Bize Yalan Söylediler 1/14.Bölüm

Çok Yükseklerde…

Ne zamandan beri bu ezelsiz çırpınıştaydım bilmiyordum. Tek bildiğim orada olmam ve devam etmem gerektiğiydi. Ben neydim, nedendim, ne hâldeydim! Farklı bir hikâyenin içine mi sıçramış ya da aynı hikâyenin bir başka köşesine mi saplanmıştım? Önce miydim, sonra mıydım, an’da mıydım? Her şey silinmişti, bir ismim olup olmadığı bile!

Epeyce bir yükseğe çıkmıştım. Alçalmak istiyor ama kendimi bıraktıkça hava akımı beni daha da yukarıya kaldırıyordu. Bu durum zihnimde bir şeyleri, bir hâllerimi çağrıştırıyor ama bir türlü hatırlayamıyordum.

Bir daha inemeyeceğim korkusu sardıkça ruhumu, artık rüzgâra dayanmakta da zorlanıyordum. Son bir gayret dedim, hadi son bir çaba! Tekrar hızlandırdım yorgun kanatlarımdaki çırpınışlarımı. Sonra burnumu aşağıya doğru verip bir süre indim, ama harcım değildi. Tekrar açıldım ve dinlenmek zorunda hissettim.

Hiçbir hayat uzaktan göründüğü kadar basit değilmiş! Herkes ve her şey bir mücadele içinde… Herkes kendine göre haklı…

Herkes kendine göre haklı?

Herkes kendine göre!

Herkes kendine göreyse…

Haklılık ve hak kavramları herkese, her zümreye, her millete, her sürüye göre farklı mıydı?…

Ağır ağır ıslanmaya başlamıştım. Tükenmek üzere olduğumu gözlerimin kapanıp açılmasından anlıyordum. Ne olduysa o sırada oldu ve birden kendimi çok daha yoğun bir bulutun içinde buluverdim. Gitgide karanlıklaşan, gitgide daha da korkutan, gitgide ümitlerimi tüketen bir girdaptaydım sanki.

Artık zihnim, aklım, muhakeme kabiliyetim ortadan kalkmak üzereydi. Tamamen oryante olmuş, hedefim sadece yaşayabilme ve korunma içgüdüsü olarak kalmıştı. Bir de içimde beni yönlendiren ve nedendir bilmeden sürekli o korktuğum kelimeyi söyleyen bir ses!…

“Kaç Puella!”

Daha da korktum. Aklımda ne Yudeks, ne de iklezya muhafızları kalmıştı! Kimden nasıl yardım isteyebilirdim, bilmiyordum. Biri vardı eskiden, hatırlayamıyordum. Fador gibi bir ismi vardı sanırım! Ağlasam kime ağlayacaktım ki? Beni terk etmiş olmalıydı! Ya da ben onu! Yine de yalvardım. Kim olduğunu bilmeden ve hatırlamak için yırtınırcasına! Yalvardım ve ardından çabaladım. Çözmeliydim bu sorunu! Ya da artık umursamadan, düşene kadar uçacaktım.

Bulutun daha ince, ışığın daha keskin olduğu tarafa doğru devam ettim ve aniden sonsuz bir boşluğa düşer gibi buluttan çıktım. Görüş açım genişlemiş, uçsuz bucaksız Mavicennetin binlerce kulaç üzerinde süzülmeye başladım. Çok yorgun ve bitkindim. Niháyet rüzgârı arkamda bırakmıştım. Ama bu rahatlama çok sürmedi!

Bulutun içindeyken uğuldayarak kapanan kulaklarım tamtamlar çalan Şemlerin veya Malu yamyamlarının korkunç el vuruşlarını andıran seslerle birden açılıverdi. Gözbebeklerim yuvalarından fırladı! Gördüğüm karşısında hem şaşkınlık hem de dehşet içerisindeydim!

Kanatlarını açmış, gözlerini bana dikmiş bir vahşi kuş karşımda tüm heybetiyle duruyordu.

“Kalem sahibini unuttun mu?” diye sordu.

Cevap bile veremedim. Kalem sahibi kimdi ki?

Daha da yaklaşıp kanatlarıyla güneşimi örterek aynı soruyu tekrarladı.

Korkuyla öylece bakıyordum sadece!

Neredeyse üzerime kapaklanıp aynı soruyu genişleterek tekrarladı?

“Kalem sahibini, onun nasihatlerini, verdiğin sözleri unuttun mu?”

Neye istinaden, neyi düşünerek, hangi yaşanmışlıklara atfen bilemeden, ağlayarak cevapladım. Kalbime inmeyen kelimeler nasıl oluyordu da dudaklarımdan dökülüyordu!

“Unutmadım, unutturuldum! Unutturulduk! Birileri kalem sahibinin ‘oku’ diye başlayan nasihatlerini unutturdular bize! Her kapıyı onun verdiği anahtarla kolayca açmayı, kalemle yazmayı ve bu geçici platformda kullanacağımız şeylerin isimlerini bize öğreten kalem sahibinin varlığını safsata diye nitelendirenler bile çıkacağını nereden bilebilirdik!

Ya da nereden bilebilirdik doğru diye peşine takıldıklarımızın bize yanlış cevapları erdem kabul ettirirken akıldan ve düşünmekten bu kadar uzaklaşacağımızı! Nasıl fark edebilirdik bu karmaşa ve kavga içerisindeyken, bize doğru bir yol çizdiğini iddia edenlerin bizi doğrulardan bu kadar koparmaya çalıştıklarını! Nereden bilebilirdik, içimizden birilerinin hilekâr düşmanla işbirliği yaparak sağdan yaklaşıp soldan vuracaklarını!”

“Bilebilirdin oysa!” dedi “Karşına çıkacak bütün sorular kalem sahibi tarafından yazıldığına göre her hayırda ve şerde O’nu görebilirdin. Ama pek çoğunuz bu basit işi bile beceremediniz. Çünkü siz zaten kötüydünüz!”

Mazeretler sıraladım kendimce…

“Dekorlarla süslenmiş sahneyi gerçek zannettik. Maddi âlemi gerçek sandık. Aslını unuttuk, numuneleri tercih ettik. Boyalı çakılları zümrütle, yakutla karıştırdık. Aşkın, sevmenin, merhametin nasıl olduğunu bile unuttuk, anlayamadık! Dönüş yolunu daha seyahatimizin başında kaybettik. Sonunun ne olduğunu bile bile, sonunun gelmeyeceğini zannettik. Yanıldık!”

“Yanılmamanız için her şey vardı!”

“Biliyorum, biliyorum!” diye pişmanlıklar içinde çığlıklar atmaya başladığım anda kanat çırpmayı da unutarak düşmeye başladım. Bir ağacın dalına çarptıktan sonra kendimi tamamen kaybettim. Evet! Kaybetmiştim artık! Bir daha da o kadar yükseklere çıkma şansı verilmeyecekti! Ne kötü! Ne kadar kötü! Akıl edemeyip de yanılmak ne kadar kötü!

§ §

Fanustaki fasılada “Yok artık!” dedi kendi kendine “Bu da neydi!” İçinde tanımlayamadığı bir bilinç dili olan bu minicik cihaz nereden gelmişti! Onunla bu iletişimi nasıl sağlamıştı! Hangi klasöre, neyin içine girmişti! Daha önce hiç tanık olmadığı, karmakarışık bir olaydı! Kimin, neyin gen haritasına dalıvermişti böyle! Derken tekrar kilitlendi Káni. Bu kez aşağılardaydı…

Devamı