Bize Yalan Söylediler 1/22.Bölüm

Mavicennet’e Merhaba

Her şey yolunda gitmiş, Kaptio’nun planı tıkır tıkır yürümüştü. Radyo yansıtıcı ve görüntü öteleyici sistemini çalıştıran gemileriyle önce Ay’a oturdular. Oradan baktılar Mavicennet’e. Uzaktan görünüşünden çok daha cezbediciydi. Üçü de hayran hayran izlediler yeryüzündeki rüzgârların, kara parçalarının ve suyun görünür rengini. O kadar güzeldi ki bir an önce daha yakından görmek için sabırsızlanıyorlardı.

Kaptio “Önce aradığım şeyi bulmalıyız.” dedi “Ondan sonra sizin için ne yapabiliriz bakacağız.”

Etika ve Fidelis de onay verdiler. Bu aşamadan sonra ona güvenebileceklerine tamamen emindiler artık. Gemiyle süzüle süzüle yavaşça atmosfere girdiler. İlk etaptaki sarsılmaya rağmen sorunsuz bir şekilde inmeye başladılar.

§ §

Etika’nın hayranlığı yeryüzüne yaklaştıkça daha da artıyordu. Renk cümbüşünü gördükçe bir çocuk gibi neşeleniyordu. Yeşille yeşermek, maviyle serinlemek, beyazla temizlenmek istiyordu âdeta! Kavurmayan bir güneş, korkunç manyetik yıldırımları olmayan rüzgârlar, geldiği tarafa dönüp baktığında tek tek sayabileceği parlak mı parlak yıldızlar vardı. Gördüğü her kuşun kanadına binmek, dağların tepesinde kurduğu yuvasına inmek, her ağacın dallarına ve yeşil yapraklarına dokunmak istiyordu. Her çiçek tozunu, aldığı her kokuyu içine çekmek, gördüğü ırmaklardaki suları içmek, uçsuz bucaksız denizlere dalmak istiyordu. Kapkaranlık ve ateşten okyanusları olan Venya’dan sonra, şu gördüğü Dünya bir cennet değil de neydi ki!

Fidelis’in de durumu ondan farklı değildi. Sabah yeli “günaydın” der gibiydi. Tüm bahçeler günün neşesine hazırlanıyordu. Bir efendi yoktu “Buraya giremezsin, iklezyanın malıdır” diyecek! Hepsi birden eğilmişler rüzgârla kardeş! Balarısı taşıyor ayaklarında… Bir nesli daha, benden değil demeden! Kemirgenler başlarını çıkarmış mesailerine başlar havada! Gül güzelim, dut tatlıyım, ayrık otu ayırtganım diye kibirli değil! Hep aynı hedef, hep benzer türküler ve aynı adımlar! Yalan yok gayretlerinde!

Bir efendi yok su damlasında! Ben değilim derken çakıl taşı… Sertim ama bağrımdan geçebilirsin diyor sanki zayıf mı zayıf bir yonca köküne! Bir böcek yuvarlıyor topraktan topacını! İki karınca yol arıyor nereye varacaklarsa! Şikâyetsiz bir çimin umrunda değil üç beş kere ezilmek! Çiğ damlası memnun ömrünün kısalığından! Yalan yok heveslerinde!

Ortalık canlandıkça canlanıyor. Hiç efendilik taslamıyor martılar! Karabatak dalıp dalıp çıkıyor. Gece boyu köpüren dalgaların kızgınlığı geçiyor. Sahildeki kayalar dövülmekten memnun! İşte denizanası sadece hayáta tutunmak için değil, görevini tamamlamak için çabalıyor. En güzel bestelerinin icrasında sabah kuşları! Kertenkele duvarın dibinden kıvrılırken kalbi duracak gibi çarpıyor! Solucansa memnun sürünmekten! Yalan yok korkularında! Özenmiyorlar kimseye. Düşünmeden doğru peşinde!

Ya Kaptio! O ağırbaşlı ihtiyar adam, küçük bir çocuğa dönmüş gibi heyecan içinde. O da seyrediyordu Mavicennet’in tüm cümbüşünü. Acaba insanlar da onun gördüklerini görüyor muydu bu gezegende?

İşte bir insan göründü! Tokmağını sıkıp sertçe kapadı ahşap kapının. İşte yolun başında! Gül dalının yeni tomurcuklanmış ucunu kırıp tespih yaptı eline. Yakasını kaldırıp rüzgâra karşı direndi! Balarısını görünce birkaç adım uzağından geçti dut ağacının! Yoluna çıkan çakılı ayağıyla sertçe dürttü ve gönderdi bir hasrete doğru! Böceği görmek bile istemedi, ezdi geçti! Karıncalar kaçışmasa aynı son! Çiğ damlası pabucunu ıslattı, çamurunu hışımla sürtüp kuruladı çimlere. Bir de ıslık tutturdu sonra!

Aynı yöne yürüyerek giden arkadaşını almadı arabasına! Anahtarı öterken martılara öyle bir sövdü ki pislikleri daha bir yapıştı yeni yıkanmış kaportasına! İşte geldi, kayalığın üzerinde yürüdü. Havasından geçilmiyor. Denizi seviyor ama uzaktan uzaktan! Dalgalara temkinli! Denizanası suyun berraklığını bozdu ona göre! Serçeler bıcır bıcır ötüşürken bu martı da neden çığlık attı! Kertenkelenin kuyruğuna bastı bile bile! Ben güçlüyüm diye övündü insan, her şey ne kadar zayıf dercesine! Düşünebilirken yanlış peşinde!

“Bunlar da Venyalılar gibi” dedi Kaptio “Yazıklar olsun birbirine efendilik taslayana! Yazıklar olsun düşünemezler düşünürken, düşünebilip de düşünmeyene! Yazıklar olsun gerçekleri bile bile reddedip, yalanları ve nimetleri arsızca cebe doldurana! Düşünebilip de, malı menfaati ahlakına tercih edene! İnsan olduğunu zannedip de hayvan bile olmayana! Üzerine çiğ düşmüş ot bile olamayana!

“Yoksa diye mırıldandı.” Kaptio “Yoksa bir Tanrı gerçekten var mı?”

§ §

Şehrin dışına indiler. Fidelis ve Etika kol kola girdiler ve dışarıya çıktılar. Kaptio da ağır ağır peşlerinden. Her ne kadar hazırlık simülasyonlarına girmiş olsalar da Dünya yeryüzüne adapte olmakta zorlanıyorlardı.

Etika, her demde bir rüzgâr estiğinde bir kavak pamuğuna binip gidecek gibi savruluyordu. Kahırdan değil sevinçten ağlıyordu gözleri.

Fidelis “Satürn’e kadar… Atbaşı galaksisine kadar… On üzeri on dokuza kadar… İşte bu! Şükürler olsun! İşte bu!” diye haykırıyor ve bir kez daha reddedilemeyecek şekilde kanıtladığını düşünüyordu Tanrı’nın varlığını. Verilmiş sözü, sözleri değil… Söz Veren’i… İliklerin ötesinde, kalplerin en derininde, gözlerin en güzeliyle ve hislerin en hislisiyle hissediyordu. Hissettiği zaman…

Fakat, diye düşündü, estiğinde o… her başka demde rüzgârlar… düşüp devrilenlerden olmak da var. Şaşkınlık ve dehşetle uyanmak da var. Özürlüler olarak, özürler üstüne özürler dileyebilmekten özürlü olmak da var. On üzeri eksi on dokuzdan gelen keskin bir sesle… “Geçtiii!” diye işitmek de var. “Bundan haberim yoktu!” diyebilmekten men olunmak da var.

Ay, Güneş, Venya bir olup geçip giderken… yıldızlar silinip süpürülürken… bir katre ateşböceği kadar ışığın olmadan karanlıklarda kalmak… gök yarıldığında aşağı… yer yarıldığında yukarı… dağlar yürütülürken sağa sola kaçamamak… denizler kaynatılırken öteye beriye kulaç atamamak da var. Hissetmek istemediği zaman…

Dünya’nın güzelliği karşısında âdeta hipnotize olmuş ve bunun karşılığını kaybetmekten korkmaya bile başlamıştı Etika.

“Ben yalanlamadım ki!” desen de “Düşünmedin de bilemedin!” denirken anlayıp da hüsrandan… ya da buyur edildiğinde… “Neyim bu lütfa layıktı!” diyerek sevinçten ağlamak da var. Başına kuşların çamur yağdırdıklarının… sesle darmadağın edilmişlerin… helak dalgalarıyla boğulmuşların… tufanlar altında kalmışların… lavlar arasında taşlaşmışların… tapınılmış olup da azmışların… ve aklını kullanmamışlıkla hüsrana uğramışların peşine takılıp da… üç çatallı gölgeye gitmek de var… Ayakları yere değmeden koşanlarla… yükselip alçalıp huzurla süzülenlerle… tapınılmış olup da tapınılmayı reddedenlerle… ve aklını kimseye teslim etmeyenlerle arkadaş olup… mutlulukla ve kol kola uçmak da var. Bütün gözler, zamandan koptuğu zaman…

Kaptio onlar kadar şaşkın olmasa da o da büyülenmiş gibi etrafa bakıyordu.

“Ya varsa!” diye düşündü yine ve kendi kendine söylendi.

“Eğer varsa… Şimdi yap, yapmakta geç kalmış olacaksın… Şimdi söyle, söyleyemeyeceksin… Şimdi gör, görmek işine yaramayacak… Şimdi sev, sevmekte geç kalacaksın… Şimdi anla, anlamak için çok geç olacak… Şimdi oku, okumak fayda vermeyecek… Şimdi ara, arayıp da bulamayacaksın… Şimdi sor kendine, sorulacaksın… Kaç şimdi ortak saydıklarından, hadi kaç şimdi ortak saydıklarından, onlar senden kaçacaklar… Yalanlama, yalanlayamayacaksın… Şimdi yak ışığını… Bir mum bile bulamayacaksın… Yıldızlar söndürüldüğü zaman…”

§ §

Bir süre sonra güneş bulutların arasına girdi. İyice ağırlaştı gökyüzü. Korktular bir an. Etika Fidelis’e yanaştı.

“Acaba!” dedi “Bu geçici miydi? Yoksa birazdan Venya’nın atmosferi gibi mi olacak burası da?”

Fidelis Kaptio’ya doğru sorarcasına baktı.

Kaptio “Hayır!” dedi “Merak etmeyin. Eğer öyle olsaydı, şu canlılık hiç hayat bulur muydu?”

Bu sözler üzerine rahatladılar ve gökyüzüne doğru bakmaya başladılar.

Az sonra bir su damlası düştü Etika’nın yanağına. Ardından bir tane daha! Bir tane daha! Kaptio’nun da öyle… Fidelis’in de.

Etika… Ellerini açtı gökyüzüne doğru. Giderek artan su damlalarına gülerek ve sevinç kahkahaları atarak karşılık veriyordu. Bu ne muhteşem bir şeydi!

“İklezyadaki kutsal su silindiri de neymiş!” dedi “Şu güzelliğe bakın! Şu güzelliğe dönüp bir bakın! Bu ne harika!”

Yağmur şiddetini artırdıkça çılgına dönüyordu hepsi. Kaptio bile sırt üstü yatmış gülümseyerek gökyüzünden üzerine dökülen suyu hayranlıkla hissediyordu.

Fidelis de mutluluklar içinde onlara eşlik ederken birden ortalık aydınlandı ve ardından gök gürültüsü koptu. Venya’nın yıldırımlarını hatırlayıp ilk önce korktular ama devamında bir şey olmadığını anlayınca tekrar yüzleri gülmeye başladı.

“Ádemlere bu durum ne kadar normal geliyordur değil mi?” dedi Fidelis “Venya’da yıldırımları gök gürültüsü, gök gürültüsünü kuru ve kavurucu yıldırımlar izliyor. Ama burada bakın gök gürlüyor ve tonlarca su akıtıyor bulutlar. Düşünün bir an için… Olmasaydı bulut diye bir şey, olmasaydı yağmurlar ve olmasaydı gök gürültüsü veya gök gürültüsüz bir fizik kanunuyla yağsaydı yağmur! Öyle bir dünya düzeni olsaydı da bunlarsız yaşansaydı buradaki hayat! Ve bir gün aniden bulutlar kaplasaydı semayı ve elektriklenseydi gökyüzü. Bir ışık aniden aydınlatsaydı yüzlerini ve ardından gök gürleseydi haykırır gibi kulaklarına! Ne korkarlardı değil mi? Ne büyük bir şaşkınlığa uğrarlardı! İşte apaçık bir delil gelmiş olmaz mıydı?”

Etika da ekledi.

“Olmasaydı yeryüzünde rengârenk bitkiler! Her yer sadece çimlere bezenseydi ve hep böyle görseydiler çevrelerini. Olmasaydı yüzbinlerce çiçek çeşidi ve belki de milyonlarca milyarlarca rengârenk bitki… Ve bir sabah baksaydılar, çimlerin arasından o ana kadar tanımadıkları bir çiçek bitivermiş! Yeşil, küçük ve zarif bir dalın tepesinde bembeyaz yapraklar ve ortasında parlak sarı tohumlar! Bu nasıl oldu da oldu diyerek, şaşkınlıklar içerisinde kalmazlar mıydı bizim gibi? İşte apaçık bir delil gelmiş olmaz mıydı?”

Fidelis devam etti.

“Bilmeseydiler renklerini doğanın! Ne ağacın yeşilini, ne denizin mavisini, ne de beyazı! Açık koyu tek renk tonlarla algılıyor olsaydılar her cismi, her maddeyi! Ve bir gün aniden gözlerini açtıklarında masmavi dalgaların sahillerine vurduğunu, yaprakların yemyeşil olduğunu, sokakta top oynayan küçük beyin eve döndüğünde yanaklarının kıpkırmızı kesildiğini ve kocaman kahverengi gözleriyle onlara baktıklarını görselerdi! Yerlerinde kalakalır, tüyleri kabarır ve nereden çıktı bu renk cümbüşü demezler miydi bizim gibi? İşte apaçık bir delil gelmiş olmaz mıydı?”

Etika dönüp Kaptio’ya sevecenlikle baktı.

“Kaptio” dedi “Biliyorum sen de bizim gibi düşünüyorsun!”

Kaptio hiç düşünmeden cevap verdi.

“Sizin gibi düşünmek istemiyorum. Hálâ nedenlerim var. Eğer bir tanrı varsa, benim bilgime dayanan bir delili bana gösterecektir. Ama eğer yoksa tüm bunların tesadüften öte bir açıklaması olamaz. Bilim bunu açıklayabilir.”

Fidelis kınarcasına söze karıştı.

“Her şey ne kadar da normal geliyor değil mi? Defalarca gök gürlerken, ha bire şimşekler çakarken, altındaki bilimsel tecrübemiz ve çözümlememizle basit bir doğa olayı deyip geçiyoruz. Milyonlarca çiçek biterken topraktan ‘Ne güzel kokuyor!’dan öte bir şey değilmiş gibi geliyor ve üzerine basıp geçiyoruz. Doğal hayattaki şu cümbüşü hiçe sayıp teknolojimize hayran kalıyoruz. Sesler duyuyor, dokunuyor, kokluyor, anlıyor, ayrıştırıyor ve seçiyoruz… Ortalık delilden geçilmezken, inanmak ve anlamak için tepemize alışık olmadığımız bir mucize gelmesini bekliyoruz! Ve o mucizenin âlâsı geliyor ve sen Kaptio, hálâ delil mi arıyorsun?”

Kaptio “Şu şaşkınlığımız hele bir geçsin! Derdim Tanrı değil benim. Varsa vardır, yoksa yoktur! Eğer varsa ben yok desem de vardır, eğer yoksa siz var deseniz de yoktur. Ama şundan eminim ki Venyalıların da Dünyalıların da kendi kendine yarattıkları birçok tanrı var. Yine de şu yağmuru açıklayabilenin onlardan biri olduğunu hiç zannetmiyorum.”

Fidelis “İşte biz bu kadar cahil, nankör ve zalimiz!” dedi “Kimimiz bilimsel olarak açıklayabildiğimiz için Yaratan’ı reddediyor, kimimiz açıklayamadığımız şeyleri Tanrı’dandır diyerek kuru kuruya inanıyoruz. Tanrım ne kadar cahiliz, ne kadar kendimize kötülük yapıyoruz, ne kadar düşünmeziz! Tabiat kelime kelime olmuş, hayatlar cüz olmuş, kâinat kitap olmuş, okumuyoruz da anlayamıyoruz!”

§ §

Tüm şaşkınlıklarını atamasalar da kendilerine gelip Kaptio’nun rehberliğinde şehre doğru yol almaya başladılar.

Önce küçük bir koruluktan geçeceklerdi. Güneş ağaçların tepesindeki geniş yaprakların arasından arada bir yüzünü gösterse de her taraf gölgelikti. Bu küçük ama serin ve loş koruda normal şartlarda hiç yorgun düşmezlerdi ama dört milyon kilometrelik pür dikkat bir yolculuktan sonra ilk defa ve üstelik böyle güzel bir yerde dinleneceklerdi. Niháyet geniş gövdeli iki ağacın dibine uzanıverdiler…

Devamı