Bize Yalan Söylediler 2/12.Bölüm

Karanlığın Utancı

Önümden geçerken “Lynn Hocam nasıl gidiyor işler?” diye selamladı Eylül “Karadeniz’de gemileriniz batmış gibi görünüyorsunuz?”

Başımı kaldırıp bir an durakladıktan sonra “Anlamadım!” diye karşılık verdim.

“What the hell is going on here, diyorum hocam, You seem so sad!” diye yine bilindik muzip yüz ifadesini takındı.

İçimden “Ne saygısız bir kız!” diye geçirirken aslında bu muzipliğini ona yakıştırmıyor da değildim.

“Türkçe biliyorum Eylül, ingilizce konuşmana gerek yok!” derken aslında az önce Káni ile ne konuştuklarını merak etmiyor da değildim.

”Oturmaz mısın?” dedim.

“Oturayım bari!” derken dünden razı olduğu belliydi.

Bir süre konuştuktan sonra yaptığı şakalarla benim bile yüzümü güldürmeyi başarmıştı Eylül ve niháyet konuyu dönüp dolaştırıp aşk meşk konularına getirdi.

“Bölümde bütün gözler sizin üzerinizde hocam!” dedi.

“Neden ki?” diye karşılık verdim.

“Ne bileyim, göz kamaştırdığınızı düşünenler var!”

“Eylül, lütfen! Böyle şeyler söyleme bana. Ben bu tip şeylerle ilgilenmiyorum. Sorumlu olduğum bir çocuğum var. Benim bütün ilgim onun ve işimin üzerinde!”

“Bilmem! Sizin öyle olabilir ama bütün ilgisi sizin üzerinizde olanlar da var!” dedi gözlerini kaydırarak.

“Ne demeye çalışıyorsun Eylül?” diye sordum.

“Ne demeye çalıştığımı gayet iyi biliyorsunuz hocam. Yapmayın, siz de farkındasınız!”

Utanmıştım.

“Lütfen kapatalım bu konuyu!” dedim.

Ama Eylül üstüme gelmeye devam etti.

“Ben kapatırım ama Káni Hocamın kapatacağını hiç sanmıyorum!”

“Ben böyle bir şeyle ilgilenmek istemiyorum.” dedim.

“Hocam, adamcağız sizin için deli oluyor, farkında değil misiniz?”

“Eylül, kapat dedim. Kırıcı olmak istemiyorum. Lütfen!”

“İyi tamam, tamam!”

“Sen nasılsın? Alışabildin mi bizim bölüme?” diye sordum.

“Ben her yere alışırım. Asıl siz nasıl bu ekibin içine girip alıştınız, onu merak ediyorum ben?”

“Neden alışamayayım?”

“Ne bileyim! Buradaki herkesten farklı bir háliniz var!”

Her seferinde ben konuyu değiştirmeye çalışıyordum. Eylül ise, sadece Káni değil ekipteki hemen herkes hakkında bir şeyler anlatıp durdu. Ama kimse hakkında kötüleyici bir şey de söylemedi. Kiminin para sıkıntısı çektiğini, kiminin hastası olduğunu, kimininse kendi sağlık problemleri olduğunu ve onlara bir şekilde yardım etmemiz gerektiğini anlattı.

Ben de “Senin hiç sıkıntın yok mu?” dedim “Herkesi düşünüyorsun güzel. Ama belki senin de sorunların veya kalbinde birilerinin yankısı vardır.”

Gülümseyerek “Bana talip yok hocam!” dedi Eylül “Olursa bakarız ama benim tek derdim, projesinde Káni hocama yardım etmek. Bu konuda ona çok güveniyorum.”

Eylül belki çok güzel bir kız değildi. Ama yüreği çok güzeldi ve hiç de basit bir öğrenci olmadığını giderek daha çok anlıyordum.

Bir şey diyemedim ve “Yaa!” diye gayri ihtiyari bir ifade çıktı dudaklarımdan.

“Yaa hocam!” dedi o da “Sıkıntılarınız olduğunu söylüyorsunuz. Bakın millette ne dertler var, ne fedakârlıklar yapıyorlar sevdikleri için. Siz de dertlerinizden azıcık sıyrılsanız da etrafınızda sizin için delirenlere baksanız bence biraz!”

“Eylül, yapma dedim!”

O ise yine o esprili hálini takınıp devam etti.

“Valla, benden söylemesi! Yakışıklı adam da sayılır. Kaçırmayın bence Káni Hocayı!”

Ben konuyu uzatmak istemediğimi belli eder tarzda çaresizce gülümseyerek emir kipinde konuştum.

“Eylül, git işinin başına dön. İşim çok benim. Hadi görüşürüz sonra!”

“Görüşürüz görüşürüz! Görüşeceğiz hocam!” dedi ve kalkarken gülümseyerek “Çok geçmeden oğlunuzu da alıştırmaya bakın cici babasına. Hadi öptüm hocam! Kolay gelsin.” diye de ekledi.

“Eylüül!”

“Kaçtım!”

Tüm densizliğine rağmen arkasından başımı iki tarafa sallayıp gülümsedim.

Başlarda benimle ilgilenmediğini zannediyordum ama iki yıldan sonra Kâni’nin bana olan ilgisini, bir kadın olarak hissetmemem düşünülemezdi. Yine de bu duygudan bunca yıl utandıktan ve kaçtıktan sonra nasıl karşılık verebilirdim ki! Bir yemin háline gelmiş dayanmış kararlarıma, bir adım geride durmalarıma, sadece çocuğum için kurduğum geleceğe adanmışlığıma nasıl ihanet edebilirdim! Belki de ihanet sayılmazdı bu! Ama!…

Biliyordum. Yeniden başlamalıydım. Sünger çekmeliydim geçmişe ve yeniden uyanmalıydım hayáta. Ama bunu yapabilmem için bir kibrit alevi, bir kıvılcım gerekiyordu. Her sabahın yeni bir başlangıç olduğunu çok iyi biliyordum. Hayátım boyunca olumlu yönde en çok etkilendiğim sözlerden biriydi. O kadar kolay söylenebilen ama tam aksine çok derin anlamlar yüklü, sonu gelmez tozlu kitaplardan müteşekkil bir kütüphane gibiydi “Her sabah yeni bir başlangıçtır.” demek.

Öyle bir sözdü ki bir hayat suyu gibi sarıyordu bedenimi ve ruhumu. Kıtalara uzanan uzun ırmakların dağlardan doğduğu, buz gibi serin ve berrak kaynaklardan akan su gibi bir deyişti. Akıl gibi akıllı, vicdan gibi vicdanlı, ahlak gibi ahlaklı ve heves gibi hevesli bir özden deyişti. Her sabah yeniden başlamak, güneş gibi yeniden doğmak, günebakan gibi yeniden açmak… Gece boyu hissettikten sonra karanlığı, yıkanmak çiğleri dökerken seher yapraklarından…

Sıfırdan başlamak, elinde olmadığını düşünsen de, sorumluluk şartıyla en baştan ödüllendirilmiş olduğun hayáta! Silmek sayfandaki karalanmış yazıları ya da yepyeni bembeyaz bir sayfayı çevirmek daha iyisini yazmak için. Ümitle uyanmak gündüze, sokaklara, evlere ve denizlere! Doğmak doğaya yeniden! Akordu tamamlanmış sazının yeniden teline vurmak… Cinsellik değil mesele, seslenmek en güzel bestenle sevdana bir kez daha. Daha bir kuvvetle, daha bir neşeyle, daha da bir inançla ve heves ederek!

En büyük hasretlerini göğsünde taş ettiği gecenin şerrinden, kavuşmaya meyleden sabaha uzanmaktı güzel olan. Çünkü zifiri karanlığın günün ışığından utandığını hissederdin hafiften esen seher yelinde. Vazgeçerdin karanlıkta meylettiğin kızgınlıklarından, kinlerinden, günahlarından. En affedilmezi bile soğuturken yüreğinde, affederdin kızgınlıklarına neden olanları. Korkular korkardı sabahın aydınlığından. Kaçamaz yok olur, ölürlerdi aydınlığın zindanında. Dertlerini, sıkıntılarını bırakırdın yalnız başına karanlığın içinde. Yalnız gecelerin uydurma trafiği biterdi. Başaracağım azmi ile cesaret dolardı yüreğin. Kırmayacaksın kimseyi bugün derdi sana vicdanın, ezmeyeceksin bir karıncayı diye söylenirdi. Bitmiş gibi rehavetle değil, başlamış gibi hevesle!

Aklıma ölüm gelmişti çok defa. Ölüme koşmak! En kolayına ve Anadolu kızlarının yaptığı gibi kıramayacağım sevgilime bohçamı alıp kaçarcasına! Ama ölüm bile bile istenen bir sevgili olabilir miydi? Oysa vazgeçmezdim sabahleyin, vazgeçemezdim, bırakamazdım… Vazgeçmemeliydim sabahların ışığını gördükten sonra. İnancımı, cesaretimi, azmimi, sevgimi, gücümü, ümitlerimi güçlendirme ve büyütme zamanıydı. Hepsiyle birlikte yok etmek değil sonsuz hayátı… Kastettiğim ve yok ettiğim sadece gördüğüm dünyam değil, görmediğim dünyam da olurdu.

Son nefesimde bunu anlayacağımı bilir uçururdum böyle uçuk düşüncelerimi. Çünkü inanıyordum yine de, vicdanım yol gösteriyordu bana da!

Yıllardır sevgimi sadece küçük John’uma vermiştim. Onu bırakamazdım. Babasız büyütsem de anasız bırakamazdım! Ben babasızlığı bilmiyordum ama sevdiğinin bir anda ortadan yok olmasının acısını herkesten iyi biliyordum!

Ah! Mark! Ah! Kahrolası adını yaşatıyordum, sen yaşamasan da artık yüreğimde! Seni sevmiştim be çocuk! Sen beni hiç sevmemiş olsan da! Seni istemiştim, senle kuracaktım hayátımı be yakışıklım! Meğer senin yüreğin bir hilkat garibesiymiş! Çirkin ve kan emici bir vampirmişsin meğer! Ve şimdi bu hâlde Kâni’ye, benzer bir sevgiyle nasıl bakabilirdim!

Ben “Hayır! Hayır olmaz!” diye düşünürken sanırım tüm cesaretini toplamış ola ki yanıma geldi…

“Biraz yürüyebilir miyiz Lynn?” diye sordu.

Birkaç saniye içinde “evet”i de alıverdi kolayca.

Meğer teslim olmaya ne kadar da hazırmışım!

Onu yanlış anlamamdan korktuğunu ve Eylül’ün cesaretlendirmesi ile fikrini değiştirip konuşmaya karar verdiğini söylerken, kelimeleri törende şiir okuyacak heyecanlı bir çocuğun dizeleri gibi titriyordu. Ama biraz yürüdükten sonra sakinleşti ve konuyu benim üzgün yüz ifadelerime getirdi.

“Kendine hiç şefkatle baktın mı Lynn?” diye sordu bana.

“Nasıl yani?” dedim.

“Bir kedinin, bir köpeciğin ya da bir kuşun gözlerine baktın mı hiç? En saldırgan hálindeyken bile okudun mu yüreğindeki pır pır atışları? Ya küçük bir çocuğun gözlerine bakıp mimiklerini yorumladın mı? Görebildin mi o masumiyeti? Duyabildin mi kalbindeki o heyecanı, korkuyu, güvenebilme isteğini?”

“Ben zaman zaman farkına varıyorum ama…” dedim “Aynaya bakınca aklıma yaptığım, yapmaktan bunaldığım hatalar geliyor!”

“Bugün aynı şefkati duyarak aynada kendimize bakmış olsak bile şimdiki ben’imizi görürüz ilk bakışımızda.” dedi “Yüz hatlarımız, gözlerimiz ve mimiklerimiz kendimizden saklamayı başaramadığımız duygularımızı ve düşüncelerimizi vurur suratımıza. Başkalarına yapabildiğimiz gibi rol yapamayız kendimize. Hep kendimize haksızlık ederiz geçmişimizi düşündüğümüzde. O günlere ait pişmanlıklarımız, hatalarımız, cahilliğimiz, başarısızlıklarımız kendimize olan kızgınlığımızı arttırır. Oysa biraz daha derine inmeyi başarabilirsek hálihazır yaşımıza göre on yıl, yirmi yıl, yaşımıza göre daha da fazla yıllar önceki ben’imizi görebilir ve şefkatimizin sınırlarının ne kadar genişlediğini fark edebiliriz. Böylece aynanın derinliğine ineriz ve masumiyetimizi görürüz.”

“Doğru belki!” dedim “Ama nasıl?”

“O kişiye bakmayı kendimize bakmak gibi değil de bir başkasına bakmak gibi yapabilirsek eğer, işte o zaman sınırsız görüş alanımızda en masum duygularımızı bir minik kedinin, bir başka küçük çocuğun ya da bir başka eli öpülesi ihtiyarın samimiyetsizlikten ve günahtan soyut hisleri olarak okumaya başlarız.” dedi “Kendimize dışarıdan bakmayı başardığımız o anda zamanda ve bilinçte yolculuk yapıp o küçük çocuğa yardım edesimiz gelir. Bugünkü ben’imizin edinmiş olduğu bilgi birikimini ya da tecrübesini kullanarak bir başkası gibi gördüğümüz ben’imize merhamet hisleriyle ve sevgiyle bakarız. Gerçekten zamanda yolculuk yapabilseydik, geçmişe dönüp de o küçük masum Lynn’e yardım etmek, yol göstermek istemez miydin?”

“Bu davranışın sonu nereye varır?” diye sordum.

“Kendimizi sevmeye varır Lynn!” dedi “Bir başka çocuğu sever gibi kendimizi sevmeye! Başkalarını da sevmeye varır, sadece kediyi, kuşu, köpeği, böceği, insanı, çiçeği değil her şeyi sevmeye varır. Hayátın gerekçesini okumaya varır, perde çekip kapatmamışsak yüreğimizi.”

O kadar güzel sözler söylüyordu ki tam da ihtiyacım olan şeylerdi bunlar. O devam ederken gözlerine ve dudaklarından dökülenlere kilitlenmiştim âdeta.

“Kızacağız elbet çok şeye, eleştireceğiz yine! Bildiğimiz doğruları savunmaya devam edeceğiz tabi ki.” dedi “Fakat bileceğiz ki hepsinin bir nedeni var. İnsan etmekte bizi bu kısacık hayatta sorunlarımız ya da insan olamamışlıklarımız. Öğrenmeye devam edeceğiz insan olarak ne olduğumuzu. Ama kendimize bu kadar da yüklenmeyelim. Suçlamayalım artık o küçük çocuğu.”

“Kendimizi hak ettiğinden fazla hırpalamamak, daha bir şefkatle bakabilmek lazım, evet! Çok haklısın.” dedim “Ama yaşanmışlıklardan sonra bu masumiyetle bakamıyor artık insan!”

İlk defa Káni ile bu kadar uzun konuşmuştuk. Bu ilki başardıktan sonra daha da sık görüşecektik. Ama esas derine dalışımız, beni kiliseye girerken gördüğü gün olacaktı. Neticede Káni bir müslümandı. O gün, alıştığım müslümanlardan hiç beklemediğim şekilde davranacaktı bana. Dinî inancıma rağmen!

Devamı…