Bize Yalan Söylediler 1/2.Bölüm

Gece Mevsimi

Gece mevsiminden bir gündü. Alıştıklarının aksine bulutlar o gün daha sakindi. Ne aşağıda ne de seviyede, şiddetli yıldırımlar da gölgeleri de yoktu. Gerçi güneşin hiç batmadığı mevsimde de kolay kolay bir gölgeye rastlanmazdı buralarda.

İşte o geceden günde, dışarıda esen kasırgalar hızını düşürmüş, aşağıdaki sıcaklık da normalin biraz altına inmişti. Bünyelerinin alıştığı sülfür kokusuna rağmen, dev kompresörlerle pompalanan karışım yakın geçen bulutların kara sarı yoğunluğunu biraz olsun seyreltmiş görünüyordu. Gündüz mevsiminde olsalardı, güneşin ışığından ötürü onu görmeleri pek mümkün olmazdı. Ama şimdi Mavicennet, geçen bulutların arasında zayıf da olsa görünüp kayboluyor, arada bir onlara göz kırpar gibi titreşiyordu.

Mimarların zekâsı ve bina ustalarının bin bir emeği ile inşa edilen saf tungstenden yapılma koridorlar göz alıcıydı. Tüm yaşam alanı yaşam ısısı limitlerinde serinletilmekteydi. Yalıtkan kıyafetler giymiş olan atmosfer dalgıçları bir yandan taşıdıkları iklimleme makineleri ile dış cephede bulunan oluklara soğuk hava püskürtürken, arada bir pencerelerden bakıp içerideki ziyaretçilere gülümsüyor ve el sallıyorlardı.

Yer yer karbonla ya da borla bileşik yapan eklem yerlerinin renk farkına rağmen, tünel bembeyaz parıldıyordu. Yükselme koridorunun ta dibinden akın akın gelmekte olan meraklı halk, bir bayram günü gezmesine çıkmış gibiydi.

Kubbeye doğru çıkıldıkça alan daha da genişliyordu. Normal şartlarda ağır yerçekimi halkın yukarıya doğru bu kadar rahat çıkmasına maniydi. Daha fazla izleyicinin hızlıca yükselip toplanması için manyetik anti çekim, iklezya emriyle biraz daha kuvvetlendirilmişti. Bu maksatla bir tanesi kontrollü bölmede bulunan ana levye olmak üzere, dört bir yandaki anti çekim kontrol levyelerinin belirli bir çizgide sabitlenmiş olduğu görülüyordu.

Büyük salonun kimi köşelerinde geleneksel kıyafetler giymiş askerler vardı. Çapraz tutuşta göğüsleri hizasında tuttukları çengelli mızraklar silah olmaktan öte, binlerce yıllık Gente tarihini yansıtmak içindi. Asıl güvenlikçiler ise halkın arasına katılmış ve modern silahlarla görev yapıyorlardı.

Ailelerin, Yüce İklezya çağrısını fırsat bilmeleri ve bu kadar yoğun ilgi ile bu muhteşem kalabalığı oluşturmaları anlaşılabilir bir durumdu. Çünkü son teknoloji ile on küsur mevsim önce inşa edilen muhteşem kubbe kemerlerine çıkmayı bir tarafa bırakın, daha dayanıksız metallerden yapılmış barınakların bulunduğu yeraltındaki şehirlerden yüzey seviyesine çıkmak bile, her zaman rastlanır ve müsaade edilir bir durum değildi. Avam halk genellikle yer altı iklezyalarında ibadet eder, sadece seçkin olanlar kubbe iklezyasında üst düzey ayinler yapmak üzere toplanırlardı. Bugünkü durum ise farklıydı. Yüce Sakerdo altıncı eşini Yüce Konsey şahitliğinde kutsayarak, kendi kutsanmış hayátına dáhil edecekti. Halk da bu kutsal törene tanık olmalıydı.

Yoksul ailelerin çocukları kemerlere çıkan koridorlarda yükselirken asılı sebillerde gördükleri suya heyecanla ve sevinçle koşuyorlardı. Çünkü birçoğu sadece, yeraltındaki sıcak su buharı kaynaklarından elde edilen ve kısmen soğutularak sınırlı biçimde barınaklarda kullanıma sunulan suyu biliyorlardı. Ama atmosferdeki su buharından elde edilen ve damıtılan az kokulu suyu ilk defa görüyor ve tadıyorlardı. Birkaç damla da olsa, bu su hayatlarındaki en değerli şeylerden biriydi.

Kemerlere kadar çıkmış olan ziyaretçiler çoğunlukla doğu tarafa koşup manzaraya bakmaya çalışıyorlardı. Çünkü oradaki kemer pencerelerinden bakıldığında kara kayalı tepeleri birleştiren tarihi Boynuz Seddi görülüyordu. Bu iki tepenin sağında ve solunda geçit vermez kızıl lav okyanusları vardı. İki tepenin arasındaki seddin üzeri ise dışarıdaki sıcaklık seviyesi yükseldiğinde parıl parıl parıldayan ve azar azar buharlaşmakta olduğu ufuk hattındaki dalgalanmadan belli olan, eriyik bakır ve yer yer karbon kaplamalardan oluşuyordu.

Bu eşsiz manzaraya, ruhban sınıfını oluşturan sakerdolar eşliğinde tanık olmak bir Gentelinin dininde hacı olması anlamına geliyordu.

Bu muhteşem tablonun önünde heyecanlarını birbiri ile paylaşan ziyaretçiler, bir yandan da dua ediyorlardı. Dolayısıyla ortamda ciddi bir uğultu kulağa çarpıyordu.

Niháyet görevli sakerdolardan biri elini havaya kaldırdı ve halka “Susun!” dedi. Ardından cübbesinin eteklerini iki eliyle tutup ağır ağır yürüyerek turkuazdan yapılmış kürsüye geçti.

Aynı esnada diğer tüm sakerdolar kürsüyü bir yay biçiminde çevreleyecek şekilde safa geçtiler. Bunu gören halk da gruplar hálinde kürsüye yönelerek dikkat kesildi.

Ellerini kürsüye koyan sözcü sakerdo, herkese şöyle bir göz gezdirdikten sonra hafifçe öksürüp konuşmaya başladı.

“İsmim Perfide. Sakerdoların sözcüsü, Yüce Sakerdo’nun baş danışmanıyım. Ey halkımız! İçinizde ilk defa görmüş olanlar için kutsal Boynuz Seddi’nin ne kadar heyecan verici olduğunu biliyoruz. Ama öncelikle atamız Ulu Albuz’un vasiyeti gereği sizi onun adıyla selamlamak istiyorum. Onun, Tanrı’nın yücelttiği atamızın selamı da mutlaka sizin üzerinizedir.”

Bu esnada diğer sakerdolar hep bir ağızdan haykırdılar.

“Tanrı hiç birimizi onun yolundan ayırmasın.”

Halk, bu duaya karşılık hep bir ağızdan “Albuz!” diye nida ederken hatip sakerdo devam etti.

“Tanrı’nın kutsal habercisi Üstün Legatus’un da selamı üzerinizedir. Tanrı tarafından ona verilen Kutsal Haber’de belirtildiği gibi biz de selam edelim o güzel elçiye.”

Halk hep bir ağızdan “Selam sana Üstün Legatus!” diye içten bir şekilde haykırdı.

“Yeniden yaratıldığımız gün Üstün Legatus’un yüzü suyu hürmetine, yine onun şefáati hepinizin üzerinize olsun.”

“Albuz!” nidaları arasında hatip devam etti…

“Üstün Legatus’un dava arkadaşı Aziz Emikus’un da selamı üzerinizedir. Ona da selamlarımızı gönderelim.”

“Selam sana Aziz Emikus!”

“Gelmiş geçmiş tüm sakerdolarımıza bize kutsal bilgileri açıkladıkları, doğru yolu gösterdikleri ve kehanet güçlerini kullanarak bugünleri bahşettikleri için de selamlarımızı gönderelim.”

“Selamlar size ata sakerdolar!”

“Anu ve Enlil’i de unutmadık. Onların adını kirli soylara sahip Maluların ve Şemlerin lanetli aidiyetlerine ve hak olmayan mezheplerinin sapkın öğretilerine bırakmayacağız. Enuma tabletini de bir gün elbette elde edeceğiz. Onlara da selam gönderelim.”

Halk başını yukarıya kaldırıp hep bir ağızdan “Selam Anu!” dedikten sonra hep birlikte bu kez yere doğru eğilip “Selam Enlil!” diye seslendiler ve ardından “Gök ve yer sizinle kutsansın!” diyerek bir kez daha sözcü sakerdoya döndüler.

“Ve dinimizin düşmanlarını en adil biçimde yargılayan ve hak ettikleri cezaları Tanrı adına onayan Yargıç Yudeks’i de selamlayalım. O, adaleti şaşmaz ilahi mahkememizin adaleti şaşmaz hâkimidir.”

“Selam sana Yargıç Yudeks! Adın kutsal kılınsın!”

Bu sırada farklı kıyafeti ile sakerdoların en başında bulunan Yudeks bir adım öne çıkıp, bir eliyle halkı selamladı ve tekrar yerine geçti.

“Ve son olarak, şu anda kutsal eşlenme töreni için makamında hazırlanan Yüce Sakerdo’ya da selamlarımızı ve iyi temennilerimizi gönderelim. O bize Tanrı’nın bahşettiği en büyük âlimdir. Eğer o olmasaydı biz de olamazdık.”

“Selam ve uğur üzerine olsun Yüce Sakerdo! Sana şükürler olsun Yüce Sakerdo!”

“Ey halkımız! Biliyorsunuz Kutsal Haber’deki ayetlerin halka açık olarak okunması günaha vesiledir. O ayetleri kutsal sandukadan okuyarak öğrenip, sizlere açıklamak bizim görevimizdir. Eğer bu toplumda doğruları anlatan gelmiş geçmiş sakerdolarımız olmasaydı, Kutsal Haber ayağa düşürülür ve dinimiz yıkılırdı. Biz bugünkü sakerdolarınız olarak bu sorumluluğun bilincindeyiz. Sakın sizi saptıracak olanlara, Bekke Asilerinin lanetli yolunda giden sapkınlara uymayın. Siz kendinizi bu yüce isimlere teslim ettiğiniz sürece huzur bulacaksınız. Kutsal Haber’e dair duyduğu üç beş kelime ile onun üzerinde akıl yürütmek bir Gente imanlısına yakışmaz. Siz bizi dinleyin. Biz sizi, siz de bizi Tanrı adına kutsayalım. Tanrı’nın istediği de şüphesiz budur.”

Halk yine alıştıkları üzere hep bir ağızdan “Adınız kutsal kılınsın büyük sakerdolarımız. Adınız Tanrı’nın adıyla yan yanadır.” şeklinde ezberledikleri ilahi bir duayı okudular.

“Ey halkımız! Boynuz Seddini gördünüz. Onu ayakta tutan Ulu Albuz’un ruhudur. Şimdi içten duanızı bitirene kadar başınızı eğin, gözlerinizi kapatın, ellerinizi kulaklarınıza vurun ve iç gözünüzü Yüce Sakerdo’nun alnına, kalbinizi Ulu Albuz’un ruhuna ulaştırın.”

Uzunca sayılabilecek bir süre sessizlik oldu. Halkın çoğu neredeyse hipnotize olmuş biçimde bağlılık dualarını yapıp bitirdi.

Hálen ziyaretçilerin göz kapakları huşu ile inip kalkarken, hatip sakerdo tekrar sözü aldı.

“Rabıtasını bitirenler, belirlenen oturma ve bekleme yerlerine yerleşsinler. Birazdan Yüce Sakerdo ve müstakbel eşi Etika burada olacaklar. Bu kutsal törene katılmakla ve bu evliliğin kutsanışına tanık olmakla büyük ecir sahibi oldunuz. Günahlarınızın büyük kısmı affedildi. Tanrı, Ulu Albuz, Üstün Legatus, Anu, Enlil, Aziz Emikus ve Yüce Sakerdo sizi yollarından ayırmasınlar.”

Görevli sakerdonun kürsüden inip diğer sakerdoların safına geçmesiyle fonda Gente Marşı çalınmaya başladı. Tüm halk ayağa kalkarak, elleri kulaklarında marşa eşlik etti.

Niháyet kubbe kemerlerinin en büyük kapısı aralandı. Göz alıcı ışık hüzmeleri arasında Yüce Sakerdo, kolundaki yeni eşiyle birlikte göründü. Hemen arkalarında ise eski eşleri ihtişamlı kıyafetleri içinde onları takip ediyorlardı.

Yüce Sakerdo oldukça yaşlı, ama dinç görünümlü bir adamdı. Üzeri bin bir çeşit değerli taşlar ve mücevherlerle işlenmiş cübbesinin içinde, her an etrafa şimşekler çakacak kızıl bir Venya bulutu gibi görünüyordu. Yüzü ve görünen derisi üzerine sürülmüş yoğun makyaja rağmen mevsimlerin biriktirdiği çatlaklar fark edilebiliyordu. İlk duruşta dönüp kolundaki müstakbel eşine doğru âdeta iç geçirir gibi baktı ve gururla diğer elini kaldırıp halkı selamladı. Ardından kendileri için hazırlanmış olan eşlenme makamına doğru yürümeye devam ettiler.

Genç Etika’nın yüzü fark edilmiyordu. Onu baştan aşağı örten zümrüt süslemeli beyaz duvak, belinde yakut süslemeli mor bir kemer ile birleşiyordu. Kutsal elbisesi, ametist ve aragonit taşlar, turmalin ve sitrinden damıtılmış püsküller ve ince kehribar kesimi çizgilerle zenginleştirilmişti. Boynundaki, elmas ve lâl ile bezenmiş beyaz altından gerdanlık ise bakanların gözlerini kamaştıracak kadar güzeldi. Ama tüm bu ihtişama rağmen, Yüce Sakerdo’nun iri vücudunun yanında her an düşecekmiş gibi bir tereddütle yürüyen Etika’nın ince bedeni âdeta yüksekten salınmış bir ip gibi titreşip salınıyordu.

Konsey makamına geldiklerinde Yüce Sakerdo cübbesinin eteklerini kaldırarak oturdu. Ardından Yüce İklezyayı oluşturan kıdemli altı sakerdo, üçü sağa üçü sola olacak biçimde yerleştiler. Yüce Sakerdo’nun daha önceki beş eşi ise sırtları topluma dönük ve kocalarına bakacak biçimde makamlarına geçtiler.

Etika ise hálen tümünün berisinde ayakta duruyordu. Gelenek gereği kendi makamına oturabilmesi için eşlenme kutsanmalı ve makamı açılmalıydı.

Yüce Sakerdo’dan göz teması ile onayı alan meclis sakerdolarından sözcü olanı “Kurban getirilsin!” diye seslendi.

İklezya hizmetlilerinden on iki kişilik bir grup arka planda göründü. Dört bir yanındaki kulplarından tutup taşıdıkları, parlak ve siyah oniks taşlarla süslenmiş camdan dev bir silindiri taşıyorlardı. Silindir, süslü ve yuvarlak bir havuzu andırıyordu. Yanlarında açılır kapaklar, üste ve alta yakın kenarlarda sallanan yapraklar biçiminde tahliye vanaları vardı.

Görevliler silindiri ilahiler eşliğinde eşlenme makamının önüne kadar getirip yere bıraktılar ve bir çember biçiminde etrafına geçip diz çöktüler. Yüzeyi, derinliğine göre daha geniş olan silindirin her yönünde bulunan on iki altıgen kapağı tutup, gözlerini emre amade duruşlarıyla Yüce Sakerdo’ya çevirdiler.

Yeniden ilahiler hep bir ağızdan okunmaya başlarken bekçiler kapakları açtılar. Dev testinin içinden basınçla fışkırmaya başlayan su önce Yüce İklezya makamlarının üzerine doğru çıkıyor ve her kişinin üzerine ayrı ayrı incecik kristallere dönüşerek yağıyordu. Bu esnada tüm sakerdolar hep bir ağızdan “Kurbanımız senindir Tanrım!” diye ardı ardına altı defa seslendiler.

Hayatlarında yağmuru tanımamış, suya hasret bir toplum için bu ritüel olağanüstüydü. Ama görsel bir şölen olmasından çok, hayatları için çok değerli olan suya özenerek bir bakıştı. Bazı ailelerin yanındaki çocuklar o suya doğru hasretle koşmak isterken ebeveynleri onları sıkıca tutup geri çekiyorlardı. Çünkü dinlerine göre kutsal suya kitabı okumamış olan ümmilerin dokunması çok büyük bir günah ve şiddetle cezalandırılması gereken büyük bir suçtu. Sadece seyretmekle yetinmeliydiler.

Sözcü sakerdo “Tanrımız! Bu sana adanan suyumuzdur. Tanrımız, suyumuzu kurbanımız olarak kabul et! Bizi bağışla!” diye dua etti. Tüm sakerdolar duayı sessizce tekrar ederken herkesin başını eğdiği ve sessizce dua okuduğu bu anda, halkın içindeki küçük bir çocuğun babasına safça seslendiği duyuldu.

“Baba, suya Tanrı’nın mı ihtiyacı var, bizim mi?”

Babası utancından ne yapacağını bilmez hâlde iken sözcü sakerdo göz ucuyla kınayan bir bakış attı. Diğer sakerdolar ise duymamış gibi davranmayı tercih ettiler. Halkın içinden duruma kıkırdayarak tepki veren başka çocuklarsa işin eğlencesindeydiler.

Tören aksatılmaksızın devam ediyordu. Yüce Sakerdo karşısında oturan hanımlarından birini göstererek ve avuç içi yukarı olacak biçimde elini uzattı.

Sadece “Stella!” dedi ve gözlerini ondan kaçırarak elini indirdi.

İlahiler eşliğinde Yüce Sakerdo’nun en yaşlı eşi makamından yavaşça kalktı. Kocasına doğru eğilip saygısını gösterdi ve peşi sıra kubbeye doğru başını kaldırıp “Şükür sadece sanadır Tanrım!” dedi.

Bu sözler üzerine konsey üyeleri kaş altından birbirlerine manidar biçimde bakıştılar ama ses çıkarmadılar.

Güngörmüş Stella, başındaki yakut işlemeli sarı altından tacı iki eliyle tutup çıkardı ve makama bıraktı. Sonra yüzünü halka doğru döndü. Sanki toplumun içinde onu anlayabilecek, içindeki çığlık çığlığa sesi duyabilecek ve onun için harekete geçebilecek birisi varmış gibi bir noktaya doğru bir an dalıp baktı ve ardından göz kapaklarını indirdi.

Aşağıda beklemekte olan görevli askerlerden biri ellerinde tuttuğu iki tarihi meç üzerindeki kıyafeti ona doğru uzattı. Yaşlı kadın üzerindeki hanedan cilbabını çıkarıp bir başka görevliye verirken aldığı avam hırkasını sırtına geçirdi. Ardından ağır adımlarla inerek o da halkın arasına katıldı. Artık hanedandan değildi. Gözlerinden süzülen iki damla yaşı ise kimse fark etmemişti.

Artık bir makam boşalmış oluyordu. İlahiler durduğunda Yüce İklezya meclisini oluşturan Yüce Sakerdo ve diğer altı sakerdo ayağa kalktılar. Sağ ellerini hálen arka tarafta ayakta bekleyen genç Etika’ya doğru senkronize biçimde uzatarak, onun boşalan makama davet edilmesi ritüelini eda ettiler.

Merasim gereği yeni eş, boşalan makama doğru yürüyüp, önce bağlılık yemini edecek ve ardından tacı takılacaktı. Ama Etika bir türlü hareket etmiyor, bekliyordu. Sakerdolar durumdan rahatsız oldukları için manidar biçimde birbirlerine baktılar. Bir rezaletin yaşanmasından korkan Yüce Sakerdo, fazla belli olmayacak bir tarzda başını çevirip, fısıltıyla ama sert bir tonda “Hadisene!” dedi Etika’ya.

Kısa bir süre daha tereddüt eden Etika, niháyet ürkek adımlarla harekete geçti ve eski eş Stella’nın yerine doğru ağır ağır ilerledi. Boşalan makamın önüne gelince durdu. Yüce Sakerdo yerinden kalkıp yanına geldi. Boşta bekleyen taca doğru baktı. Sonra birbirlerine doğru döndüler. Yaşlı sakerdo iki eliyle birlikte yavaşça Etika’nın yüzünü örten duvağı kaldırırken sözcü sakerdo “Saygı!” diye haykırdı. Bütün halk başını indirip öne doğru, tek dizleri üzerine eğildi…

Bir kişi dışında!

Devamı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir