Bize Yalan Söylediler 1/3.Bölüm

Merhametnáme

Babam kazmayı ve kürekleri alıp incir ağacının dibine bıraktıktan sonra yolu tutunca ben bir kez daha çukurun başına yaklaştım. Elimle biraz eşeleyip son bir kez daha görmeye çalıştım kız kardeşimi. O sırada Ihlamar’ın saçındaki kırmızı kurdele elime takıldı… Kenara attım.

Elimle biraz daha eşeleyip boynuna kadar ulaştım. Şah damarını kontrol ettiğimde inanamadım. Hálâ atıyordu. Artık yapacak tek bir şey kalmıştı! Toprağın içine eşeleyip soktuğum o tek elimle, o az önce benimle neşeli şarkılar söyleyen kız kardeşimin boynunu kavradım ve aynı anda lanet ettiğim parmaklarımla ve olanca gücümle sıkmaya başladım.

Hem ağlıyor hem de sıkmaya devam ediyordum. Bu nasıl bir dindi! Ayinlerde hep aynı sözle din adamlarımız söze başlarlardı. Hani Tanrı en merhametli olandı! Madem öyle… Mademki öyle, diye düşündüm. Mademki Tanrı en merhametliydi niçin benim günahsız kardeşime merhamet etmiyordu. Madem Tanrı en merhametliydi, neden bunu bize yaptırıyordu! Madem Tanrı en merhametliydi, nasıl olur da böyle bir emir verirdi!

Alnımda ter, elimde kız kardeşimin şah damarı, düşünmeye devam ettim. Ya Tanrı merhametli değildi, ya da başkaları Tanrı adına kurallar uyduruyordu. Bunun başka açıklaması yoktu! Ya din adamlarımız yalancıydı ya da Tanrı merhametli falan değildi!

Ama yok, dedim! Dinimize göre din adamlarımız hakkında nasıl böyle düşünebilirdim! Onlar asla yalan söylemezlerdi ki! Bu iddia geçmişten beri bize öğretilen en temel iman şartımızdı. Eğer onların yalancı olduğunu düşünürsem dinden çıkardım! Bu durumda da ebedi cenneti kaybederdim. Hayır, dedim! Hayır! Ben cenneti kaybetmek istemiyorum. Tanrı’dan korkuyorum. Ya beni cehenneme atarsa! Eğer iklezyayı yok sayarsam din mi kalırdı ortada! İklezya yoksa din yoktu! Din yoksa cennet yoktu! Cennet yoksa iyiliğin karşılığı yoktu! Kendi dinimi kendim kuracak değildim ya!

Kız kardeşimin boynundaki parmaklarımı daha bir korku ve endişeyle sıkarken, Tanrı’yı düşündüm yine. Merhametsiz bile olsa benim tanrımdı o. Üstelik kız kardeşim bizim günahlarımızın kefareti olarak O’nun tarafından bize verilmişti. O an aklıma geldi. Peki, benim ne günahım vardı ki!

Zihnim parladı. Bu günahlar benim değildi ki! Babamın ve annemindi! Onların yüzünden kardeşimi gömüyor ve boğuyordum! Onların işlediği günah sebebiyle ben niçin bu kurbanı veriyordum ki! İkisine de öfke duydum. Kendimce merhametsiz olanı bulmuştum. Merhametsiz olanlar annem ve babamdı! Tanrı da onları affetmek için onlara bir kız çocuğu vermişti. Ama ben Tanrı kadar merhametli olamazdım. Annemden de babamdan da o an nefret etmeye başladım. Onlara bundan sonra asi olmak istedim. Tanrı’nın yolundan çıkmak istemiyordum ama anne ve babamı rahatça terk edip iklezyaya köle olarak bile olsa katılabilirdim. Hiç değilse Tanrı’ya yakın olurdum! Din adamlarını terk edersem Tanrı’yı da terk etmiş olurdum. Çünkü ben ancak onlar aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşabilirdim. Din adamları yoksa din de yoktu! Bir dinim olmadan Tanrı beni nasıl kabul edebilirdi! Hayır! Tanrı’yı terk etmedim. Çünkü din adamlarını terk etmeyecektim.

Sanıyorum ki Ihlamar’ın nabzı artık durmuştu. Tam parmaklarımı gevşetmeye karar vermiştim ki sanki birisi beni izliyormuş hissine kapılarak bir anda gökyüzüne doğru çevirdim başımı. Yakıcı güneşe rağmen Mavicennet Tanrısı da, işte oradaydı. Âdeta bir ışık hüzmesi göndermişti bana doğru. Bir soru da sordu bana! Ya da ben öyle hissettim.

“Bilmiyorum” dedim sessizce…

Ama düşünüyordum ki Ihlamar artık babamın kızı değil, bütün tanrılara sahip olan o en büyük tanrımızın kızı oluyordu. Yeni bir sabahın yıldızıydı o artık. Elimi kız kardeşimin boynundan çekerken ve bu düşünceler aklımdan gelip geçerken bir anda beynimde şimşekler çaktı!

Bu kez ense köküne kürekle vurulan kendim olmuştum. Yüz üstü yere düşerken bana kimin vurduğunu anlamak için başımı çevirdim ama göremeden yığıldım kaldım.

Devamı