendine itiraf, yani ‘confession’ hálinde tövbe mekanizması sizde de bizde de vardır. Ama sadece Allah ile kul arasındadır. Arada ne kilise ne de başka bir ruhban vardır! Bu aralıkta İsa da yoktur Meryem de Muhammed de!”

“Hayır!” dedim “Markos İncilinde yazar. İnsanoğlu’nun, İsa’nın affetme yetkisi vardır.”

“Evet, okudum!” dedi “Kendi döneminde ‘Allah’ın kelimesi’ sıfatıyla İsa, Allah’tan aldığı vahiyle karşılaştığı kimi kişilerin günahlarının affedildiğini söylüyor. Ama dikkat et. İsa ‘günahını affettim’ demez oralarda “günahın affedildi” der. Arada çok ciddi bir fark vardır. İsa aldığı vahiy haberiyle söylüyor bunu. Affeden Allah’tır. Bununla birlikte kendine yapılanı affetmek insan olmanın vasfıdır. İsa bunu söylerken mecazen insanların kendisine yapılanı affedebileceği buradan anlaşılmalıyken tutup záten İncil vasıtasıyla reddedilen ruhban sınıfına bu yetkiyi yakıştırmışlar. Oysa bu yetki Allah’ın günahları affetme ve her insanın kendisine yapılan hakkında karşısındakini affedebilme yetkisidir. Matta İncilinde geçenleri okuduysan bilirsin. Yeryüzünde bağlayacağınız her şey gökte de bağlanmış olacak, yeryüzünde çözeceğiniz her şey gökte de çözülmüş olacak, denir. Kuran da bunu bize İncil’in size söylediği gibi aynen söylüyor ve ihtilafa düştüğünüz bu konuya açıklık getiriyor. Şöyle ki, herkes kendisine yapılan kötülükleri affedebilir.”

Kuran’da nasıl geçtiğini sorduğumda cebinden küçük bir Kuran meali çıkardı ve birkaç yeri bulup sayfaların kenarını kıvırarak işaretledi.

Sonra bana dönüp “Bak şimdi şu ayetlere…” dedi ve okudu.

5-Maide 45 …Kim kısası bağışlarsa, bu bağışlaması kendisi için günahlara bir perde olur. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.

24-Nur 22 Sizin lütuf ve imkân sahibi olanlarınız; akrabaya, çaresizlere, Allah yolunda hicret edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler, affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz? …

“Ancak burada çok ince bir detayı atlamamak gerek.” dedi ve devam etti.

“Bir insanı ‘affettim’ derken O’nu Allah’a havale edersek gerçekten affetmiş olmayız. Bize yapılmış bir kötülüğü gönülden affetme taraftarıysak gerçekten affederiz. Ben bunun cezasını veremediğim için Allah’a havale ediyorum, demek affetmek demek değildir. Bize yapılmış bir kötülüğü gerçekten affetmişsek Allah’ın da onu affetmesini istiyoruz demektir.

Şimdi sana bir soru… Bizim gerçekten affedebildiğimiz bir kişiyi Allah da o konuda affeder mi affetmez mi?”

“Sanıyorum affeder, affetmeli! Ama emin değilim.”

“Emin değilsin! Çünkü Allah’ın en merhametli olan olduğunu unutturmuşlar bize. Biz insanların çoğu kendimizi de, peygamberleri de, melekleri de, azizleri de, türlü âlimleri de hep Allah’tan daha fazla övüp duran nesillerin çocuklarıyız. Sana ‘İsa affeder mi?’ diye sorsaydım kesinlikle ‘affeder’ derdin. Ama ‘Tanrı affeder mi?’ diye sorduğumda emin olamıyorsun. O hâlde Tanrı kim?”

Káni aslında çok haklıydı. Ama bu durumda İsa hakkında ve onun tanrılığı hakkında hataya düşmekten çok korkuyordum. Káni anlatıyor, benim kafam iyice karışıyordu.

“Allah bize ‘affedin’ dedikten sonra bizim bize yapılanı affettiğimizi, elbette ki adaleti çerçevesinde, affetmezlik yapar mı? Biz Allah’tan daha mı şefkatliyiz Lynn?”

“Tabii ki değiliz!” dedim tereddütle ve sordum “Ya sen de bir hristiyan ailede doğsaydın!”

Hiç tereddüt etmeden cevapladı.

“Biz, Hıristiyan bir toplumda doğmuş olsaydık kaçımız kilisede günah çıkarmaya gitmeyecektik ki? Ama meselemiz kendi kitabımızı okumuyor oluşumuz. Din, akıl ve okuma işidir. Ben Müslüman oldum demekle Müslüman da olunmaz. Bizimkiler Kuran’ı sizinkiler de İncil’i okumuyorlar. Okusalar da kiliselerin ya da din adamlarının anlattıkları şeyleri doğru kabul ederek okudukları için kutsal kitabı anlayamıyorlar.”

“Ama siz, İsa Tanrı değil, Tanrı’nın oğlu da değil, diyorsunuz!”

“E değil elbette Lynn!” dedi “İşte Yahudi din adamları İsa’ya bunun için, bu anlayışsızlıkları nedeniyle zulmetmediler mi? Zannediyorlardı ki İsa Allah’a hakaret ediyor, kendisini Allah yerine koyup insanların günahlarını affettiğini söylüyor! Oysa bahsettiği Allah’ın affediciliğiydi. İsa sadece bir elçiydi. Şimdiki Hıristiyanlar da o günkü Yahudi din adamlarının İsa hakkında iddia ettiğini doğru kabul ederek İsa’ya inanıyor, onu Tanrı gibi görüyorlar! Tutarsızlığı fark edebiliyor musun?”

“Káni çok farklı şeyler söylüyorsun. Tamam, Allah affedecektir ama insanlar neden etmesin?”

“Ben insanlar edemez demedim ki Lynn. İnsanlar, kiliseler, ruhbanlar Allah adına edemez diyorum. İnsanlar kendisine yapılanı affeder. Kiliselerse Allah adına, başkalarının başkalarına ya da Allah’a karşı yaptıklarını affedebileceklerini iddia ediyorlar. İnsanın affediciliği ise elbette Allah’ın affediciliğindendir. İçine üflenen ruhun gereğidir. Yoksa Allah oğul mu edinir de ona affetme yetkisi versin! Bu sadece insanların Allah’ı kendi gibi hayal etmelerinden, bir ádemoğlu gibi kişileştirmelerinden ileri gelen bir yanılgı.”

“Belki haklısın Káni ama” dedim “İncil’de babadan oğuldan kutsal ruhtan çok yerde bahis vardır. Kitabımda bu yazarken nasıl reddedebilirim!”

“Bizim kitabımızda benzeşim denen bir kavram vardır Lynn.” dedi “İşte bu benzeşim İncil’de çok daha fazladır. Allah’ın birkaç sözle anlattıklarını yazmaya denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa yettiremeyiz. Her insan kendi yaşına, kendi mesleğine, kendi cinsiyetine, sağlık durumuna, kendi dünyevi makamına, yaşadığı topluma, kültürüne, kısacası hayat çizgisindeki her etkene göre farklı ama birbiriyle çelişmeyen manalar çıkarabilir ayetlerden. Bunlar birbiri ile de çelişmezler. Ancak gerçek tevilini Allah’ın bildiğini unutmamak şartıyla… O’nun sözleri gönül ve akıl sahibi olup gereğince düşünebilen her insanla ayrı ayrı konuşabilir özelliktedir. Kuran’da bu böyle.”

“Peki, İncil’de de mi böyle diyorsun?” diye sordum.

“Evet! Ve hatta daha da fazla!” dedi “Çünkü İncil’deki mecazların ardına düşerek ‘oğul’ deyince İsa’nın Tanrı oğlu olduğunun, Rab deyince İsa’nın Tanrı olduğunun, kutsal ruh deyince bunun da üçüncü bir tanrı olduğunun ya da Meryem’in ileri sürülmesi bu yanılgının eseridir. Eğer okumuşsan biliyorsundur… İsa da İncillerde mealen birçok yerde defalarca diyor ki… Ben benzetmelerle konuşuyorum. Siz kıt imanlılar, benzetmeleri gerçek zannedip, orada gömülü olan dersi anlamak için aklınızı kullanmayı beceremiyorsunuz! Bunun neden böyle olduğunu da size anlattığım hâlde!

Tohum Benzetmesini hatırla! Anlatır ve işitecek kulağı olan işitsin der İsa. Záten adı bile benzetmedir birçok kıssanın.”

“Peki, neden benzetme? Neden hepsi açık değil?” diye sordum.

“Çünkü aklını kullanan düşünür.” dedi Káni “Neden açık değil de benzetme! Çünkü hak eden, yani anlamak için düşünmek isteyen anlamalı değil midir? İncil’de onu anlamayı hak etmeyenler için ‘Bakıp bakıp görmesinler, duyup duyup anlamasınlar, hak etmeyenler bağışlanmasınlar.’ denmez mi? Allah insanları akıl edenler ve etmeyenler olarak ayırmıyor mu? Kuran’da da böyledir. ‘Biz, kâfirlerin kalplerinin üzerine Kuran’ı anlamamaları için kabuklar geçirdik’ denir. Ama tabi ki bu baştan bir ceza değil, hak edenin hak ettiği karşılıktır. Allah merhametli olduğu kadar adaletlidir de. Tutup küçük çocuklara tecavüz edenleri, kadınlara ikinci sınıf muamele yaparak her gün şiddet uygulayanları, insanları kandırıp onları yoksullaştıranları, doğru işler yapmaya dönmedikçe neden affetsin Allah!”

Şüphelerim devam etse de Káni yine haklıydı. Hakikaten de İncil’de İsa ne zaman bir benzetme okumuşsa ardından benzetmenin manasını da çoğunlukla havarilerine bile açıklamak durumunda kalıyordu. Çünkü insanların çoğu akıllarını iyi biçimde kullanmazlardı.

“Peki, Kuran!” diye sordum.

“Kuran İncil’e göre de kolaylaştırılmış bir kitaptır.” dedi “Ama çoğumuz Kuran’ın bu kıymetini bilmiyoruz. Buna rağmen İncil de düşünebilen için zor değildir. İncil de gördüğün gibi elbette hak söz barındırır. Çünkü Allah’ın vahyini, en azından o vahyin ifade edilişlerini farklı biçimlerde içerir. Bunu derken, eklenen Pavlus mektuplarını, diğer ilaveleri ve piyasada dolaşan kitapları bu kapsamda saymıyorum. Çünkü oralarda çok çok fazla sıkıntı var. Kutsal kitabın içine eklenmiş mektuplar ise neticede din kitabı da değil doğrular ve yanlışlar içeren tarihi vesikalardırlar ama Kitab-ı Mukaddesin içine çeşitli iddialarla sonradan sokuşturulmuşlardır.”

“Bilmediğim için bir şey söylemiyorum!” dedim “Ama bu söylediklerinden sonra Kuran’ı da okuma isteği belirdi içimde. Daha önce konuştuğum müslümanlar hiç böyle yaklaşmamışlardı konuya. Genellikle bize gâvur demekle ve tahrif olmuş bir kitabın peşindeki cehennemlikler olduğumuzu söylemekle yetinirler. Ama İsa’nın oğul oluşu konusunda söylediklerin hálâ oturmadı bende. Yanılıyorsun bence.”

“İsa elbette özel bir kişidir.” dedi Káni “Bağcının oğlu hüviyetindedir. Ama bu da bir teşbihtir. İsa’nın verilmiş özel yetenekleri vardır ki bunlar esasen her mümin için potansiyel yeteneklerdir. Ayrım günü İsa da diğer elçiler de gelip toplumlarına tanık olacaklardır. O geldiğinde söylemediği bir şeyin ona sorulduğu günü düşünmen gerek. ‘Benim söylediklerim sadece bunlardı ama benden sonra gelenler başka iddialar ekledi’ derse ne diyebilirsiniz!”

O anlatırken aklıma gelen bir soru işaretini daha konuşmak istedim Káni’yle.

“Çoğu Yahudi ve Hıristiyan diyor ki ‘Muhammed Tevrat, Zebur ve İncil’i okuyup öğrenmiş, kafasına göre bunları toparlayıp Kuran’ı kendisi yazmıştır!’ Ne diyorsun bu konuda?”

“Kuran’ı anlamak niyetiyle okuyanlar bunun böyle olmadığını, Kuran’ın da daha önce gönderilen kitaplar gibi Allah’ın kelimeleri olduğunu bilirler.” dedi “Bak, iddia ederler değil, bilirler diyorum. Çünkü bunu iliklerine kadar yaşarlar Kuran’ı okurken. Siz İncil’i okurken aynı şeyleri hissetmiyor musunuz? Hissetmiyorsanız kitabı okuma biçiminizde ya da elinizdeki çeviride sorununuz var demektir.”

“Bu yuvarlak bir laf değil mi Káni? Kendi kitabınızı övüp durmak için böyle söylüyor olamaz mısınız?”

“Varsayalım ki senin dediğin gibi olsun! Bir düşün… Hıristiyanların ya da Yahudilerin beğenmediği peygamberimiz Muhammed kötü bir iş mi yapmıştır sana göre? İşte sizin kitaplarınızı onayladığını göstermiş ve ihtilafa düştüğünüz hususları kendisine göre bile deseniz çözümlemiştir. Yanlış bile yapmış olsa, sizin kitaplarınıza inanarak ve inceleyerek yapmış olmuyor mu bunu? Bu eğer bir insanın tefekkürü ise saygı duyulacak ve oturup konuşulacak bir iddia değil midir? Bilimsel olarak bunu irdeleme yolunu neden seçmiyorlar da ‘o bir yalancıdır’ diyorlar, hem de doğru dürüst hiç okumadan!”

“İncil’de İsa gelecekten haber veremeyen sahte peygamberlerden bahseder!” dedim.

“Çok haklısın!” dedi “İşte o sahte peygamberler şu anda İncil’in eklerindedir. Ama şeytani öğretiler bunu size Muhammed’miş gibi tanıtıyor. Oysa Kuran’da öyle haberler vardır ki değil 1400 yıl evvel yirmi yıl evvel bile bilinemeyecek kadar kesin tespitlerdir. Ama İncil’in eklerinde adı geçen geçmeyen sözde peygamberlerin kaçının doğru haberlere ulaştığına şahitsin? Söylediklerinin çoğu kiliseleri, Pavlus’u ve bazı azizleri yüceltmekten öte değildir. Kuran’ı da oku bak! Söylediklerimi daha iyi anlayacaksın.”

“Ben bu dakikadan sonra kesin okurum záten!” diyerek tebessüm ettim.

O da memnun bir ifadeyle açıklamaya devam etti…

“Herkes senin gibi biraz zaman ayırıp bir kontrol etmeye karar verse, Kuran’ı anlayacaklar belki de! Ne kaybederler değil mi? Dinlerini mi? Eğer Hıristiyanlıklarını kaybetmekten korkuyorlarsa záten inanmış da sayılmazlar ki! Kalbe inmemiş bir İncil’in ve üstünlüğünü ortaya attıkları İsa’nın öğretisi bu kadar kolay silinebilecekse kalplerinden, iman etmiş sayılılar mı? Eğer iddia ettikleri gibi Kuran’ı bir Arap kendisi yazmışsa, Allah adına yalan uydurmuş olur. İddialarının peşindeyseler Kuran’da yanlış olarak gördüklerini, İncil’e göre ve bilimsel biçimde ortaya koymalılar. Ama bunu yaparken kafalarına göre değil İncil’e göre yapmalılar. Pavlus ifadelerine ve İncil’de olmaması gereken mektuplara göre değil. İncil’e göre…

Görecekler ki İncil’e uymayan, daha doğrusu İsa’nın İncil’deki sözlerine uymayan hiçbir şey bulamayacaklar. Bulduk dedikleri de, ki bunların sayısı birkaç kalemi geçmez; Kuran’da da anlamak isteyenlere hitap eden benzetmeler olduğunu görecekler. Onlar sadece reddetmek üzere itiraz ediyorlar. Aslında itiraz ettiklerinden bile bir kuşku içindeler. Çünkü İsa’nın da insanlara niçin ‘kıt imanlılar’ dediğini çok iyi biliyorlar. Aynen bizim tarafta sizin kitabınıza ‘tahrif olmuş kitaptır, ne diye okuyacağım İncil’i’ diyenler gibi. Hâlbuki Kuran’da, İncil veya Tevrat tamamen tahrif olmuş denmiyor. Ya ne deniyor? Onaylandığı belirtiliyor ve gizlenen, bu da kitaptandır denilerek ilave edilen ve ihtilafa düşülen hususlar dolayısıyla Musa ve İsa’nın takipçilerinin bölündüğü, ifade ediliyor. İşte Kuran bu ihtilafı ortadan kaldırıyor. Tamamen tahrif yoktur da diyemeyiz ama işte bu tahrif Tevrat’ın içine bir sürü paragraflar hálinde girmiş, İncil’in ekine ciltler hálinde eklenmiş ve hatta Kuran’ın etrafına da rivayet kitapları olarak duvarlar şeklinde örülmüştür. Yani bir tahrif varsa hepsinde bir şekilde vardır.

Diyebilirler ki ‘Siz önce kendi gözünüzdeki merteği çıkarın, kendi bölünmüşlüğünüzü giderin!’ Doğru söze ne denir? Bizde keçinin yediği iddia edilen bir ayet ileri sürülerek Yahudi âdeti ve Tevrat ilavesi bir konu olan kadınları taşlamayı din diye kabul edenler varken, sizde de bireysel ahlâka dair birçok zafiyeti mübah bırakan zihniyet, insan dininin içinde ya da dışında hep var olacaktır.”

“Anladığım kadarıyla herkesin birbirini suçladığını ama kimsenin gerçeğin peşinde olmadığını söylüyorsun!” dedim.

“İçinizde kim günahsızsa ilk taşı o atsın demiyor mu İsa! Çok doğru.” diye cevap verdi “İşte maalesef bütün insanlık, senin de dediğin gibi aynı durumdayız. İçimizde ilk taşı atacak kimse yokken birbirimizi uyarmak yerine birbirimizin kitabını taşlıyoruz.”

İlk defa bir müslümandan bu kadar derin tahliller dinliyordum. Káni gerçekten de farklıydı.

“Gelin kitabınızı ve kitabımızı okuyalım olmaz mı!” diye hayıflandı “Çünkü siz de biz de kitabımızı hak ettiği biçimde ve üzerinde derin derin düşünerek okumuyoruz.”

“İsa’nın dönüşü hakkında ne diyorsun?” diye sordum.

“Kilise İsa dönecek ve sadece hristiyanları kurtarıp dünyaya hükmedecek diyor. Oysa İncil’de İsa geleceği günün tasvirini yapmıştır. Geleceği gün, kendi toplumunun üzerinize tanıklık yapacağı yargı günüdür. Kuran’da da záten bu söylenmektedir. İsa gibi diğer bütün peygamberler de kendi kavimleri, ümmetleri üzerine o gün tanık olacaklardır. Diğer toplumları nasıl görmezden gelir ve herkesin Hıristiyan olması gerektiğini iddia ederler! Onlar Hıristiyan bir aileden gelmeyip de bizim gibi bir ailede doğsaydı ya da Budizm’le haşır neşir olan bir coğrafyada doğsalardı yine de Hıristiyan mı olacaklardı! Allah o kadar acımasız mı ki bizi hiçbir suçumuz yokken daha doğuştan cehennemlik kılsın! İncil demiyor mu; O gün göksel egemenliğe giren en küçük kişi bu dünyadaki gibi bir Davut’tan, bir Yahya’dan veya bir İlyas’tan bile çok daha nitelikli bir vasıfta olacaktır. Aklını kullanmayanlar ise kaybedecektir. Sadece İsa yoktur, sayısız peygamber vardır.”

“İncil’i benden bile daha iyi okumuşsun Káni.” dedim “Ama oğul konusundan tam olarak ne anladığını daha açık anlatır mısın?”

“İsa Tanrı’nın oğludur, diyorsunuz ya!” dedi “Yahudi din adamlarının veya Vali Pilatus’un karşısında mahkeme edilen İsa’nın İncil’deki ifadesini aynen kullanayım… ‘Söylediğiniz gibidir.’ İsa neden bu cevabı vermiştir hiç düşündün mü? ‘Söylediğiniz gibidir.’ derken İsa ‘Anladığınız gibi değildir.’ demek istemiştir. ‘Söylediğiniz gibidir’ demek bir ironi ve bir uyarıdır. Bu da bir teşbihtir. Benzetmedir. Allah’ın söz söyleme sanatıdır ki bu şekilde aynı cümleleri okuyanların bir kısmı ikna olurken bir kısmı inkâr ederler. Çünkü bir kısmı doğru, çoğu ise yanlış yoldadır. Allah ise dilediğine, yani hak edene anlama imkânı verir.

Oğul tüm iman etmiş müminler için bir tabir, Baba ise tüm veli edinilenler için, takip edilenler için bir sıfat, bir lakap, bir “nickname” gibidir. Luka’da İbrahim’e de baba dendiğini okumuşsundur. Belki de okumadın bilmiyorum. Ya da okudun ama Pavlus’a ve kiliselere göre yorumlandığı için anlamadın. İsa Tanrı için oğul hüviyetindedir. Ama Tanrı evlat edinmiş değildir. Tanrı asla yarattıkları gibi değildir. Ne doğurulmuş, ne doğmuş ne de doğurmuştur. İstese yarattıklarından birini elbette çocuk edinebilirdi. Ama o yarattıkları gibi olmaktan, bir çocuğu olmaktan münezzehtir. İsa’nın ve tüm müminlerin Tanrı önündeki duruşunu, konumunu anlayasınız diye ‘baba oğul’ benzetmesi kullanılmıştır. Söylediğiniz gibidir, anladığınız gibi değil. Mesele manayı anlamaktır, içi boş sözler söyleyip, benzetmelerin peşine takılıp giderek, Allah’a bilmediğimiz şeyi yakıştırmak değil. İncil’in ‘oğul’ dediği kavram Kuran’da ‘salih kul’ olarak geçer.”

“Ya trinity!” diye sordum “Onu da açsana!”

“Tanrı üçtür diyorsunuz… Teslis diyorsunuz… Gökte baba tanrı, İsa oğul tanrı, kutsal ruh da öbür tanrı oluyor derken bunların üçü de birdir diyorsunuz… Lynn kırılma bana ama aslında ne bilime ne de vahye güveniyor sizinkiler. İçlerindeki şüpheye mantıkları ile son vermeye çalışmıyor, bunu ifade etmekten bile korkuyorlar. Kiliselerinizin klasik, taraflı ve mantıktan yoksun savunmasını Allah’ın gerçeği zannediyorsunuz. Kitabınız size tek tanrıdan bahsederken, şeytanın onu en sevdikleriniz üzerinden çoğaltmaya çalıştığını görmelisiniz.”

“Hayır, kırılmıyorum Káni. Aksine hoşnutlukla dinliyorum seni. İnan ki aklıma hiç gelmemiş şeyler söylüyorsun. Bu akşam nasıl uyurum bilmiyorum. Sen devam et lütfen!”

“Mádem tanrı üçtür, hálihazırda yaşadığını iddia ettiğiniz İsa, varsayalım ki Rabbine karşı yarın isyan ederse kimden taraf olacaksınız, bir düşün. İçinden ‘o asla isyan etmez’ diye geçirdiğini duyar gibiyim. Peki, İncil’in sonunda çarmıha gerili bedenin sahibi ‘Rabbim beni neden terk ettin?’ diye serzenişte bulunurken neden gözleriniz nemlenip, burnunuzun direği sızlıyor! Hiç itiraz edip de kendisini kandırmasın hristiyanlar… O noktada ya çarmıha gerili İsa’dan yana ya da her şeyin en doğrusunu bilen Tanrı’dan yana olursunuz. Ya da her ikisini de reddedip sadece kendi duygunuzu sahiplenip onu tanrı edinirsiniz. Hani tanrınız üçtü! Hani üçü de birdi! Bu sorununuzu çözmek için kiliseniz İsa’yı çarmıhtan indirip oraya İncil’de adı geçen geçmeyen başka birini asmak durumunda ya da İsa’nın sadece etten kemikten ve önceden ruhu yükseltilmiş dünyevi bedenini asmak zorunda. Yoksa kilisenin bütün tezi çürür!”

“Tanrı’dan yana olmakla İsa’dan yana olmak arasında fark görmüyoruz ki!” dedim.

Gülümseyerek “Hiç cedelleşmeyin bence kalbinizle!” dedi “Siz bu hálinizle İsa’dan yanasınız, İsa’nın Rabbinden yana değil. İsa’nın Rabbinden de yana olduğunuzu söylemeniz sadece Allah korkunuzdandır. Hem İsa’dan, hem sözlerinden, hem de tek olan Baba’dan yana olsaydınız, kitabınızda İsa’nın dediği gibi ‘İyi olan sadece Tanrı’dır’ derdiniz. Hıristiyanların kendi inançlarını gözden geçirmeden, Allah yerine Muhammed’e tapanları eleştirirken, kendilerinin de aynısını İsa üzerinden yapmakta oldukları hiç akıllarına gelmiyor. Sana Duha suresinden bir bölüm okuyayım Lynn.”

93-Duha 1-7 Kuşluk vaktine and olsun, karanlığı iyice çöktüğü’ zaman geceye. Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?

Káni’nin Kuran’dan okuduğu pasajı dinlerken âdeta Allah’ın İsa’yla konuştuğunu düşündüm.

“Rabbim beni neden terk ettin!” diye soran İsa’ya “Seni terk etmedim.” diyen bir Tanrı’yı anlatmış Kuran! Tüylerim diken diken oldu. Gözlerim buğulandı.

“Devam eder misin lütfen!” dedim Káni’ye.

“İsa’yı biz de elbette seviyoruz. Ona insanlık dışı işkenceleri reva gören Yahudi kâhinleri ve din adamlarını sizin gibi biz de lanetliyoruz. Ama bunu bugüne iz düşürüp ırksal yahudi karşıtlığı olarak yapmamamız gerekir. İsa üzerinden bu güne kadar örülen duygusal hassasiyetlerinizin de farkındayım. Ama biz size dışarıdan baktığımızda işte bu duygusallığınızın kullanılmakta olduğunu ve maddi manevi İsa arabeski üzerinden kiliselerce sömürüldüğünüzü de görebiliyoruz. Ancak sizin çoğunuz denizin içindeki balık gibi yaşıyor ve kendi deniziniz dışında bir hayat olabileceğini, Muhammed’in de peygamber ve Kuran’ın da hak kitap olma ihtimalini göremiyorsunuz. Çünkü sizi uyarması gereken kiliselerinizin işine böylesi geliyor. Eminim ki içlerinde ilimde derinleşmiş öyle rahipler vardır ki bizim peygamberimizi de kendilerini bilir gibi bilirler.”

Ağzım açık kalmıştı.

“Şu da var!” diyerek ekledi Káni “İçinizde İsa’nın babasız doğuşunu hálâ sindiremeyenlerin içindeki fitneyi çok iyi biliyorsunuz ve bunu İsa’ya küfrederek dile getiren Hıristiyanlar olduğuna bile her gün şahit oluyorsunuz. Peki, Muhammed’i takip edenlerin ve hatta Muhammed’e bilerek ya da bilmeyerek tapmakta olanların bile İsa’ya böyle bir küfür ettiklerine hiç şahit oldunuz mu? Neden bu, İsa’ya küfretme kültürü sadece sizde var da İncil’i takip etmeyenler daha rahat küfredebilecekken onlarda yok? Şeytan bu konuda sizi kullanıyor ve İsa’ya olan sevgi ve bağlılığınızı kendi lehine döndürüyor olmasın! Hıristiyanlar artık uyanmalı Lynn.”

Geçen her dakika Káni’nin inancına olan güvenim artıyordu. Bugüne kadar ne bir müslümanın ne de bir rahibin böyle konuştuğuna şahit olmuştum. Biraz olsun Yehova şahitleri benzer şeyler söylemiş olsalar da böyle bütünleştirici ve reddettikleri kiliselere rağmen kitaptaki ruhbanlara bağlılıkları son bulmuş değildi. Káni çok doğru konuşuyordu. Bir an önce hak ettiği biçimde İncil’i de Kuran’ı da okumalıydım. Hayatta bundan daha önemli ne olabilirdi ki!

“Sizin de Rabbiniz bizim de Rabbimiz birdir.” dedi Káni “Aynı Tanrı’dır. Allah’ın kelimesi olan İsa’yı Ádem gibi gönderen ve Müjde’yle yeryüzüne elçi olarak ileten O’dur. Aynı Allah İbrahim’i de, Musa’yı da, Davut’u da, Süleyman’ı da, İlyas’ı da, Yahya’yı da, Yeşeya’yı da ve Muhammed’i de elçi olarak göndermiştir. Nasıl İsa’yı Müjde’yle indirmişse, Muhammed’i de son mesajı ve antlaşması olan Kuran’la göndermiştir. Kuran asla İncil’i, Zebur’u, Tevrat’ı, Avesta’yı, Vedaları ve diğer tüm kitapların içindeki gerçek vahiyleri reddetmemiştir. Sizin de bizim de en büyük sorunumuz kitabımızı okumamamız, Allah’ın vahyi yerine geleneksel inanışlara ve insanların sözlerine itibar edişimiz ve okusak bile hem İncil’i, hem Tevrat’ı, hem Zebur’u ve hem de Kuran’ı dıştan gelen ve kulaklarımıza doğduğumuz günden beri fısıldanan kirli bilgilerle okumamızdır. Oysa arınmış bir yürekle Allah’ın kelimelerine sarılırsak oradaki benzetmeleri kalbimize apaçık ve kendini açıklayan ayetler şeklinde indirebiliriz.

Sizin İsa’nın şahsında, bizim de kendi peygamberimiz şahsında bir kalp testine tabi tutularak sınandığımız gibi ortak bir durumumuz var. İsa’yı eleştirenler onun sadece babasız doğuşunu değil, günahkâr Ferisiler, günahkâr vergi memurları ve bir kısmınızın fahişe olduğundan şüphelendiğiniz kadınlarla oturmasını ve şarap içmesini nasıl vesveselerine sebep ediniyorlarsa, bizim peygamberimiz Muhammed’imizi eleştirenler de onun savunma savaşlarını ve çok eşli evliliklerini sorun ediyorlar. Doğruları anlamak yerine bu fitnelere takılıyorlar.

Nasıl ki İncil’deki son fısıh yemeğinde İsa, bir daha Göklerin Egemenliğine kadar şarap içmeyeceğine yemin ediyorsa, Kuran’daki Ahzab Suresi 52. ayette artık güzellikleri hoşuna gitse bile evlenmek Muhammed’e haram kılınıyor. Bu benzerlikler sence tesadüf mü? Sizin kitabınıza göre geleceği bilmeye yönelik ayetler sadece peygamberlere özgü değil miydi?

Dinden ve kitaptan soğutma metotları farklı olsa da peygamberlerin aileleriyle birlikte kişiliklerine iftiraları ve şahsına ait işleri şeytan ön plana çıkararak kitabın önüne koymaya yelteniyor. Oysaki İsa, görüştüğü günahkâr Ferisiler ve kadınlarla aynı masada şarap içerek eğlenmeyi değil de neyi amaçlamışsa, Muhammed’in evliliklerinde de toplum için benzer hassasiyetler olduğu mecazen saklıdır. İsa’ya ve annesine iftira eden, Muhammed’e şehvet düşkünü diyen zihniyet sizi İncil’den, bizi de Kuran’dan kopartmak peşindedir. Ne İsa ne de Muhammed gibi tertemiz kullar bu iftiraları hak ediyor. Buna rağmen İsa’nın İncil’deki ifadesiyle “En iyi olanın Tanrı olduğu” da unutulmamalı.

Siz İncil’e, biz Kuran’a sarıldıkça aynı zamanda birbirimizin kitabına ve tek olan Rabbimize sarılmış olacağımız gerçeği beliriyor, elçileriyse birer beşer olarak sevmemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Ancak tevhidi gerçek manada kabul etmek için insanın tüm kirli bilgilerinden korkmadan arınması şarttır. İncil’i bu gözle, yani tevhid gözüyle okuduktan sonra ister istemez İncil’de haber verilen Kuran’ı okumak isteyeceksiniz, istemelisiniz.

Çünkü ne sizin çoğunluğunuzun yaşamakta olduğu din birebir İncil’e, ne bizden olanların çoğunluğunun yaşadığı din birebir Kuran’a uymakta. Sizden farkımız şu ki; biz sizin de kitabınızın Allah’tan olduğuna, sizin peygamberinizin de Allah’ın elçisi olduğuna inanıyor ve aynı İlah’a iman ettiğimizi biliyoruz.

Aynı zamanda şu da bir gerçek ki; her iki dine mensup kişiler olarak sizden de bizden de birçokları kendisinden olmayanlara, ifade etmekten çekinseler de, dinen nefretle ve kesinlikle kaybetmiş kâfirler olarak bakıyorlar. Sizden biriniz Kuran’dan bahsetse kınanıyor, bizden birimiz İncil’den bahsetse kınanıyor. Oysa sizin de bizim de dinimiz tevhid dini ve her ikisi de İslam ve barış dini. Ama bunu görenler o kadar az ki! Kendi kitabını bile okumayanlar doğuştan beri gelenekle dayatılarak reddettirildikleri öbürünün kitabını okurlar mı? Sadece nefret ediyorlar, aldanıp da karşı dine geçme ihtimallerinden korkuyorlar. Çünkü kendi kitaplarını bile anlamış ve o kitaplara tam manasıyla inanmış değiller. Çünkü akıllarına ve kalplerine güvenmiyorlar. Çünkü aslında kendi kitaplarına güvenemiyorlar. Çünkü şeytan, kitabını okumayana sağdan sarılıp, öyle fısıldıyor onlara. Taşla diyor! Hâlbuki taşlamaktan vaz geçip okusalar pişman olmayacaklar.

‘Gök ve yer ortadan kalkacak ama benim sözlerim ortadan kalkmayacak’ yani ‘Allah’ın zikri her türlü korunacak’ diyen İsa’nın bu sözleri sence kendi sözleri midir? Kendisi mi konuşuyor yoksa desteklendiği kutsal ruh sayesinde bizatihi Allah’ın ayeti mi dökülüyor dudaklarından.”

“Şimdi seni çok daha iyi anladım.” dedim “Maalesef Káni, olağanüstü hikâyelere inanmaya meyilliyiz. Olağanüstülüklere inanmak gerçeği arayıp bulmaktan daha kolayımıza geliyor. Ben senin bugün söylediklerinden çok faydalandım.”

“Vücut ergenliğe ulaşmış da beyin ulaşmamışsa, hálâ çocuk gibi masallara inanır insan. “dedi Káni “Hálâ çocuk gibi öcülerle korkutulur. Hálâ çocuk gibi oyuncak bekler. Din onun için oyuncaktan başka bir şey değildir henüz. Okumaya, duaya, düşünmeye her neye kalkıyorsak, ona üşenerek kalkıyorsak, ekmek almak için bakkala gönderilmeye direnen bir çocuğuzdur hálâ.

Beyin ergenliğe ulaşmamışsa, hálâ çocuk gibi mucizeler bekler insan. Hálâ çocuk gibi iyi kalpli perilerin etrafında uçtuğunu zanneder. Hálâ çocuk gibi sihirli değnekler arar oyuncaklarının içinde. Hep büyüklerden bekliyor da kendimiz cesaretle haykırmıyorsak gerçeği, ilkokul öğretmeninin arkasına saklanıyoruzdur hálâ.

Böyle insanlar ne kadar büyüseler de, korunmak için hálâ çocuk gibi onun bunun eteğine sarılmak, kucağına oturmak isterler. Büyük sorunlarını çözmeleri için hep bir takım büyüklerin bir şeyler yapmasını bekliyorsak, babasına mahâlle arkadaşını şikâyet eden bir çocuğuzdur hálâ.

Fikren büyüyememişsek, hálâ birilerinin bize harçlık vermesini bekleriz. Hálâ çocuk gibi büyüklerimizden isteriz. Zekât verirken aldım kabul ettim denmesini bekliyorsak, hesap yapıyorsak infak için, babası öyle dedi diye, kardeşine elindeki çikolatasının ucundan mecburen veren bir çocuğuzdur hálâ.

Artık çocuk değiliz, büyüdüğümüzü kabul etmemiz gerek Lynn. Dinimizi zor zamanımızda oyalanacağımız bir oyuncak olmaktan çıkarmalıyız. Masalları değil kitabımızı okumalıyız. Sakalımızı çekiştireceğimize, mumlar yakacağımıza aklımızı çekiştirmeli, kirlerimizi yakmalıyız. Bırakmalıyız büyük aramayı, büyüdüğümüzün farkına varmalıyız. Biz, çikolata dağıtmalıyız artık çocuklara. İstemeden yaptığımız iş ne kadar makbul, idrak etmeliyiz. Kalbimizi belimizin altına düşürmemeli, en üstte olan beynimize yükseltmeliyiz. Hayat bizim sorumluluğumuz, farkına varmalıyız. Annemiz babamız kızacak diye değil, kendimiz istediğimiz için yapmalıyız ne yapacaksak. Bizi Yaratandan başka hiç kimseden, kendi hayátımız için istememeliyiz hüküm. İsteyerek gitmeliyiz sadece O’na doğru… Şu ayeti de okuyayım sana.”

41-Fussilet 11 Sonra duman hálinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.

Az biraz daha zaman alacak olsa da artık hem dinimi hem de aşkımı bulmuştum. Káni beni o kadar etkilemişti ki, kısa süre içinde önce bir kez daha İncil’i, sonra da Kuran’ı okudum. Aynı dinden olduğumuzu, Allah’ın katında bütün dinlerin aynı din olduğunun farkına vardım. Günler sonra ben de artık bir müslümandım. Ben de artık bir muvahhiddim. Záten bu kadar şey söylemesinden ziyade “Biz aynı Tanrı’ya iman ediyoruz.” demesi bana fazlasıyla yetmiş, bütün kilitlerimi çözmüştü.

Ama Káni’nin de benim de hálâ çözülemeyen bir kilidimiz vardı. Birbirimizle ilgili duygularımızı bir türlü net olarak açamamıştık! Ta ki o güne kadar…

Devamı…