Bize Yalan Söylediler 1/1.Bölüm

Ihlamar

Gün müydü bu karanlık? Yoksa karanlık benim, bizim içimizde miydi? Işığın tanrısı değil miydi Güneş? Hiç böyle güpegündüz karalara boyar mıydı güzelim evreni! Belki de Venya Tanrıçası, Güneş’ten bile daha merhametliydi! Bu nasıl bir gündü ki; sıcak mevsimin ortasından kalma bir yana, sanki cehennemden yollanmış kızıl kara bir alev kütlesiydi! Damarlarımda dolaşan hüzün, bir türlü gururumu, ben’imi, töreye bağlılığımı ve doymak bilmeyen aidiyet hissimi yenemiyordu.

Küçük kızımın, kalbimdeki yeri ayrı, ama geleceğinde yaşayacakları baştan beri belliydi. Taşla toprakla oynamayı severdi. Ama o háliyle bile tertemiz görünürdü ona bakan en kem gözlere. Utana sıkıla, korka saklaya geleneğin aksine kendim isim vermiştim ona. Yaşı dolana kadar dayanmış, ısrarla beklemiştim. Yeni yeni adım atmaya başladığı o zamanlarda güzelliğini, saflığını ve biçareliğini seyrederken dışarıdan püfür püfür kokusu gelen ıhlamur ağacının şefkatimi okşadığı o gün dayanamadım ve o mis kokuya atfen “Ihlamar” dedim adına.

Zaman akıp gitse de, mevsimler gelip geçse de, o acı gerçeği unutarak dünyanın meşgalesine daldığım olsa da, hep kâfir bir direniş hissederdim içimde. Biliyordum bu anın geleceğini, kükremiş bir dalga gibi eninde sonunda kahrolası sahilime vuracağını! Sanki gizli bir ümidim varmış gibi beklemiş, beklemiş, beklemiştim. Ama altı yaşına bastığı o gün, şaraplar hazırlanmış, kuzular çevrilmiş ve işimi bitirmemi bekleyen atalar meclisi ve onlara haberi götürecek olan ulak yerlerini almıştı. Hatta gittiğimde kimilerinin dayanamayıp çoktan kadehleri tokuşturmaya başladıklarını göreceğimi biliyordum. Her avam aile gibi ilk doğan kızımızı artık kutsal yaşı geldiği için tanrılara kurban etmeliydik.

Şehirden eve doğru yürürken son günlerde sıradanlaşan bir manzaraya tanık oldum. İklezya muhafızları yine üç beş fırkasızı yakalamış, zincirlere vurmuş götürüyorlardı. Bu sırada halktan bazıları onların yanına yaklaşıyor, kimisi yüzlerine tükürüyor, kimisi yumruk ya da tekme sallıyorlardı. Birçokları da “Dinsizlere ölüm! Dinsizlere ölüm!” diye bağırıyorlardı. Ne de olsa haklıydılar! İnsanların inandığı dini inkâr eden, iklezyanın emirlerine karşı gelen ve atalarından beri gelen hükümlerin Tanrı’nın dini olmadığını iddia edenlerdi onlar. Onlar gibi olmaktan Tanrı’ya sığındım. Çünkü eğer kızıma dair Tanrı buyruğunu yerine getirmezsem başıma gelecek olan aynısıydı. Ama bir yandan da kızımın kurtuluşu için tek çözümün bu olduğunu biliyordum. Kendimi fırkasız göstererek feda edebilirdim. Ama bu, Tanrı’ya karşı gelmek ve ebedi hayátı kaybetmem demekti aynı zamanda. Bu şeytani fısıltıya rağmen başımı çevirip yoluma devam ettim.

O kadar ikilemdeydim ki, âdeta kelepçeli zincirler gibi geriye asılan adımlarımla zorlanarak, eşikten içeri girdim. İşte! Ihlamar oradaydı. Şimdiden Tanrı’nın kızlarından bir melek olmuş gibi, beyazlara büründürülmüş, boynuna inciden bir kolye dizilmiş, ipek saçları özenle taranmış ve geleneğe uygun olarak perçemleri kaldırılıp kırmızı kurdeleden bir tokayla tutturulmuştu.

Kocaman gözlerinden bir şelâle misali fışkıran heyecanıyla ve sevgi dolu masumiyetiyle atılıp, boynuma sarıldı…

“Babacığım, ne zaman gidiyoruz?”

Sıcacıktı. Neşe içerisindeydi. Oğlumda bile böyle bir babalık şefkati hissettiğimi hatırlamıyordum.

Kuracağım cümlenin daha ilk kelimesi boğazımı düğümleyince durup, derin bir nefes aldım ve ardından “Birazdan gidiyoruz kızım!” dedim.

Ihlamar “Hadi, niye bekliyoruz baba? Gidelim!” dedi ve iki eliyle birlikte elimden tutup çekmeye çalıştı.

Yumuşacık elleri elime değdiğinde kalbime âdeta ardı ardına hançerler saplanıyordu. Kızım heyecanlandıkça, ben kendimi öyle bir sıkıyordum ki gözlerimden akıtmam utanılası gözyaşlarım, kan damlaları hálinde burnumun kemiğine doğru akıp sızlatıyordu…

“Hadi baba! Hadi baba! Gidelim!”

“Gidelim kızım, gideceğiz kızım!” derken az ötede yere çömelmiş, iki elini yüzüne kapatmış olan gönül zembereğimin içten hıçkırıklarını fark ettim.

Ihlamar benim annesine baktığımı görünce tekrar söze daldı…

“Baba!” dedi “Annemi de götürelim mi? Onu götürmeyeceğin için çok ağladı. Hep ağladı.”

Hanımımın yanına yaklaştım. Elimi tedirginlikle başına dokundurdum. Birbirimize öyle bir baktık ki, göz göze geldiğimiz o an ikimizi de bıçakla kesseler canlarımız yanmazdı.

Ihlamar’a dönüp cevapladım…

“Bir dahaki sefere kızım, bir dahaki sefere!”

Tekrar Ihlamar’ın minik elini avucuma aldım. Dışarıya doğru el ele yürüyüp çıktık. Ihlamar koşmak istercesine, bense dönmek istercesine adım atıyorduk. Utanç vesilesi gözyaşlarımdan birkaçına hâkim olamayınca etrafta benim bu hálimi gören olup olmadığını kontrol etme ihtiyacı hissettim. Neyse ki mahâllenin birkaç çocuğu ve şalcı tezgâhının arkasındaki gölgelikte uyuyan miskin adamdan başkası yoktu. Mahâlleden çıkıp Esirdüzü’ne gelene kadar Ihlamar elimi hiç bırakmadan, ama oynaya zıplaya yürüdü. Heves ve heyecanla kâh çarşıdan almak istediklerini sayarak, kâh en sevdiği şarkıyı söyleyerek…

§ §

Uğur böceğim nerdeydin?

Beni özlemedin mi?

Bir daha gitme sakın.

Beni hiç sevmedin mi?

 

Hadi gidelim anneme,

Saçlarıma konsana.

Kanadına binemem,

Tutunamam ben sana.

 

Hadi gidelim babama,

Omuzuma konsana.

Ayağını tutamam,

Ağır gelirim sana.

§ §

Esirdüzü, tanrılarımızı elimizden alacaklarından korktuğumuz ve kendi mundar kurbanlarıyla onları elde etmeye kalkan başka kavimlerle giriştiğimiz çatışmalardan sonra ele geçirdiğimiz kâfir esirlerin, atalar meclisince idama mahkûm edilenlerinin ve de fırkasızların iklezya cellatlarınca infaz edildiği alandı. Çorak bir arazi ve eşelendiğinde her yerden kemik parçaları çıkabilecek mezarlık gibi bir sahaydı. Sadece mahâlleye yakın kenarında tek bir incir ağacı vardı. Bu ağaç aynı zamanda kurumaya yüz tutmuş bir dilek ağacıydı. Üzerindeki dallarda yapraktan çok iplerle bağlanarak Tanrı’ya adanmış azık torbaları vardı. Sıcağın etkisiyle yaydıkları çürük kokusu burnuma kadar geliyordu.

Ihlamar’ın boncuk boncuk terleri, alnından yüzüne doğru akarken başını kaldırıp sordu…

“Baba! Buraya neden geldik? Şehre gitmeyecek miydik?”

Beklediğim bir soruydu. Önce bir yutkundum. Sonra bir elimle az ilerideki oğlumu göstererek konuştum…

“Bak abin orada! Onu da alalım mı?”

Geniş sahanın bir kenarında, elindeki kürekle kazdığı çukurun içinden çıkan ağabeyini görünce koşarak onun yanına gitti Ihlamar…

“Abi! Burada ne yapıyorsun? Bu çukur ne? Hadi gel beraber çarşıya gideceğiz.”

Ben onlara doğru adım adım yaklaşırken, ağabeyi önce terden ıslanmış gömleği ile kendi alnını sildi. Sonra bana ve ardından incir ağacının altındaki gölgelikte oturmuş bekleyen ulağa göz attı…

“Tamam Ihlamar! Ben de geleceğim. Ama önce burada senle biraz oyun oynayalım mı?” dedi.

“Abi, sonra oynasak olmaz mı? Şehre gidelim, gelince oynarız.”

Ağabeyinin cevap veremediği o an ben devreye girdim…

“Önce oyun oynayın. Daha vakit var.”

Ihlamar yarı istemsiz, yarı oyun meraklısı háliyle “Tamam o zaman!” dedi.

Annesi toprakla oynayıp da üstünü kirlettiği için sık sık uyarırdı Ihlamar’ı. Ağabeyi onu çukurun kenarına oturturken, Ihlamar tereddüt etti ve temiz elbisesinin eteklerini kirlenmesin diye kaldırmaya çalıştı…

“Ya annem kızarsa!”

Ağabeyi ne diyeceğini bilemez şekilde bana bakınca devreye girerek cevaplamak zorunda kaldım…

“Kızmaz!” dedim “Ben onunla konuştum. Hem çarşıdan yeni bir elbise alırız sana, olmaz mı?”

“Oluur!” dedi Ihlamar ve ağabeyine döndü.

Ağabeyi de çok severdi Ihlamar’ı. Ona her zaman şakalar yapar, neşeli şarkılar söyler ve çoğu zaman beraber yatıp yuvarlanarak oyunlar oynardı.

Ihlamar’ın ilk aklına gelen de bu ola ki “Hadi bir şarkı söyle abi!” dedi. Oğlum yutkunup şarkısına başladı…

§ §

Güneş yağar üstüme, yağmurlar yağmasa da…

Yüreğimle içerim, bir tasım olmasa da…

Bir gül gibi koklarım, güzelim saçlarını…

Bir kez daha bakacak, bir yüzüm olmasa da…

§ §

Ağabeyinden her zaman şakalı oyunlar gören ve neşeli şarkılar duymaya alışkın olan Ihlamar, bu farklı ve hüzünlü sözleri anlamlandıramamıştı.

Ağabeyi durumu fark edince “Beğenmedin mi şarkımı Ihlamar?” diye sordu.

Omzunu silkerek “Bilmem! Uğur böceğini söyleseydi keşke!” dedi.

Oğlum da onu kırmadı. Ihlamar çok sevdiği şarkıyı bir kez daha duyunca neşeyle alkışlamaya başladı…

Ağabeyi bitirince “Hadi sıra sende!” dedi kekeleyerek “Sen hangi şarkıyı söyleyeceksin?”

“Ben de Uğur Böceğini söyleyeceğim.” dedi ve hiç vakit bile geçirmeden, başını sağa sola sallaya sallaya aynı şarkıyı bir kez daha neşeyle söylemeye başladı…

Bu esnada oğlumla göz göze geldik ve işaretleştik. O an artık gelmişti. Ihlamar ağabeyinin yüzüne doğru şarkısını söylerken ben kızımın arkasına doğru geçtim ve yerdeki küreği eline aldım…

§ §

Uğur böceğim nerdeydin?

Beni özlemedin mi?

Bir daha gitme sakın.

Beni hiç sevmedin mi?

§ §

Ama bir türlü yapamıyordum… Ellerim titriyordu. Ihlamar’sa benden habersiz devam ediyordu…

§ §

Hadi gidelim anneme,

Saçlarıma konsana.

Kanadına binemem,

Tutunamam ben sana.

§ §

Olmuyordu, olmuyordu işte… Havaya kaldırdığım küreği bir türlü indiremiyordum…

§ §

Hadi gidelim babama,

Omuzuma konsana.

Ayağını tutamam,

Ağır gelirim sana.

§ §

Şarkı bitmiş ama, ben hálâ beni alıkoyan şeytanın kışkırtmasıyla yapamadığıma kahroluyordum. Oysa bu işi yapmamı benden isteyen Tanrı değil miydi? Nasıl olur da O’na karşı gelebilirdim!

Benim yapamadığını gören oğlum da tedirgin olmuştu. Kardeşinin karşısında onu dinliyormuş gibi yaparken hafifçe başını yana kırarak, “Hadi baba bitir şu işi!” der gibi bana baktı.

Evet! Yapmalıydım!

Göz kapaklarımı indirip kaldırarak oyuna devam etmesini istedim oğlumdan. O an ağabeyinin suskunluğu Ihlamar’ın dikkatini çekmişti…

“Ne oldu abi, beğenmedin mi? Güzel söylemedim mi?”

Ağabeyi kekeleyerek “O şarkıyı ben záten söylemiştim. Sen başka bir şarkı söyle” diyerek zaman kazanmaya çalıştı…

“Ama ben başka şarkıları ezbere bilmiyorum ki!” diye üzgün bir mimikle cevap verdi Ihlamar.

Bir an hepimiz sustuk.

“Ama ben başka şarkıları sevmiyorum da!” dedi yine Ihlamar.

Söyleyecek söz arayan ağabeyi sonunda “Peki yine uğur böceğini söyle o zaman!” dedi “Ben de el çırpayım!” ve aynı anda manidar biçimde bana baktı.

Ihlamar şarkıyı yeniden söylemeye başlarken bense küreği tekrar yukarıya doğru kaldırdım…

§ §

Uğur böceğim nerdeydin?

Beni özlemedin mi?

Bir daha gitme sakın.

Beni hiç sevmedin mi!!!

§ §

dediği anda olanca gücümle Ihlamar’ın ense köküne vurdum!

Ihlamar o anda yığıldı. Dinimize göre kızımı ölmeden gömmeliydik. Eğilip baktım, yaşıyordu! Ama ben bir şey düşünmek istemiyordum. Süratle işe koyulduk. Çukur derin olduğundan oğlum koltuk altlarından tutup içine doğru indirdi kardeşini. Çukur Ihlamar’ın boyundan bile neredeyse bir karış daha derindi. Dik bir biçimde gömmemiz gerektiği için ağabeyi onu bir yöne doğru yaslayıp koltuk altlarına destekleyecek biçimde, daha önceden hazırladığımız uzun tahtaları yerleştirdi.

Kan ter içinde ve aceleyle gömmeye başladık. Bir an durup, son bir defa yüzüne hüzünle baktım. Artık ne benden ne de oğlumdan tek kelime çıkıyordu. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra boğazına kadar gömülmüş kızımın yüzü gözü toza ve kumlu toprağa bulanmıştı. Sıcağın da etkisiyle başının kaynar gibi yandığına emindim. Bu yüzden iyice kapatmak istiyordum bir an önce. Ama olan oldu!

Bir anda gözlerini açan Ihlamar kaldırabildiği kadarıyla başını yukarıya çevirip gözümün içine yarı sersem bir hâlde baktı…

“Ba.. Ba.. baba! Be.. ben oynamak istemiyorum. Beni çıkar!” dedi.

İçim daha bir kanadı. Ne ben ne de ağabeyi tek kelime edebildik. İşi bir an önce bitirmemiz gerekirdi. Tanrı’nın istediği de bu olmalıydı! Hızla toprak atmaya devam ettim ve oğluma da “Hadi, hadi!” diye bağırarak acele etmesini istedim.

Ama bu iş böyle olmayacaktı! O ağlıyor bizse toprak atıp duruyorduk. Bazen ağzına sıçrayan toprak parçaları nedeniyle bağırmak istese de bağıramıyor, çabalamaya çalışsa da hareket edemiyor, çaresizlikle yırtınıyordu. Daha fazla acı çekmesini istemiyordum. İşi iyice hızlandırdım…

Artık bizi göremiyordu. Kısık ağlayışlar arasında bir ara bayıldığını anladım. Sonra tekrar gözlerini açtığı anda son bir kürek toprakla tamamen gömdük Ihlamar’ı. Fasılalı inlemelerinin farklılaşmasından anlıyordum ki artık canını ilahlarına teslim etmek üzereydi.

Bir süre sonra sesi soluğu tamamen kesildi. Toprak parçaları arasında nefes alabileceği bir aralık kalmış mıydı bilmiyordum. Ama bağırmıyor ve inlemiyordu artık!

Tamamen doldurduğumuz çukurun hemen ötesinde çöküp bir süre sessiz kaldık. İkimiz de gözyaşları içinde yere bağdaş kurmuş, iki dizimizin arasında ellerimiz bağlı beklemeye başladık. Az sonra incir ağacının altında bekleyen ulak yerinden kalktı ve yanımıza kadar geldi…

“Tamam mı?” diye sordu alçak bir sesle.

Her ikimiz de başımızı sallayınca “Ben meclise haber vermeye gidiyorum, böylece bırakın! Hemen gelin!” dedi ve uzaklaştı.

Ardından oğlum bana “Sen git baba! Ben de gelirim.” dedi.

Başım önde, kazmayı ve kürekleri alıp incir ağacının dibine bıraktım ve eve doğru yola koyuldum. Tüm hüznümle sokakların arasından yürümeye devam ettim. İşte! Töreyi yerine getirmiştik. Şimdi gidip atalar meclisine aidiyetimizi bildirebilirdim. Kuzu eti yiyip şarap içerek günahlarımızdan arınma zamanıydı. Ama kalbim kaskatı olmuştu. Oysa bir sünneti yerine getirmiş olmanın huzurunun tüm ruhumu ve bedenimi kaplamasını bekliyordum. Olmuyordu. Unutmak istediğim hâlde kulaklarıma aynı melodi, beynime aynı sözler kıymıklar gibi saplanıyordu…

§ §

Hadi gidelim anneme,

Saçlarıma konsana.

Kanadına binemem,

Tutunamam ben sana.

§ §

Evin önüne geldiğimde hanımımın kapıda oturmuş beni beklediğini gördüm. Yanına kadar yaklaşıp tüm kahrımla çömeldim. Etrafta kimsecikler yoktu. Herkesin iklezya çağrısı nedeniyle ayine gittiği belliydi. Karım hıçkırıkla karışık sordu…

“Tamam mı?”

“Tamam!” dedim başımı hüzünle eğerken “Ihlamar’ımız günahlarımızı affettirdi.”

Karımın gözleri yuvasından ıradı ırayacaktı sanki! Yavaşça ayağa kalkarken ben de ona doğru eğiliyordum ki beklenmedik bir tepkiyle koynundan bir bıçak çıkarıp kalbime saplamaya kalktı. Fark eder etmez irkilip geri atıldım. Karım da záten yapamayacağını anlayarak hıçkırıklara gömüldü ve vazgeçip bıçağı yere bıraktı.

Bıçağa şöyle bir baktım ve öfkeyle karımın gözlerine gözlerimi dikerek “Bunu yapsaydın, günahkârlardan olurdun!” diye haykırdım.

O ise hışımla yüzüme bakıp olanca nefesiyle tükürdü ve deliye dönmüş gibi bağırdı…

“Madem günahlarımız affoldu! Başka günah işlemek yok! Bir daha bana ilişmeyeceksin!”

Tokadı patlattım! Düştü!

Acıdım yine de! Onun da benim gibi içi acıyordu. O yüzünü eliyle tutarken eğilip yine ona sarıldım. Başımı ister istemez olur verir gibi sallarken karımın gözyaşlarını sildim. O ise beni itmekle yetindi.

Bütün hüznümle döndüm ve atalar meclisine doğru yürümeye başladım. Bir ara tanrılara bile sövdüm. Nasıl olur da bir babayı, beni buna zorlarlar diye düşündüm. Ve hálâ kulaklarım çınlıyordu…

§ §

…Güneş yağar üstüme, yağmurlar yağmasa da…

Yüreğimle içerim, bir tasım olmasa da…

Bir gül gibi koklarım, güzelim saçlarını…

Bir kez daha bakacak, bir yüzüm olmasa da…

§ §

Uğur böceğim nerdeydin?

Beni özlemedin mi?…

Uğur Böceğim nerdesin?…

Beni hiç sevmedin mi?…

§ §

Tam bu sırada karşıdan ulağın geldiğini gördüm.

“Sen meclise gitmedin mi?” diye sordum.

İhanetini istemli biçimde açığa vuran bir sırıtmayla konuştu bana.

“Daha buradaki işim bitmedi!” dedi.

Aynı anda arkamdan karımın çığlığını işittim. İrkilerek geriye dönüp baktığımda gözlerime inanamadım!

Devamı

One thought on “Bize Yalan Söylediler 1/1.Bölüm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir