Bize Yalan Söylediler 1/24.Bölüm

Karaca Ormanında Tefekkür

Bir arı sürüsü vızıldayarak çıktı ağacın üst dallarından ve bir bulut gibi uçup gittiler. Sonra bir anda sıçraya sıçraya ağaçların arasında koşmakta olan karacayı gördük. Karaca da bizi! Ama o gitmedi. Kaçmadı daha fazla. Durdu!

Güzel hayvan öylece duruverdi ve başını çevirip bize doğru baktı. Sanki bir şey sormak ister gibiydi. Puella hem hayvanın güzelliğinden etkilenmiş hem de o güzelliği seyre devam edebilmek için karacayı ürkütmek istemediğinden ses çıkarmıyordu. Ben de aynı hislerle Puella’ya “sessiz ol” der gibi parmağımla ağzını işaret edip tekrar karacaya bakışlarımı çevirdim. Kısa bir süre karaca ve biz bakıştık.

Az sonra karaca, önce uzun kirpiklerini teşhir edercesine göz kapaklarını kapatıp açtı ve ardından “Yolunuzu mu kaybettiniz?” diye sordu!

Şaşkınlıktan ne yapacağımızı, ne diyeceğimizi şaşırdık. Karşımızda bulunan hayvan, apaçık bir lisanla bizle konuşmuştu. Bu nasıl olabilirdi ki!

Benim şaşkınlığım geçmediği hâlde titreyen dudaklarımı biraz daha kımıldattım ve “Bizle!” dedim “Bizimle konuşabiliyorsun!”

Karaca bu sözün üzerine yönünü tamamen bize çevirip güvenli ve bu kez ağır adımlarla yaklaşıp “Elbette sizinle konuşuyorum. Sizden başka kim var ki burada?” dedi.

Puella korkmuştu. Ayağa kalkmaya ve kaçmaya karar verdiği sırada elimden “Sen de gel!” der gibi çekiştirdi.

Karaca “Korkmayın!” dedi “Ben size yolunuzu göstereceğim. Şaşkınlığınızı atın. Kaçmayın. Konuşalım.”

Bir anlık sessizlikten sonra Puella tekrar sindiğinde Karaca “Buraya neden, nereden geldiniz?” diye sordu.

Cevap vermek için ağzımı açtım ama ne diyeceğimi bilemedim. Hakikaten buraya nereden, niçin ve nasıl gelmiştik ki! Bunu hiç düşünmemiştim. En ufak bir fikrim bile yoktu. Puella’ya doğru baktım. Ama Puella da aynı şaşkınlıktaydı. Neden bu uçsuz bucaksız ormanda bulunduğumuzu hatırlayamıyorduk.

Karaca ise cevap veremeyişimize hiç şaşırmamış bir edayla “Hemen hepiniz böylesiniz!” dedi, “Neden diye hiç sormuyor, nereden gelip nereye gittiğinizi hiç düşünmüyorsunuz. Sadece kaçıyorsunuz.”

“Sen de kaçıyordun!” diye cevapladım.

Karaca gülümsedi.

“Ben bir kaplandan kaçıyorum.” dedi “Beni yemek isteyen bir kaplandan.”

Puella söze girip “Senin gibi güzel bir hayvanı yiyecek bir kaplan ne kadar vahşi, ne kadar kötü!” dedi.

Karaca ise bu fikri beğenmediğini belirtir biçimde “Hiç de değil!” diyerek dudaklarını büktü.

Puella çok şaşırmıştı.

“Nasıl olur?” dedi “Seni parçalayıp yemek isteyen bir canavardan hem kaçıyor, hem de ona toz kondurmuyorsun!”

Karaca güzel gözlerini, Puella’nın kara gözlerine odakladığı an ben bile ürperdim. Karaca ise umursamadan devam etti.

“Onun görevi kovalamak, benimki kaçmak!” dedi ve devam etti.

“Ben onun yiyeceği isem beni yer. Değilsem, başkasının nasibi isem başka bir kaplan yer. Öyle ya da böyle bundan kaçışım yok. Kaplan yemezse, sırtlan yemezse, eninde sonunda börtü böcek yer. Ben, beni parçalayacağı için değil, görevim bu olduğu için kaçıyorum. O da gerçekte arsızlığından değil, görevi bu olduğu için beni kovalıyor. Záten benim bedenimi parçalamak için var edilmiş bir kaplandan neden nefret edeyim ki! O vahşi değil. Vahşi olanı siz kendinize sorun.”

Bir an başını eğen Puella aklına geleni söylemek için göz kapaklarını kaldırdı ve merhametle sordu.

“Ya acı?”

Karaca anlamamış gibi bakarken devam etti Puella.

“Ya seni parçalarken duyacağın acı! O anda gözünden akacak tuzlu gözyaşın ne olacak?”

Buna karşılık “Acı nedir?” diye sordu Karaca “Acı, ne demek!”

Puella “Seni parçalarken duyacağın acıyı hiç mi umursamıyorsun?” diye sordu.

Karaca yine “Acı dediğin şey nedir?” diye soruyla cevapladı.

Devreye girip “Senin vücudunun hissettiği dehşet, etin parçalanırken, sinirlerin koparılırken duyacağın zorlanma hissini, azabı soruyoruz sana.” dedim.

Karaca “Şimdi anladım.” dedi “Siz, şu bedenin fıtratından bahsediyorsunuz… O da yapması gerekeni yapıyor ve bundan hiç de şikâyetçi değil ki! Bunu neden mesele yapıyorsunuz? Aksine o, onu yaratanın emrine nail olduğu için çok da memnun olacaktır. Ona bir diken battığı ya da bir sinek ısırdığı zaman nasıl bunun gereğini yaparak kanını sızdırıyorsa, daha da güzelini yapacak parçalanırken. Hiç de şikâyet etmeyecek, bilakis memnun olacaktır. Emri geldiği zaman Yaratanına boyun eğmek gibisi var mı?”

“Sen neden kaplandan kaçıyorsun o zaman?” diye atıldı Puella.

“Dedim ya!” dedi Karaca “Benim görevim, yaratılışım bunu gerektiriyor. Ben kaçacağım, o kovalayacak.”

“Peki ama!” dedi Puella “Senin bir ailen yok mu? Sen ölünce onlar üzülmeyecekler mi?”

“Yaratıcımız bizi üzecek bir şey yaratmaz.” dedi Karaca.

“Nasıl olur? Ailenden ayrılacağın, öleceğin için hiç üzülmezler mi?”

Karaca şöyle yanıtladı.

“İçlerinde üzülmekle sorumlu olanlar varsa elbette üzülürler. Ama bu üzüntüden de memnundur onlar. Hiç düşünmeyecek misiniz? Biz neden hayátımızdan memnunuz, işte böyle sorun ve anlayın. Sormaktan korkmayın ama isyan etmek için değil öğrenmek için sorun. Sizler nasıl varlıklarsınız ki başınıza gelenlerden dolayı O’nu suçlar gibi konuşuyorsunuz! Siz de kendi kaplanlarınızdan kaçmakla görevli iseniz kaçacağınızı, yakalandığınız zaman, kurtulamayacağınız zaman teslim olacağınızı ve bunun hak olduğunu bilmiyor musunuz? Bizim, sizin gibi aklımız yokken teslim oluyorken, sizin bu kadar aklınız varken, bu gerçekleri göremeyip de nasıl isyan ediyorsunuz! Üstelik bitişten sonrası için söz verilmişken, bizim gibi ölümle bitmeyip sonsuzlukla müjdelenmişken, anlamaya çalışıp hak edeceğinize, bizim akılsızken anladıklarımızın hiçbirini anlayamıyor musunuz? Daha da önemlisi siz neye, kime karşı çıktığınızın farkında mısınız? Uyanın artık! Düşünün anlayın ve uyanın. Rüyalara, hikâyelere, kuruntulara değil gerçeğe, size indirilene, yaratılış gerçeğinize uyanın. Rehberiniz bile elinizde sayfa sayfayken neyin peşindesiniz?”

Bu sözlerden sonra Karaca dönüp hızla uzaklaştı. Bir anda öteden kaplanın koşar adım geldiğini gördüm. Kaplan da beni. Karacadan vaz geçen kaplan bana doğru yöneldi. Korkudan sarsıldım. Ne yapacaktım şimdi! Hatırıma Puella’yı korumak geldi. Puella’ya doğru döndüm.

Nasıl olur! Arkasında beni bırakmış gidiyordu. Başlarında arılar uçuşurken Puella ve Yudeks kol kola girmiş uzaklaşıyordu. Bir anda Yudeks geriye doğru döndü ve bana haince sırıttı.

Fidelis ise gülümsüyor ve “Uyan artık!” diyordu “Yolumuza devam edeceğiz.”

Etika ve Fidelis Dünya’daki ilk uykularından benden önce uyanmışlardı.

Fidelis’e bakarken “Buranın rüyaları bile bir başka güzel!” dedim “Burası gerçekten mavicennetmiş. Ama rüyaların sonu sanıyorum ki genelde kötü bitiyor.”

Fidelis ise “Belki de…” dedi “Sonun iyi ya da kötü biteceğine yaşayanlar karar veriyordur!”

“Belki de!” dedim ve uzun yıllardan sonra ilk defa varlığına inanmadığım Tanrı’ya içimden dua ettim.

“Eğer varsan ve teksen, her şeyi sen yaratmışsın demektir. O hâlde kötülükleri ben ne kadar kötülük olarak görsem de, iyilik olmaları gerekmez miydi? Ben iyiliği ve kötülüğü senden daha iyi nasıl ayırt edebilirim ki? O hâlde bana bir işaret ver! Eğer varsan benim çağrıma kulak ver! Yoksa içimdeki bu ateşi nasıl söndürebilirim?….”

Artık V.G.26’nın verici cihazını bulmalıydım ki yaşanabilir alanlarımızın haritasına ve simüle belgelerin asıllarına ulaşayım. En son Puella tarafından bir güvercine takıldığını biliyor ve güvercin yaşamıyor bile olsa hálen cihazın sinyallerini alabiliyorduk. Çok uzakta olmadığına emindim. Ama benim esas maksadım Puella’nın beni gerçekten sevmiş olup olmadığıydı ve bu cihaz sayesinde onun bilincinden kırıntılar bulmak istiyordum.

Devamı