Bize Yalan Söylediler 1/9.Bölüm

Tabletteki Görüm

Kaptio, Gentelilerin Tanrı’nın vahyi olarak bildikleri kutsal kitabın kopya tabletlerinden birini eline aldı. Kutsal Haber adlı tabletin vahiy alış bölümünü, kendi bilincine kilitlemeye uğraştı. Elçi Legatus’un bilinciyle kendisi olarak okuyacaktı tableti. Ama “ben” diyemedi bir türlü, geçici bilinci ben dilini kullanmaya yanaşmak bile istemedi… Derken tanık bilincine kilitlendi.

§ §

Bir yetime üç kuruşu gönülsüzce verip sonra da başına kakıp onu bir köle gibi çalıştıran adama isyan etmişti. Adamsa onu Tanrı’nın Vekilleri ile savuşturmuş, bunu isteyenin onlar olduğunu ileri sürmüştü. Merhameti, o küçük çocuğu ağır püskürük tuğlaları taşımasından alıkoymaya yetmemişti. Üstelik karın bile doyuramayan, bir çeyreklik Venya parası için! Verilen cevap içine sinmiş de değildi. Ama eğer ilahlarsa isteyen, ne diyebilirdi ki!

O geceleyin yere bir daha kalkmayacakmış gibi kapaklanıp, için için ağlayarak yöneldi Tanrı’ya.

“Bana…” dedi “Bana öyle bir sebep göster ki bu adaletsizliği, bu kötülüğü isteyenin sen olup olmadığını anlayayım. Her isteyenin istediği hükmü Sen’den saydığı bu dine, benim hiçbir güvenim kalmadı artık! Ne olur bana yardım et! İçimdeki isyan beni bitiriyor. Sana isyan etmek istemiyorum.”

Niháyet kalktı. Bir cevap, bir işaret beklemesi boşuna diye düşündü. Tanrı onunla konuşacak değildi ya! Neyse ki ilahlar böyle istemişse Tanrı da öyle istemiştir diye düşündü. “Eğer bir yetim, Tanrı’nın umrunda değilse, benim neden umrumda olsun” diye bir fısıltı geçti içinden! Demek ki doğru olan vekil ilahların kararlarıydı! Ama ertesi akşam yerlere kapanmış, bir kez daha dua ederken başına gelecekler, vicdanını tekrar su yüzüne çıkaracaktı. Hem de geri dönülmezcesine…

§ §

Böyle bir durumda kalbi yerinden çıkmalıydı. Oysa âdeta durmuş gibi, tek bir tık bile vurmuyordu. Korkusunu en uçta hissediyor ama vücudu bundan bihaber gibiydi. Gördüklerini capcanlı görüyor, çınlatırcasına duyuyor, en zinde olarak hissediyordu bir tık öteye gidemeyen zamanı. Bildiği gerçeklikten farklı gibiydi. Ama gördüğü hiçbir rüyaya da benzemiyordu. Masumca titreyen sesiyle mırıldandı.

“Şu an!” dedi “Şu an uykuda mıyım?”

“Dene gör!” dendi.

Durdu. Düşündü. Bir şey yapabilir, bunu anlayabilir miydi?

Secdeden yavaşça kalktı ve öteki odaya doğru geçti. Karısı oradaydı. Uyuyordu. Elini uzatıp sarsmaya çalıştı. Sarsılansa sadece kendi elleri oldu. Tekrar denedi. Her müdâhâlesi bir sis bulutunun içinden geçiyordu sanki. Onu tüm benliği ile hissediyor ama ona dokunamıyordu. Doğrulup döndü.

“Dokunamıyorum. Onu uyandıramıyorum.” dedi.

“Kendisi uyanmak istemeyeni sen uyandıramazsın!” diye o sesi işitti yine.

“O hâlde bu bir rüya ve uykuda olan ben olmalıyım.” dedi.

“Hayır! Uykuda olan onlar. Sen de daha önce uykudaydın ama şimdi uyanmaktasın!”

“O hâlde neden?” diye sordu isyanla “Neden müdâhâlelerim yetersiz kalıyor?”

“Sen ne kadar istesen de, uykuda olanı o uyanmak istemedikçe uyandıramazsın!” dedi ses yine.

Gözlerini yere çevirdi. Ne diyeceğini bilemedi bir süre. Sonra döndü. Ve sordu.

“Sen kimsin? Benden ne istiyorsun?”

Bu soruyla birlikte karşıdaki ses şiddetlice yanıtladı.

“Önce sen kimsin, onu söyle! Önce sen kim olduğunu hatırla. Önce sen nereden geliyor ve nereye gidiyordun, onu bil.”

Korkuyu iliklerine kadar hissetti. Gecenin bir kısmı olmasına rağmen ortalık apaydınlık oldu.

“Be.. Ben.. Ben benim. Adım sanım belli bir adamım. İşte burada Tanrı’ya yakaran bir kulum sadece.”

İyice yaklaştı. Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı. Orada bir akış vardı, gerçeğin zerresine inen ve kâinatın çeperine kadar çıkan… Ses ve görüntü birleşti.

“Kime yakarıyorsun? Söyle.” dedi.

Âdeta dili tutulmuştu… Cevap veremiyordu. Tuhaf bir korku, masum bir merakla birleşir gibiydi. Ses tekrar gürledi.

“Bak şuraya!” dedi, az ötede yere kapanmışı işaret ederek.

Baktığı yerde kendisi vardı. Yere kapaklanmış ve karşısında üç simge! Bu nasıl olabilirdi! O burada onunla konuşurken, kendi bedeni ötede secdeye kapanmış! Gözü varlığının üzerine döndü. Aynısıydı belki. Ama parmağını kendine çevirdiğinde kendi üzerine de dokunamadı.

“Bu nasıl olabilir! Bu rüya!” diye haykırdı.

“Hayır!” dedi “Gözün keskinleşti, aklın hızlandı. Bedenin senin hızına ulaşamaz. Öyle hızlısın ki, ne diğerleri ne de kendi bedenin seni görmeye yetişebilir. Senin gördüğünü de göremezler. Görenle görmeyen, bilenle bilmeyen bir olabilir mi?”

Ağladı ağlayacaktı âdeta. Ama gözyaşı bedenden düşebilirdi ancak.

“Sen kimsin? Sen kimsin? Kimin adına konuşuyorsun? Yoksa sen İlah Bona mısın?”

Karşıdan cevap gelmeyince tereddütle devam etti.

“Eğer oysan söyle. Ne olur söyle! Bana yardım et. Yol göster.” diye peş peşe sıraladı.

Bu kez derhâl cevap geldi.

“En koruyucu, en gözetici, en merhametli olan Tanrı’nın adına buradayım.”

“Olamaz!” diye geçirdi içinden. Bu nasıl olur ki din kitap bilmez, cahil birine mi elçi gönderir Yaratan!

“Sen!” dedi “Sen yoksa Aziz Puer misin? Ya da Mulier mi?”

Ses gürledi…

“Şu geceyi aydınlık kılabilir mi o saydıkların? Uyandırabilir mi şu uyandıramadığın kadını? Gösterebilir mi sana gerçeği?”

Herkesin ilahlarını nasıl kötüleyebilirdi böyle! Nasıl bir cesaretle dil uzatabilirdi onlara! Bu olsa olsa, Malum olurdu! Dayanamadı, bağırdı.

“Malum’sun sen! Malum’sun değil mi? Sen o kötü olansın! Başka kim dil uzatır Tanrı’nın vekillerine! Onlar Tanrı’nın vekilleri ve âlimleriyken sen de kim oluyorsun!”

Tüm bunları haykırırken içindeki sorular alevleniyor, ama bastırmayı seçiyordu. Sert durmalı, dikilmeliydi Malum’a karşı! Eğer Malum idiyse tabi!

“Hiç düşündünüz mü?” diye sordu “Hiç düşündünüz mü Puer’i Mulier’i ve üçüncüsü olan şu Bona’yı? Siz kendi işiniz için bile zorda kalmadıktan sonra kimseyi vekil etmezsiniz de, hiç düşündünüz mü Tanrı’nın vekilleri diye neden övdüğünüzü şunları? Her şeyin hâkimi olan Tanrı, zorda kalmış gibi neden vekil edinsin? Hiç düşünmediniz mi bu tutarsızlığınızı? O elçilerini bile size vekil bırakmamışken!”

Her sözde sarsılıyordu. Her sözde beynine bir yumruk yemiş gibi hissediyordu. Her sözde bir balta, doğru zannettiği bir inancının boynuna vurulur gibiydi. Hakikaten hiç düşünmemişti. Belki de düşünmek istemiş ama hep bastırmıştı bu soruları. Kendine bile yakıştırmadığını nasıl Tanrı’ya yakıştırıyordu ki!

Bir an sonra fısıltı geri döndü. “Bu Malum’dur.” dedi. Bu Malum’dur ve aklımı karıştırıyor benim! Sert çıktı bu sefer. Dindarca korudu ilahlarını.

“Onlar merhametlidir. Onlardır bizi Tanrı’ya ulaştıracak olanlar. Onlar aracılığıyla konuşuruz Tanrı’yla. Senin gibi bir Malum’la değil!”

Ses anlayışla kalbe yöneldi…

“Şunlar mı size merhamet edecek?” diye sordu “Bunlar sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerdir. Tanrı onlara hiçbir yetki vermemiş, haklarında hiçbir delil indirmemiştir. O çoğunluğa uyma. Onlar sadece zanlarının ve kuruntularının peşinde gidiyorlar. Onlar size merhamet edemez. En merhametli olan, en koruyucu olan, Tek ilah olan Tanrı’dır.”

Ensesine bir kürek sırtı ile vurulmuş gibi sarsıldı. Ama aidiyet duygusu ve alışkanlıkları teslim olmasına engeldi. Önceden bildiklerine, duyduklarına tamamen tersti. Karşı çıktı yine.

“Elbette Tanrı’dır. Ama sen yalan söylüyor, aklımı bulandırmaya çalışıyorsun. Benim karnım bunlara tok. O senin küfrettiklerinin merhameti olmadan nasıl affeder Tanrı günahlarımızı! Onlar bizi korumazsa nasıl kurtuluruz Tanrı’nın azabından! Onlar kutsanmıştır. Onlar Tanrı’nın övülmüş vekilleridir. O vekillere Tanrı’nın değil bizim ihtiyacımız var. Üstelik onlar bizim gibi lekeli de değildirler.”

 Bir yıldırım akımı savurur gibi oldu barınağın içini. İçeride, dışarıyı hissediyordu sanki. İki kanatla tokatlar gibiydi binde bir gördüğü gökyüzünü esen rüzgâr. Ses yükseldi.

“Hem Tanrı en merhametlidir diyorsun, hem de o Tanrı’dan korunmak için şu boş ilahlarının merhametine sığınıyorsun. En merhametli olan Tanrı’ysa, bunlara ne ihtiyacın var? Yok, eğer bunlar daha merhametliyse, Tanrı mı merhameti daha az olan? Merhametin sahibi varken, vesile ettiklerinin ne önemi var? Direkt dayansan Tanrı’ya olmaz mı? Neden övüp duruyorsun onları? Övgüye layık olan Tanrı değil mi? Bütün övgülerin sahibi, o övgü sözcüklerinin de sahibi değil mi?”

“Ama onlar şefáatçimizdir bizim. Tanrımız değil!” diye direndi.

“Şunlardan mı şefáat bekliyorsunuz? Tanrı sana ceza vermeye hükmedecek de bunlar mı kurtaracak seni? Bırak bunları, adını getirebileceğin hangi en iyi varlık Tanrı’dan daha merhametli olabilir! Hiç mi düşünmediniz? Din gününün sahibi Tanrı değil mi? Kim onun makamında, O’ndan daha yetki sahibi olabilir!”

Albuz muydu, Malum mu? Doğrucu muydu yalancı mı? Dili ile kabul edemiyor, ama vicdanı “İşte doğruyu bulmak üzeresin, dinle ve karşı çıkmadan önce iyi düşün.” diyordu.

O da düşünüyor, işin içinden çıkmaya çabalıyordu. Her an daha bir aydınlanır gibi hissediyordu. Galiba haklıydı. Yıllardır kalbinde biriken ama su yüzüne çıkarmadığı soruların cevabı âdeta bir bir cevaplanıyordu.

“Gönülsüzce verenin tutarsızlığını da mı görmedin? O yetim için mi ona bunu reva gördüler! Ya sen! Tanrı senin kalbine merhamet koymamış mıydı ki, sen de yüz çevirdin!”

İşte bu söz âdeta kalbinden hançerlemişti. Çünkü söz vicdanını sızlatmış, kalbindeki merhamete dokunmuştu.

O ses devam etti…

“Neden tek bir Tanrı’ya kulluk ederken, diğerlerine de Tanrı gibi sunular sunuyorlar? Sunaklarda suları boşa akıtıyorlar? Tanrı’nın, kendi yarattığı suya ihtiyacı mı var? Taşların önünde akan kan ne için akıyor? Yemeyen fakir, aç ve susuz dururken, sizin nasıl bir tanrınız var ki, sizin gibi bir midesi olacak ve kendi yarattığı gıdayla ve suyla onu doyuracak! Bu ilahlarınız, o Tek olan Tanrı olabilir mi? Hiç mi düşünmediniz! Eğer sunaklarda Tanrı’ya sunu sunacaksanız o yoksula vermeniz gerekmez miydi?”

“İnandım, inandım!” diye bir çığlık attı ve ağlayarak kapandı önünde.

“Bana değil!” dedi “O’na! Sadece O’na! Alnından çok alnının içindekiyle…”

“Anladım.” dedi “Onunla tatmin oldum. Pişmanım… Pişmanım… Beni seçene şükürler olsun.”

Bir süre sonra iç titremesi kesildi. Kalbi huzur buldu.

Ya şimdi ne olacaktı!

“Peki, dönüşümde nasıl emin olacağım?” diye sordu.

“Olamazsın! İnandım demekle olunur mu hiç! Daha yeni başladın.” dedi ve devam etti.

“Denenip de olacaksın! Şimdi ufka bak, neler göreceksin! Sonra kalkıp uyaracaksın! Yerde ve gökte Tanrı’ya teslim olmanıza vesile nice mucizeler varken yanlarından geçip gidenler gibi olma. Kirlerini temizle. Gör onları. Gör gerçeği. Ve tatbik et hayátına.”

§ §

Söz çıktığında yine “Hayır!” dedi Kaptio “Bu da olmadı!” Tanrı var olsaydı direkt de muhatap olabilirdi! Sadece haberci olduğunu iddia edene değil, Kaptio’nun kendisine de açılmış sahifeler olmalıydı! Neticede içinde kasıtlı kasıtsız yanlışlar, hatalar, hayaller ve kuruntular olabilirdi. Diğerlerinden farklı ve bulanık bir anlatım olması, inandırıcılığını da kaybettiriyordu. Ben bilincine bile girmemişti tablet. Ata sakerdolar da, Albuz da, Emikus da, şu görümlerin sahibi Elçi Legatus da kesinlikle yalancıydı!

Devamı