Bize Yalan Söylediler 2/11.Bölüm

Hüzünler Eylemde

Islak sokakları şöyle bir gezdim enstitüye gelmeden önce. Hüzünler ve mutsuzluklar eylem yapmak için sanki meydanlardaydı. Bir değil, üç değil, beş değil! Ne kadar da çoktular! Haksız da değillerdi, çok haklı da! Ya da haklı saymak gerekirdi aynaya baktığımda! Ama çok çok ileri gitmişler de görüyordum hayátın cenderesinde! Bugün görüp çehrelerde hissettiklerimle beni de bir üzüntü bastı, sağanak gibi tepemden aşağıya.

Mádem öyle, bir şeyler söylemek gerekirdi klişe olsa da, olmasa da! Sona erdiğini zannetmekle başlardı, yeniden başlamak… Ölüm de öyle değil miydi? Güvenini kaybettiğin anda var gücünle güvenmeye başlamak… Yeniden başlamak… Fakat her şeyi silmeden, küsmeden! İsyan etmeden…

Tanıdığını zannettiğin kendini tanımaya başlarken, yeniden nasıl yapacağını tasavvur edemezdi insan. İşe yarayacağından emin olamadan, kendini zorunlu hissettiğine inandırmaya başlardı. En kolayıydı oysa bırakmak ve terk etmek, yok olmanın huzurunu özlemek, hiç yaşamamışken.

Olasılık denizi önündedir insanın ama şartlanır bir iki seçeneğe. Biri her zamanki gibi en kolayıdır, yokluktur ve pusudadır. Planlar anlamsız, konuşmalar terane, iknalar yetersizdir. Ama önündeki yokluk zirvesi kifayetsiz müderris kesilir, uzaklaştırır insanı, zirvesinden düşürür eteklerine, kovar yanı başından “git be yoluna” der, iknásı güçlü bir eksi kutup misali.

Gülmeyi, kahkahalar atmayı, ne derler diye düşünmeden bas bas bağırarak ve saçma cümleler kurarak dünyanın çivisine kendince umursamadan sövmeyi özlemiş hâldedir. Kimin ne düşüneceğinin önemi kalmamışken, bilmişlik alır başını gider. Ego yerlerde sürünür. Utangaçlık dikenli tellerin arkasına hapsolurken, acılar kendi güçsüzlüğüne kanaat eder. Mutluluğu zirve yapar, kafesinden kurtulmuş bir kuş misali.

Ama bütün bunların hepsi zamanın elindedir. O işini bitirmeden yaşananlar yaşanacak, ne için yaşandığını sana ders edecektir. Çünkü sen istemişsindir! Mutluluk iksirinin, mutluluk şerbetinin tadı acıydı. Zaman ilacını içmek gerekirdi sabah akşam tok, gecenin bir yarısı aç karnına!

Keşke bunları söyleyebilseydim iki yıldan fazladır gözümü alamadığım, dertli ama dünyalar güzeli arkadaşıma! Bir çay demlemek istiyordum odun ateşinde. Karşısında oturup derdine ortak olmaklığımı bilsin istiyordum, hüznünü paylaşmak istediğimin. Mutlu yarınlara ve yeniden başlamaya başlayabilmek için, hem kendime hem de ruhsal sıkıntılar çeken arkadaşıma “Yaşadığın her şey normal seyrinde ve söz veriyorum geçecekler.” diye çığlıklar atarak! Bir çay ısmarlamak istiyordum! Kabul eder miydi acaba!

Ama bir kez daha yapamadım işte! Yine önce dalıp yeşil gözlerine, sonra onu hiç görmemiş gibi geçtim önünden. Onu sevdiğimi, her gün kabaran denizler gibi sevgimin kabardığını biliyordum. Fakat dalgalarımı Lynn’in sahiline vuramıyordum bir türlü!

Ona her gözüm kaydığında uzun saçlarına, okyanus yeşili gözlerine ya da pürüzsüz tenine değil, belirgin bir biçimde yüzünde sabitlenmiş olan o çare ararcasına ama ümitsiz bakışa takılıyordum. Çok güzel bir kadındı. Buna rağmen etrafında pervane olması muhtemel erkeklere ümit verir hiçbir mimiğini ya da davranışını yakalayamıyordum. Cesaretimi toplayıp her yaklaşmaya çalıştığımda ondan faydalanmaya çalışan kalbi hastalıklı bir erkek gibi görülebileceğimden ürkerek vazgeçiyordum.

Onu her gördüğümde, onun bulunduğu her ortama girdiğimde, yanından geçip gittiğimde ve hatta durup dururken aklıma geldiğinde bile içimdeki anlaşılabileceğime dair gizli bir ümit kırıntısı harekete geçiyor, kalbimin hızla çarpmaya başladığını, nefesimin sıklaştığını açık seçik bir biçimde hissediyordum. Hiçbir şey konuşmasa bile sırf onunla aynı ortamda bulunabilmek için ilave bir çaba sarf ediyordum. Üstüne üstelik herhangi bir sebeple yanına yaklaşan başka bir çalışan olduğunda kendi kendime yarı küskün bir ruhsal duruma giriyordum. Ya ben daha ona açılamamışken, bir başkası benden önce gidip benzer bir şeyler konuşursa Lynn’le diye öyle korkuyordum ki!

İkimiz de hem bölümde asistanlık yapıyor hem de doktoramızı yapıyorduk. Benim çalışma masamla onunki birbirimizi çaprazdan görecek biçimde karşı karşıyaydı. Benim bir elim çenemde yine dalmış gitmiş, Lynn’in gözlerindeki yeşil okyanusta, uzun siyah saçlarından yaptığım salla bilinçsizce geziniyordum. Lynn’in önündeki elektronik daktiloda gezinen narin elleri ve parmakları boşlukta dans eden kuzey ışıkları gibiydi.

Ne olduysa o sırada oldu ve bir anda gözlerimiz kilitlendi. Bir iki saniye kadar süren göz temasının ardından Lynn’in belki de ilk defa gülümsediğini gördüm.

Ne yapacağımı şaşırdım. Yakalanmıştım! Bel üstüne kaykılmış vaziyette oturduğum hareketli koltuk çenemden elimi çekmemle çalışma masasının altına doğru kayınca oluşan saçma sapan durumum, Lynn’i daha bir güldürmüştü. Beni daha fazla utandırmamak için olsa gerek gözlerini kaçırdı. Ama yüzündeki gülümseme ifadesi hálen gitmemişti. Bense kendimi aptal gibi hissediyordum. Ona bakarken yakalandığıma inanamıyordum. Kim bilir hakkımda neler düşünmesine sebep olmuştum!

Doğrulup işime yönlenir gibi yaptım. Ama o kısacık an aklımdan çıkmıyordu. Devekuşlarının saklanmak için kafalarını kuma gömmelerine benzer biçimde Lynn’in bulunduğu tarafın ters yönüne doğru koltuğumu çevirdim ve parmaklarımı anlamsız biçimde kendi daktilomun üzerinde gezdirmeye başladım. Oysa durumun farkında olanlar sadece ben ve Lynn değilmişiz!

“Eğitim şart hocam!” dedi genç kız gülümseyerek.

“Anlamadım Eylül!” dedim.

“Hocam herhangi bir konuda yardıma ihtiyacınız varsa ben talibim! Gerekli eğitimi verebilirim isterseniz!” dedi bölümün yeni asistanı, muzip gülümsemesine aynen devam ederken.

“Eylül, ne demek istediğini anlamıyorum. Herhangi bir yardıma ihtiyacım yok. Sağ ol!” dedim.

“Hocam anlamazdan gelmeyin. Yakaladım sizi bakışırken!”

“Eylül, başka işin gücün yok mu senin? Yok öyle bir şey. Sadece tesadüfen göz göze geldik!”

“Hıı! Evet!” diye mırıldandı Eylül alay edercesine.

Başını çevirip kendi işiyle meşguliyetine devam eden Lynn’e bir bakış attıktan sonra tekrar bana dönüp “Ne var bunda hocam? Ondan hoşlandığınız net biçimde anlaşılıyor. Niye gizlemeye çalışıyorsunuz ki?” dedi.

“O kelimeleri kullandığını Kudret Hoca duymasın. Hiç sevmez!” dedim ben de.

“Kudret Hocam ilgilenmez kimin kimden hoşlandığıyla, merak etmeyin hocam!” dedi yine gülümseyerek.

“Ben ondan bahsetmiyorum. O konuyu kapat artık.” dedim.

“Oturabilir miyim?” diye sordu.

“Bu bakışma konusunu açacaksan, hiç oturma.” dedim.

Eylül benim çalışma masamın önündeki koltuklardan birine otururken “Yok, aslında bana verdiğiniz çalışmayı tamamladım, onu getirmiştim!” diye asıl maksadını açıkladı.

İşine odaklanmış olan Lynn’in bu esnada göz ucuyla Eylül’ün benim karşıma oturduğunu fark ettiğini ve az önceki gülümsemesinin yerini yine o eski mutsuz ifadesine ve çevresini umursamaz háline bıraktığını gördüm.

“Tamam! Bırak şuraya, bakarım.” dedim.

Eylül elindeki metni masa üstüne bırakırken “Neymiş Kudret Hoca’nın nefret ettiği kelimeler hocam?” diye sordu.

“Eğitim şart, dedin ya! O klişe sözcüklerden bahsediyorum.”

“Nasıl yani? Neden sevmesin ki? Kendisi de eğitimci değil mi sanki?”

“Bir defasında ben de o klişeyi kullandığımda beni öyle bir haşlamıştı ki, inanamazsın!” dedim.

Gözlerini kocaman açıp “Neden?” diye sordu.

“Sözüm meclisten dışarı ama Kudret Hoca haklıydı beni haşlamakta.” dedim “Birileri güzel bir şeyler anlatır anlatır ve üç beş şey öğrendi diye peşinden pat diye kendini övmek adına ‘eğitim şart’ der. Kendileri eğitimin tavanına vurdu, âlim oldu, her bi şeyi öğrendi ya derhâl başkalarını küçümsemeye başlarlar. Oysa bir insan ne kadar öğrenmişse o kadar cahil olduğunun farkına varmalı değil mi! Oldun mu sen! İşte Kudret Hocam da bunu anlatmaya çalışmıştı.”

Eylül az bir süre düşündü ve atıldı.

“Bence de haklı.” dedi “Biz dinleyici ve izleyici olup ahkâmcıları takip ederken göz ardı ettiğimiz bir gerçek var hocam. Birileri insanlara ‘eğitim şart’ derken aslında kendi aldığı eğitimden bahsediyor, bizim ihtiyacımız olan eğitimden değil. Toplumu eğitmek demenin onları kendi ideolojisini kabul eder hále getirmek demek olduğunu zanneden papağanlar aslında kendi aldıkları eğitimin seviyesini ortaya koyuyorlar. Ben oldum, diyen hiçbir ideolojinin müritleri gerçekte olması icap eden seviyede değildir. Hayallerin ve daha iyilerin sonu olmaz.”

Karşımdaki kız sanki yirmili yaşlarının başında çaylak bir stajyer değil de görmüş geçirmiş bir akademisyen gibi konuşuyordu. Kudret Hoca’nın gözünde ayrıcalıklı olması boşa değildi demek ki! Onayladım sözlerini.

“Aynen öyle! Hangi pencereden ya da felsefeden bakarsan bak hayat bir tekâmül trenidir. Kimisi birinci mevkide, kimisi yük vagonunda gider. İlk mevkide rahat koltuklarında giden yolcu bilmesi lâzım ki bir kaza anında kendi vagonu da raydan çıkabilir. Yük vagonunda gideni kömür kokuyor diye küçümseyemezsin, onun görevi de o biçimde seyahattir. Trenin nereye gittiğinden haberdar olan yolcu için vagonun değil, lokomotifinin önemi vardır. Bir trenin de bir lokomotifi olur. İkinci bir lokomotif de arkaya doğru çekerse tren parçalanır ve çoğu yolcu yoldan çıkar. O yüzden doğruyu bilenlerin kimseyi küçümsemeden lokomotifin nerede olduğunu da göstermesi gerek.”

Eylül memnun biçimde gülümsedi.

“Vallahi hocam! Süper benzetmeydi, tebrik ederim!”

“Sen de az değilsin Eylül!” dedim.

“E! Yaşımız küçük diye hiçbir şeyin farkında olmadığımızı düşünmeyin hocam! Bu arada ciddiyim. İsterseniz Lynn Hocamla konuşabilirim.”

“Eylüül!”

Eylül etrafına neşe saçan ifadesiyle kalkıp “Tamam hocam! Ne zaman isterseniz! Hadi kolay gelsin.” dedi ve dönüp giderken tekrar Lynn’e kinayeli bir bakışla gülümseyerek baktı.

Aynı anda hareketi fark eden Lynn de Eylül’le göz göze gelince o da benzer bir utangaçlıkla gözlerini kaçırdı.

Devamı…