Bize Yalan Söylediler 1/5.Bölüm

Zulümnáme

Ne yapacağımı tasarlıyordum. Şimdilik sesimi çıkaramazdım. Verdiğim söz gereği yüz görünümüm değiştirilmiş ve halkın arasına “kirli” olarak yaftalanmış biçimde salıverilmiş herhangi birisiydim artık. Gerçek suçlular eminim ki rahattı. Çünkü iyi biliyorlardı ki eğer bir hata yaparak kendimi ve onların yapıp ettiklerini ifşa edersem halk inanmaz ve önce beni linç ederdi.

Kaçırılmış ve uzunca bir süre gözlerim karartılmış biçimde hapsedildikten sonra işte buraya getirilmiştim. Bütün kirlilere yaptıkları gibi etrafımdakiler bana değmemek için adeta özel çaba sarf ediyor, benden uzak durmaya çalışıyorlardı.

Bana yapılmış olan işkenceler artık umrumda bile değildi. Benim gözlerimi tutulduğum sürece kimlerin kararttığını ve bu cürümleri kimlerin işlediğini ben de bilmiyordum. Ama işkenceler ve katliam esnasında duyduklarımdan sonra artık din adamlarına güvenim kalmamıştı. Çünkü bize bu kötülükleri edenlerin konuşmalarından iklezya ile bir ilişkilerinin olduğunu anlamıştım.

Artık “kim ne der?” diye bir derdim de kalmamıştı. Olup bitenden sonra gururumdan eser de! Kızımı gördüğüm an daha dik durmaya başladım. Bundan böyle dinimi sadece Tanrı’ya halis kılacaktım. Tanrı’nın gözünde, ben değil bizi bu hale getirenlerdi kirli olanlar! Bunu hissediyordum.

İklezya mahkemesinin vereceği karar ne olursa olsun, bir çaresini bulup kızımı da kaçırarak buraları terk edecektim. Evet, oğlum ve kocam orada öylece yatıyorlardı. Bir de ben zannedilen ölü kadın! Tanrım affetsin, Ihlamar için olan sevincim, oğlum ve kocam için olan hüznümü bastırıyordu. Zorla alıkonulduğum süre içinde yaşadıklarımdan ve duyduklarımdan sonra gözyaşlarım bile kurumuştu. Artık aklımı kullanıp Tanrı’nın bana gösterdiği bir yol bulmalıydım. Hele şu mahkeme bir bitsin de ne yapacağıma daha net karar verecektim.

Durum iklezya açısından o kadar ciddi idi ki, atalar meclisine bile karar hakkı tanınmamış, ilahi mahkeme toplanmıştı. İklezya da Yüce Sakerdo dışında tam tekmil oradaydı. Bu esnada yargıç ve mahkeme heyeti makamlarına oturmuş sözün onlara geçmesini bekliyorlardı. Sanıklar zincire vurulmuş iki tutuklu olarak ayakta beklerken tüm mahkeme heyetinin önünde ise, herkesin göreceği biçimde yüzleri açıkta iki ceset ve kadın olduğu için yüzü kapatılmış bir diğeri yatıyordu. Yani kocam, oğlum ve kim olduğunu bilmediğim o kadın!

Hemen onların berisinde ise yere çömelmiş vaziyette kir, pas ve kan lekeleri içinde ve korkudan tir tir titreyen gözleri kanlanmış bir kız çocuğu vardı! Kızım… Ihlamar’ım! Ben, kim olduklarını bilmediğim kişilerle yaptığım sözleşme gereği halkın arasına bırakılmıştım. Eğer tek kelime edersem kızımın da öldürüleceği söylenmiş, ben de kabul etmiştim.

Neredeyse etrafımdaki herkesten nefret ediyordum. Kürsüdeki sözcü sakerdo konuşmaya başlar başlamaz bir alkış tufanı koptu. Halk iklezya mahkemesinin canileri yakalamış olmasından memnundu. Bu durum iklezyaya olan güveni daha da artırmıştı. Tüm sakerdolar halkın bu tepkisini gurur ve mutluluk dolu bakışlarla seyrediyordu. İlk alkış furyası geçince sözcü sakerdo konuşmasını baştan aldı.

“Ey halkımız! İşte gördünüz! Fırkasızların yaptıkları, yapacakları ancak budur! Masum insanları öldürmek ve dine aykırı ne varsa onu yapmak! Ama unuttukları bir şey var ki, bu din başıboş bırakılmamıştır. Yüce Sakerdo, Büyük İklezya ve onun ilahi mahkemesi her daim bu dinin koruyucusu olmuştur ve bundan sonra da olacaktır!”

Yeniden alkış tufanı koparken sözcü sakerdo elini kaldırarak, alkışları durdurmak ve konuşmasına devam etmek istediğini gösterdi.

“İşte şu iki fırkasız kâfirin yaptığı ortadadır. Bir díní emrin yerine getirilmesine mani olmak için bir aileyi yok etmişlerdir! Fırkasızlık bu günün en büyük fitnesidir. Tanrı’nın dinini hedef alan bu şuursuz akım güya Kutsal Haber’i okumuş ve anlamışlar!”

Bu sözün üzerine hem diğer sakerdolar hem de halktan birçok kişi alay edercesine güldüler. Sakerdo yine devam etti.

“Öylesine tutarsızlar ki! Çünkü Kutsal Haber záten sandukadadır ve o kitaba belirli sakerdolar dışında kimse ulaşıp okuyamaz. Bu kâfirler şayet o kitaba bir şekilde ulaşmışlarsa záten suç işlemişler demektir ve ölümle cezalandırılmaları gerekir. Buna rağmen okumuşlarsa záten anlayamazlar. Çünkü o kitabı anlamak için ilim sahibi olmak gerekir ve Tanrı’nın kutsal sözlerini ancak sakerdolar anlayabilir. İşte bu durum bu fırkasızların yalanlarını gösterir. Bunları ancak ölüm paklar. Dolayısıyla ilahi mahkememizden bu taleple oturumlarını açmalarını bekliyoruz. Şu anda makamından selamını getirdiğimiz Yüce Sakerdo’nun da beklentisi budur.”

Bunu duyunca halk hep bir ağızdan övgülerle Yüce Sakerdo’dan oradaymış gibi selam alır biçimde eğildiler. İster istemez ben de eğildim. Ardından söz mahkemeye geçti ve yargıç sanıklara suçlarını bir kez daha tebliğ etti. Bunun üzerine sanıklardan cevap istendi. Önce birincisi sözü aldı.

“Biz kimseyi öldürmedik.” dedi “Biz Kutsal Haber’e uyarız ve kimseyi öldürmeyiz. Bize saldırılmadıkça kimseye saldırmayız. Bu büyük günahtır.”

Halkın içinden biri bu sözler üzerine “Siz kim oluyorsunuz!” diye bağırdı “Hálâ Kutsal Haber’den bahsedebilecek cüreti nereden alıyorsunuz!”

Halkın çoğu da onu destekler biçimde “Öldürün! Öldürün!” diye nida etmeye başlayınca yargıç onları susturup tekrar sözü aldı.

Ihlamar’ı parmağıyla gösterirken diğer tutukluya yüzünü çevirip “Ya sen!” dedi “Ya sen bu kızı neden çıkardın kutsal toprağın içinden!”

İkinci adam önce Ihlamar’a merhametle bakıp sonra yargıca dönerek konuştu.

“Ben çıkarmadım!” dedi “Ama ben olsaydım ben de çıkarırdım! Sizin dininiz masum çocukları öldürüyor. Tanrı’nın dini bu mu? Sizin tanrınız zalim mi?”

“Kâfir! Kâfir!” sesleri çoğaldı.

Halk adeta çılgın gibiydi.

“Dinimize laf uzatıyor hálâ!” diye söylenenler arasında yargıç bir müddet daha onlara savunma hakkı verdi.

Onlar da tüm suçlamaları reddettiler ve iklezyanın kendi planları doğrultusunda kendileri cinayet işleyip, fırkasızları katil olarak gösterdiklerini iddia ettiler. Bunun üzerine sözcü sakerdo konuşma hakkı istedi.

“Sayın Yargıç!” dedi “Bu fırkasızlar düpedüz iklezyayı ve biz sakerdoları yalancılıkla itham ediyorlar. Bu durumun devam etmesi dine zarar verir. Siz de biliyorsunuz ki sakerdoların yalan söylemesi haramdır. Sakerdolar asla yalan söylemezler.”

“Haklısın!” dedi yargıç “Dava bitmiştir. Az sonra kararımı açıklayacağım!”

Yargıç ve heyeti kendi aralarında bir süre fısıldayarak konuştular. Bu sırada iklezya ve halk merakla bekliyordu. Bense gözlerimi şefkatle ne olduğundan bile habersiz biçimde korku içinde titreyen Ihlamar’ıma dikmiş sabırla bekliyordum.

Derken yargıç “Hüküm!” dedi ve herkes pür dikkat kesildi.

“Yüce Mahkeme kararını vermiştir. İki tutuklunun dinde fitne çıkartmak, dinden dönmek, díní bir emrin uygulanmasına engel olmak ve iki kişiyi öldürmek suçlarından taşlanarak idamına!…”

Halk büyük bir nida ile sevinç gösterisine başlarken yargıç yine elini kaldırıp “Daha bitmedi!” dedi ve devam etti.

“Kurban edilemeyen kızın henüz ölmeden ailesi ortadan kalktığı için kendisine kalan tüm mal varlığıyla beraber iklezyanın himayesine verilmesine!… Ancak kız çocuğu ailesinin günahı ile yüklü ve háli tavrından akli yeteneği bozulmuş olarak göründüğünden, iklezya fıkhına göre malının kusursuz, bedeninin kusurlu sayılmasına!… Dolayısıyla kirli kız çocuğunun bedeninin iklezya himayesinden terkine karar verilmiştir. Tanrı’nın emrine karşı gelinemez.”

Kızıma kavuşacağımı anlamıştım. Ama çıtımı çıkarmam her şeyi altüst edebilirdi. Halk kararı olgunlukla, iklezya ise memnuniyetle karşılarken karara tek tepki tutukluların birinden geldi.

“Siz adaletsiz ve şerefsizsiniz!” diye bağırdı “Sizin dininiz işte bu! Her suçu işleyip fırkasızların üzerine atmanız yetmezmiş gibi, sizin tanrınız malını size verip çocuğu sokağa mı atıyor?”

Derken muhafızlar tutukluyu ite kaka susturdu.

Cesetler gömülmek, tutuklular ise idam edilmek üzere Esirdüzü’ne götürülürken halk da onları arkadan takip etti. Geriye sadece, kimsenin umursamadığı ben ve kızım kaldık.

Yavaşça, bitkin hâlde bulunan Ihlamar’ımın yanına yaklaştım ve elini tutmak istedim. Onu olanca sevgimle sımsıkı sarmak istesem de Ihlamar korkuyla elini çekince onu ürkütmemek için yavaşça yanına oturdum.

“Ben sana hiçbir zarar vermeyeceğim Ihlamar.” dedim “Benimle gel. Artık benim kızım ol. Seni ne pahasına olursa olsun korumaya Tanrı’nın şahitliğinde söz veriyorum.”

Ihlamar bir süre düşündükten sonra “Kurdelem de yok!” diye atıldı “Çarşıya gidelim mi anne?”

Umutla gülümsedim. Yoksa kızım beni tanımış mıydı?

“Gideriz kızım!” dedim “Sen iste, cennete bile gideriz!”

Bunun üzerine Ihlamar gözlerime bakıp “Ama babam gelmesin!” diye mırıldandı.

Zavallı kızım tam olarak ne olup bittiğinin farkında bile değildi.

İçim sızlasa da “O da, abin de gelmeyecekler!” dedim.

§ §

Bizim hikâyemizin kaydı burada bitiyor ama gelecek nesiller için öğrendiğim tüm detayları aile ceridemize böylece kaydediyorum. Karartılmış gözlerimin önünde ölüm çığlıklarını duyduğum kocam ve oğlumdan dinlediklerimi de kendi bildiklerimi de böylece yazdım. Din adamlarımızın bize yalan söylediklerini anladığım anda ne kadar acı biçimde Tanrı adına aldatıldığımızı anladım ve o anda gerçek Tanrı’yla tanıştım. O merhametsiz değildi. Merhametsiz olan bizi bu hale getiren yalancılardı. O’nun dini tekti. Yaşadığımız dinin O’nun dini olup olmadığını ise biz hiç sorgulamamıştık! Bu gerçeği acı biçimde öğrenmiştim. Günahlarımın asıl bedeli buydu.

Beni öldüremediler. Çünkü aile ceridemizi onlara teslim etmedim ve ne kadar işkence ederlerse etsinler yerini söylemedim. Eğer bu okuduklarınızı ele geçirmiş olsalardı Esirdüzü’nden bir ölü kadını mezarından çıkarıp ben diye sergileyeceklerine beni de çoktan öldürmüş olurlardı. Bana verdikleri sözü tutmak zorunda kaldılar. Çünkü bu satırları ekleyene kadar cerideyi kimsenin aklına gelmeyecek bir yere saklamıştım. Esirdüzü’ndeki dilek ağacına!

Eğer başarabilirsek bu ceride, kızımla ve onun soyuyla birlikte gelecek nesillerden nasibi olanlara ulaşacaktır. Beceremezsek ölürüz. Ama yapabilirsek Gente’den kaçacak, Şemlerin ya da Maluların ülkesinde hayatımıza devam edeceğiz. Son sözüm şu ki “Dininizi sadece Tanrı’ya özgüleyin. Gerçek kurtuluşun başka yolu yok.”

Devamı