Bize Yalan Söylediler 1/6.Bölüm

Tablet Simülasyonu

Söz çıktığında, Ihlamar’ın başına gelmiş olanlarla vicdanı acıyan Kaptio sendeledi. Gözündeki neme âdeta öfke duydu ve “Saçma!” dedi “Tanrı’nın kızı mı olurmuş! Bu ne cahillik!”

Tanrı’nın varlığına ulaşmak değil, gerçeği bulmak üzere olduğuna inanmak istiyordu. Eğer Tanrı varsa da yoksa da bunu bilmek istiyordu. Ataları ne derse desin, ezbere inananlardan olmayı aptallık sayıyordu. Eğer Tanrı varsa bile O’nu bulmadan “O’na inandım” demeyi o Tanrı’ya yalan söylemek, O’na ihanet etmek sayıyordu. Kendi ırkı, kendi öz ataları bile olsa sözü akıl süzgecinden geçirmek istiyordu. Belki de gerçeğe ulaşma yolunda alacağı çok daha mesafe vardı.

Tereddütler içerisindeydi. Venya tarihi, bu kadar saçmalıkla dolu ve o tarihi yaşayanların çoğu bu kadar aptal olamazdı. Sadece kızları mı gömüyordu aptallar? İşte bugün bile kız ya da erkek çocuklarını ve birbirlerini Tanrı adına öyle acımasızca yerin dibine gömüyor, manen ve maddeten öldürüyorlardı ki! Eğer Tanrı buysa, o tanrı sadece birilerinin yarattığı tanrı olurdu ve ona kulluk etmeye de gerek yoktu. Eğer değilse ya yoktu, ya da varsa O’nu kendisi bulup tanımalıydı.

“Eğer bir tanrı benden daha merhametsizse, o tanrı Tanrı olamaz!” dedi ve kodu kilit göstergesine girip üst kata çıktı. Ihlamar tabletini yerine bırakırken düşündü. Gente’deki insanlar din adına kandırılıyordu. Din adamları onları sömürüyordu. Eğer iddia edilen Tanrı bunu istiyorsa ne biçim bir merhametti bu!

Barınağında araştırmalarına devam eden Kaptio bu sefer aile ceridesinden bir tablet yerine her zaman olduğu gibi incelemek üzere, tarihi tabletlerden birini eline aldı. Bu kez üzerindeki tarihi okuduğunda alay edercesine gülümsedi. Yaklaşık bin küsur mevsimlikti. Ardından sistemi çalıştırarak kendi ben bilinci ile tablet bilincini bir kez daha birleştirdi. Kaptio yine, tableti yazan kişi gibi okuyordu onu…

§ §

Şimdiye kadar gördüklerimize göre, izlediğimiz insanların çoğu atalarını ve İbrahim’in sünnetini takip ettiklerini ileri sürdükleri bir dinin peşindeydiler. Çoğunluğu oldukça dindardı. Pek çoğu kendi geleneksel dinlerini uygulama peşinde, inançlı kimselerdi.

Halkın çoğu, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, ama bunun yanında bazı meleklerin, bazı eski peygamberlerin, bazı din adamlarının, kâhinlerin, hatta bazı gök cisimlerinin de hüküm koyucu ilahlık vasıflarının olduğuna ve ahiret günü onların kendilerine şefáat edeceklerine inanmış vaziyetteydiler. Din adına dinledikleri birçok aziz, ibadet adına yaptıkları birçok iş, Allah’ın kızlarının manevi varlığının simgeleri olduklarını iddia ederek önünde secde ettikleri ve kendilerini kurtaracaklarını umdukları Lat, Uzza ve Menat gibi putları vardı.

Etrafındaki insanlarca oldukça övülen ve güvenilen Ahmet isimli birisinin günün birinde onlara hálihazırdaki inanışlarının yanlış olduğunu söylediğini işittik. Gerçek dinin, onların benimsediği din olmadığını, ihtilaf hálinde oldukları diğer dinlerin kitaplarını elindekiyle denetlediğini, bu kapsamda onadığını, ama buna rağmen ihtilafa düşülen tüm hususlara dair kendisine Tanrı’dan yeni haberler geldiğini ileri sürüyordu. Üstelik Allah’tan başka hiç kimsenin şefáat etme gibi bir yetkisi yoktu ona göre.

Allah’ın elçisi olduğunu ileri süren bu kişinin inandırıcılığı hakkında ise türlü spekülasyonlar ileri sürülüyordu. Bu kapsamda Ahmet’in kendisine indirildiğini iddia ettiği kitaba göre durumun halkın inandığı gibi olup olmadığı tartışılıyordu. Bu yüzden biz de tereddütler yaşıyorduk.

Ahmet ve taraftarları yıllar süren türlü zorluklardan sonra toplumlarının yöneticisi durumuna gelmişti. İlk senelerde topraklarını terk etmek zorunda kaldıklarını, buna rağmen kendilerine inançları yüzünden çok çetin savaşlar açıldığını ve birçok kayıp verdiklerini biliyorduk. Tüm bu güçlüklere rağmen iddialarından vazgeçmemiş ve şimdi Ahmet’in aldığını ileri sürdüğü ayetleri insanlara okumaya ve anlatmaya her zamankinden daha çok vakit ayırabiliyorlardı.

Yine de henüz bu habere tafsilatıyla ulaşamamış insanlar da vardı. İşte o sırada izlediğimiz kuzeyli grup da bunlardan bir kısmıydı. Doğrusunu anlamak için toplanmış karar vermeye çalışıyorlardı.

Böylece biz de aldığımız haberin doğru olup olmadığını öğrenme şansını yakalamıştık. Duyduklarımızdan kafalarımız öyle karışmıştı ki dördümüz de bir an önce bu ruh hálimizden kurtulmanın yolunu bulmak istiyorduk. Dillendirmesek de artık kendimizi atamız Ulu Albuz’un, Üstün Legatus’un, Aziz Emikus’un, Yüce İklezyanın ve hatta Tanrı’nın yolundan çıkmış birer kâfir gibi hissediyorduk. Dünya’ya geldiğimizden beri Venya’dayken bildiğimiz dinin birçok uydurmadan oluştuğunu gün be gün anlıyorduk ama yine de emin olamıyorduk.

Eğer duyduklarımız doğruysa, bunu ilk ağızdan onamamız tarihimizin çok önemli bir dönüm noktasının bizzat şahitleri olacağımız anlamına gelirdi.

Takip ettiğimiz insanların içinden biri bu düşünceyi net bir biçimde dile getirdi ve yanındakilere “Hadi gidelim!” dedi “Gidelim de görelim şu resûlü, bakalım neyin nesiymiş!”

Gittiler de… Biz de aralarında olarak… Nereden bilebilirdik düşündüğümüzden çok daha ciddi bir tarihe şahitlik edeceğimizi!

Devamı