Bize Yalan Söylediler 1/11.Bölüm

Sıfırdan Önce

Sıfırdan önceydi. Ama eksi de eksik de değildi. Hatta eksiyi artıyı içine alan bir hep bile denilebilirdi. Biz yoktuk. Yazılana kadar var olmayan, ama olasılıklarda var olan bir şeydik. Zaman neydi, ne değildi, önemli değildi. Hiçlik ve heplik bize aynı şeylerdi.

Ne sorumluyduk, ne sorumsuz. Ne yüklü ne de yüksüz. O kadar yalnız, o kadar yalnızdık ki yanımızda kendimiz bile yoktuk. Ne olmadığımıza üzülüyor ne de olma ihtimalimize seviniyorduk. Bir ilhamdık belki, ya da bir vahiy. Ne sahibinden bir parça ne de O’ndan bir kopuş. Bir yokluktuk, potansiyel bekleyen. Zaman işlemese de, kavrama adına geçmiş zaman kipine mecbur.

Olmayan zamanda beklemeyi bilmezdik. En kısadan daha kısa. Ama uzuun uzadıya… Daha ötesi, bilmeyi de bilmiyorduk. Bir devir ki başı da belirsiz sonu da. Olmayan bedenlerimizle, olmayan bir yerlerde titreşiyor ve her an ortaya çıkacakmışçasına taş çatlatan bir tahammülle bekleşiyorduk. Ne olduğunu kimsenin bilmediği ve henüz yaşanmamış olan maceralar, yaşanma ihtimali mevcut olanlarla kol kola, sanki daha önce tecrübe edilmiş, baştan geçmiş gibi oralarda bir yerdeydi. Vardılar ama henüz kaleme dökülmemişlerdi.

O ara söz ol’du. O da sözü, söze verdi…

Sertçe bir titreştik. Müjde! Var oluyorduk işte! Fakat bilemediğimiz somutlukla kıyaslarsak yine de yok gibiydik! İsimlerimiz bile verilmemiş, ama hepimiz farklı farklı kodlanmıştık. “Ol” denmiş ve süreç çoktan başlamıştı.

Yavaşlamaya başlayana kadar hızlı olduğumuzun farkında bile değildik. Yavaş isek de hızlı nedir, o meçhuldü. Ama biliyorum ki parlıyorduk. Bedava bir panayırda neşeyle çarpışan oyuncak arabalar gibi birbirine çarpışıp öbürünü öteye savuran ışıktan kıvılcımlardık. Çok sıcak olduğumuzu da soğumaya başlayınca anladık. Öyle sıcak, öyle sıcaktık ki mutluluğumuz ve umudumuz genişledikçe genişliyordu.

Herkes kendi etrafına bir arkadaş almaya başladı. Sonra iki uydulu üç uydulu arkadaşlar da oldu. Artıran artırıyordu da. Sonra dostluklar… Beraberce başladık bir işin ucundan tutmaya. Bir duası, bir davası olmaya. Bizi var edene, o övgüye gerçekten değer olana yönelip, O ne ilham ediyorsa onu en güzeliyle yapmaya… O’nu böylece kendi dilimizde hatırlamaya, unutmamaya… Bizi var etmişti, daha ötesinde ne isteyebilirdik ki! Büyük teşekkür için, bu bize fazlasıyla yeterdi.

Uzun devirler geçti. Kimimiz buhar olduk, kimimiz ateş, kimimiz gaz, kimimiz toprak. Kimimiz bir göktaşında su, kimimiz dev yıldızlarda demir. Kimimiz birleşip tungstene dönüştük, kimimiz karbona.

Neşemiz hiç eksilmedi. Yeteneğimiz olan işler yaptığımız için hep mutlu olduk. Kimse bize sevmediğimiz işi yaptırmadı. Ne torpil bilirdik, ne kayırma. Ne yığardık bize geleni, ne sıkardık gitmesin diye. Paylaşmak karakterimizdi. Ateş de olsak taş da.

Daha da uzun devirler geçti. Ben bir su damlası oldum, arkadaşım bir toprak. Birbirimizi sevdik. Yuva kurduk. Bir balçığa dönüştük beraberce. Sad olduk, lam olduk, nun’a selam verdik, salsalin olduk. Karılıp yattık ve teşekkürümüze devam ettik. Sen bizi var ettin ve birbirimize sevdirdin ya! Daha ne isteyebiliriz senden, dedik. Ama daha bitmemişti! Hatta daha yeni başlıyordu.

Günlerden bir gün, devirlerden bir devir aniden bir can bulduk yanıbaşımızda. O bizim yavrumuzdu. Ve bizden daha bir güzel, daha bir sanat eseriydi. Daha ötesi hediyeleri bilmezdik ki bu nasıl mükemmel bir şeydi! Sadece var olmak bize yeterken hediye üstüne hediyeler alıyorduk. Biz de teşekkür üstüne teşekkürler etmeliydik. Şu can bu mükemmeliyette iken, O, bizi var eden ne mükemmeliyet sahibiydi!

Biz hálimizden memnunduk. Hepimiz melektik, melekeydik, iyiydik, iyiliktik, doğruyduk, doğruluktuk. Ama iyi olduğumuzu bilemezdik. O yüzden birimize, sen de zıddı ol dendi. O da olmaya başladı. Vardı ama etkisizdi. Biz bizi bilelim diyeydi. Kenarda bekleyiverendi. O da sözü can’a verdi.

Ebeveynlerimi de, gaz bulutlarını da, rüzgârları da seviyor ve çok iyi geçiniyordum. Bir zaman geçti. Bir soludum, bir genleştim. Ta ki içimden bir dişi nefis ve ondan da eşi türeyene kadar… Bir baktım ki, ortadan bölünüvermişim. Artık benim de bir eşim, bir benzerim vardı. Su gibi, toprak gibi, yıldızlar gibi…

Bir zaman daha geçti. Çoğaldıkça çoğaldık. Yayıldıkça yayıldık. Birçok ailelere, birçok kabilelere dönüştük. Hepimiz candık. Canlıydık. Bölündükçe birleştik, çoğaldıkça birleştik. Yeni yeni şekiller aldık. Başka başka yerlerde başka başka canlar da olduk. Her gün bir hediye alırken, her an yeni bir devre adım attık.

Kötülük hálen bir potansiyeldi. Sadece bir potansiyel… O bile teşekkürler hálindeydi. Kötülüğün kendisi kötü değildi. Onu potansiyelden çıkarmaktı kötü olan.

Yağmur da, güneş de, rüzgâr da bize destek verdi. Renk renk olduk. Rengârenk olduk. Kimimiz yemyeşil bir çime, kimimiz kırmızı bir çiçeğe, kimimiz bembeyaz bir mantara dönüştük. Yerden bittikçe bitiyor, yayıldıkça yayılıyorduk. Bu ne muhteşem bir şeydi. Var olduğumuzdan beri mükemmeliyetten mükemmeliyete koşuyorduk.

Uzun devirlerden sonra içimizden kimileri kopup yeryüzünde hareket etmeye başladı. Kimisi suyun içinde yüzüyor, kimisi toprak üzerinde koşuyor, hatta kimisi havada bile uçuyordu. Onlar hareketli olsa da biz bitkiler olarak bizi var edene müteşekkir, mutlu ve mesuttuk. O da sözü onlara verdi…

Artık topraktan bağımsız ama toprağa da, suya da muhtaç birer candık. O ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Verdikleri hepimize yetiyordu. Bizden ne istenmişse onu yapıyor ve sabah akşam bize bunları vereni anıyorduk. Bazen kavga etsek de, verilenler bitecek olduğundan değil, nedeni olduğundan ediyorduk. Çünkü kötülük de isyan etmeden işini yapmalıydı. Nedensiz yere birbirimizi öldürmüyor, nedensiz yere yiyecek stoklamıyorduk. Bir gün geldi, bir canlı daha türedi yeryüzünde. Ama onlar bizim gibi değildi.

Orada burada beşer görür olduk. Mükemmel görünüşe sahip canlardı. Ateş yakıyor, taştan aletler yapıyor, bizi avlıyorlardı. Onlar kendi görevlerini, biz kendi görevimizi yapıyoruz dedik. Biz, bizi var edene teşekkür ettik. Biz hálimizden memnunduk. Daha fazlasını bilmezdik ve istemezdik de. O da sözü onlara verdi.

Bizi yeryüzünde var ettiği için her gün O’na teşekkür ediyorduk. Belki yeterli bilincimiz yoktu, belki dilimiz gelişkin değildi, belki de davranışlarımızın çoğu içgüdüden ibaretti. Ama öyle ya da böyle şükrümüzü bilirdik. Beşer olarak diğer hayvanlara üstünlük kurabilecek bir zekâ verilmişti bize. Onları avlamak için her geçen gün yeni formüller buluyor, yeni aletler yapıyorduk. Belki biraz vahşiydik ama birbirimizle iyi geçinirdik.

Gerek hayvanlardan korunmak, gerekse birbirimizle paylaşabilmek adına gruplar, kabileler, topluluklar oluşturduk. Ama gün geldi, kana karşılık olmak üzere kan dökmeye başladık. Belli ki yaratılış gayemizde bir aşamaydı. Biz bilmesek de O bilirdi. Kapasitemiz diğer hayvanlara göre yüksek olsa da yaptığımız hiçbir şeye yanlış denemezdi. Eğer bizi böyle yarattıysa bu bir hata değildi. Nasıl ki kurtlar ve yılanlar bizi ısırmaya, akrepler ve arılar sokmaya, ısırgan otları derimizi kavurmaya çalışıyor ve bundan dolayı mesul tutulmuyorlarsa biz de sebebi izleyerek döktüğümüz kandan sorumlu tutulamazdık. Kötülük hálen potansiyeldi. Kötü gibi görülen davranışlarımız esasen ölçünün idamesi için, dengenin muhafazası içindi. Kötülük için değil, bilelim diyeydi.

Biz ne yapacağımızı bilir, aksini değil onu yapardık. Aynen yeni doğan bir buzağının ayağa kalkması gibi… Yeni doğan köpek yavrusu gözleri görmezken nasıl meme arıyorsa biz de aynıydık. Biz beşerdik. Beşer de bir nevi buzağıydı, kaplandı, balıktı, sinekti, kuştu. Yaptıklarımız her ne olursa olsun doğru olanlardı. Kan döksek de yanlışı bilecek bir vasfımız yoktu. İradeli bilinç yoksa üzen bir acı da yoktu!

Bir zaman daha geçti ve içimizden bazıları büyük bir değişime uğradı. Çok uzaklarda ama bir o kadar da yakınımızda başka birileri vardı ki onlar da etkilendi. Ve bu yüzden bunlar gibi onların da sorumlulukları, farklı bir bilinçleri oluştu. Uyarılıyorlar, deneniyorlar ve yaptıklarının ve yapmadıklarının karşılığını umuyorlardı. O, içimizden birilerine ruhundan üflemişti. Bize de boyun eğmek düştü. Biz görevimizi tamamlayıp yavaş yavaş yok olurken hálimizden memnunduk. O da sözü ádeme verdi…

Bir rahimde miydim ya da bir meydanda mı bilemedim. Ama sonunda tekrar döneceğimizi bildiğim bir mekândaydım. Eşim de vardı. Sonra başkaları da… Bildiklerimiz ancak bize öğretildiği kadar olsa da şüpheye mahâl bırakmayacak kadar dosdoğruydular. Bildiklerimizden kendi varlığımız kadar, belki de varlığımızdan daha da fazla emindik. Söz verdik. Ne olursa olsun asla kalem sahibini reddedecek ve onun tasvirlerinden çıkmaya yeltenecek kadar gerçek’ten yoksun olamazdık. O hâlde hiçbir sorun yoktu. Hazırdık.

İlk harfin çizileceği anda neler yaşayacağımızı, yazacak olan kadar bilemesek de her şeye razıydık. Ne de olsa geçici bir şeydi. Bizim iyiliğimiz için, ihtiyacımız olduğu içindi. Kendimizi yapılandırmamız ve şahit olmamızdı gereken. Bunun için önümüze çıkacak seçeneklerden doğru olarak bize kodlananları seçmemiz kâfiydi. Başka bir olasılığın, başka bir edanın seçilmesi mümkün bile görünmüyordu. Bize o ana kadar verilen ve zaman kaderle/ölçüyle/dengeyle buluştuğunda verilecek bilgileri, sıfır anımıza kadar verilmiş ve sıfırdan sonra verilecek olan hediyeleri hak ettiğimizi ispatlayacaktık. Azimliydik.

Cesurca mukavele ettik. Bembeyaz sayfalardan oluşan bir denize yelken açmak üzereydik. Gerçek olan değildi önümüze serilecek olan. Gerçeğe yol olandı. Bir nevi oluş sürecinden ve denenmeden ibaret bir süreç bizi bekliyordu. Âdeta marangoz tezgâhına sürülen, yontulacak birer odun parçasıydık.

Hazırlıklar başladı. Her birimize geçici dünyalarımızda kullanacağımız tam tekmil bir beden gösterildi. Aşağıda yeryüzündeydiler. Hiçbir eksiği olmayan mükemmel makinelerdi. Ardından imtihanda yanlışları doğru olanmış gibi fısıldayacak olan yüklendi. Sevindik. Çünkü iş çok kolaylaşmıştı. Yanlış seçeneklerin neler olduğu fısıldanacaksa doğruyu bulmak daha da kolay olacaktı. Kötülük varsa iyilik kolayca bulunabilirdi.

Derken gerçekleri açık açık anlatacak, doğru yolları gösterecek güvenilir temsilciler görevlendirileceğini anladık. Meğer sadece yanlışlar değil doğru seçenekler de bildirilecek ve sık sık hatırlatılacaktı. İyice rahatladık. Unuttuğumuz doğruları bize hatırlatacak bizden olan kimseler de bizimle gönderiliyordu. Ama onlar da sürece dâhildiler.

Bu nasıl bir imtihandı? Neredeyse kitapların açık, kopya çekmenin serbest olduğu bir sınav salonuna girmek üzereydik. Bu kadar kolay mı olacaktı? Üstelik her an ve her yerde hazır olan kalem sahibi, kendi yazıp çizdiklerinin diliyle cevapları belli edecekti. Bu da yetmiyormuş gibi bizim ihtiyaçlarımızı karşılamaya hiç durmaksızın devam edecekti.

Her şeyi istemek serbestti. Neyi, ne kadar ve nerede karşılayacağını bilmesek de, doğruya endekslemek ve dava edinmek koşuluyla istemek bile bir görevdi. Kalem sahibinin kalemi tükenecek cinsten değil ve verdikleri nedeniyle hiçbir varlığı eksilmiyordu. Vereceğini vaat etmişti. Yeter ki mukavele önümüze konduğunda verdiğimiz/vereceğimiz sözleri yerine getirelim! Yeter ki ihtiyacımız olanları isteyelim! Adaletinden ve merhametinden hiçbir an şüphemiz olmayacaktı. Hepimiz ve her şey O’nun sanat eseriydik. Dünya’daki yeni cennete, daha önce Venya’daki eski cennete inenler gibi inecektik. Asıl cennet ise davamıza konu olandı.

Orada bizim yeryüzüne varis olmamızı kabul etmeyen biri varmış, isyan etmiş dediler. Ama o da mühlet istemiş ve kabul edilmişti. Bunu duyunca rahatladık. Düşündük ki kalem sahibi böyle bir isyankârın bile isteğini geri çevirmemiş olduğuna göre bizim isteklerimizi geri çevirmesi düşünülemezdi bile. Kötülük bile adaletle yapacaktı işini.

Bu sınav çok kolay olacak, bu oyun basitçe oynanacaktı. Tüm bunların üstüne kalem sahibi, bunu yapmamız için kendi iradesinden küçük birer irade de vermişti bize. Bir anlamda kaleminden kalemler üretip her birimize dağıtmıştı. O kalemler de doğruya endeksliydi.

Sınava girdiğimizde cevapların yazılı olduğu kullanma kılavuzları, doğru cevapları oradan okuyup bizi uyaracak arkadaşlarımız, sayıları saymakla bitirilemeyecek kadar çok düzenleyici ve bize yardımcı bir hizmet ordusu vardı. Bu da yetmemiş gibi doğru cevapları birbirimize söylememiz, birbirimize yardım etmemiz istendi.

Sözü önce Ádem aldı. Sonra diğerleri. Gönülden gönle, elden ele, kalpten kalbe geçti. Gün oldu gemiye bindi söz, gün oldu denizi yardı geçti. Gün oldu çarmıhı yüklendi, gün oldu bir avamın dilinde gül açtı. Gün oldu bir çobanın kavalında nağme oldu, gün oldu bir kralın dilinde hüküm. Gün oldu bir takvim yaprağına, gün oldu bir romana konu oldu. Ama hiç silinmedi. Hiç kaybolmadı. O’na güvenenler O’nu anmaya, O’nu anlatmaya, O’nun sözlerini iletmeye devam ettiler. Kalktılar uyardılar. Peygamber olmanıza gerek yok, siz de söz verdiniz ve o söz şimdi sizde diye. Yanlışlarınız olsa da doğruya doğru koşmanız yeter diye.

Bunun üzerine kalem sahibine çokları gibi ben de secde ettim ve işe koyuldum. Öyle bir secde ediş ki aldığım haz ve hüzün bir arada ve aynı muhteşem şeylerdi. Herkes gibi kalem sahibini tanıyor, her şeyin geçici bir hayal perdesi olduğunu biliyordum. Ve bize bunun sık sık hatırlatılacağı bir düzenek kurulmuştu. Sınav sonrası doğru cevaplarımız sayesinde sonsuza kavuşan bir mutluluk hazırdı. Üstelik verilen ve adına zaman denilen şeyin her bir zerresinde yanlış cevapları ortadan kaldırma imkânımız vardı. Yaptığımız yanlışların birer birer ya da toptan silinmesi için elimize yumuşacık ama bir o kadar kuvvetli bir silgi verilmişti. Daha ne olsundu! Bu bir imtihandan ziyade, bir onur göreviydi artık.

Böylece kalem sahibi ile yaptığımız ve şartları tamamen lehimize hazırlanmış olan mukavelemiz tamamlanmış oldu. Sahibimizi, yani Rabbimizi, yani Efendimizi, yani Tanrımızı, yani Allah’ı biliyorduk.

An dönüştü zaman oldu, oluştu. Mekân somutlaşır oldu. Yükseliyor muyduk alçalıyor muyduk bilemedim! Yükselirken alçaldığını, alçalırken yükseldiğini yanılsamak gibi bir şeydi! Hissetmeye başlarken zamanı, mekâna düştük.  Bütün teçhizatımızla tek tek vücutlar olarak indik. Ben de “hissettiğim zaman”daydım artık. Ben miydim, biz miydim bilemedim? Ben beni, biz bizi unuttuk! Neydik? Ne hâldeydik? Nereden geliyor, nereye gidiyorduk? Zaman çizgisinin neresindeydik!

Sürecin başı ile şu an arasında hissettiklerimiz belki de bize öyle geliyor ya da farklı farklı olduğunu iddia edebiliyorduk. Nasıl bir süreçten geçmiş olursak olalım, o süreçte başımıza neler geldiği ile ilgili yanılabiliriz de. Ama itiraf etsek de etmesek de şu gerçeği hiç unutmadık. Bizi bir Yaratan var ve biz yaratılmakta olanlarız…

§ §

Söz çıktığında akıllı tableti yerine itti ve “Hayır” diye mırıldandı yine Kaptio “Hayır, Tanrı yok! Hepsi yalan! Tanrı da yalan! Kutsal habermiş! Pehh! Bu sadece bir simülasyon…”

Çalışmaya devam etmek üzere bir başka tablet açıp yeni bir tarihi kapıya girecekti ki barınağının kapısının kırılır gibi yumruklanmakta olduğunu fark etti…

Devamı