Şeytanın Cv’si

Şeytanın Şerrinden ve İnsanların Şerrinden Allah’a…

Adı bilmem kaçıncı Şeytan’dı, soyadı İblis…. Artık anlamıştı Allah’ın kitabında nelerin yazdığını ve insanların çoğunun ne kadar bundan gafil ve cahil olduğunu. Şimdi önünde iki yol vardı. Ya önce kendini arındırıp, onları da cehaletten ve sefaletten kurtarmanın peşinde bir ömür sürecek ya da onların bu cehaletini ve sefaletini kendi çıkarları için kullanacaktı. Yani… Ya Allah’ın emrine secde edecekti Adem için, ya da bu emre boyun eğmeyecek, yaşam isteyecekti yeryüzünde. Herkesin içinde zaten potansiyel olarak var olurken… onu benimseyenlerin ruhunda beşeri varlığını devam ettirecekti. Kendisini hayalet gibi bir şey zannedenler onun herhangi bir beşer olabileceğini düşünmeyeceklerdi bile.

Çok iyi anlamıştı. Onların istediklerini ballandıra ballandıra anlatarak etrafında birçok insan toplayabilir ve neredeyse her istediğini onlara yaptırabilirdi. Onlara yerine getirmeyeceği bol bol vaat verebilirdi. Vaatlerini yerine getirmesi gerekmiyordu. Hatta getirmemesi gerekiyordu. Çünkü vaatler yerine getirilirse artık o vaadi araç olarak kullanmazdı.

Ufak tefek bazı vaatleri göstermelik biçimde yakın taraftarları için az buçuk yerine getirse de her seferinde yeni vaatler öne sürebilir, yerine gelmeyen vaatler için her türlü mazeret üretebilir ve bunun suçlusunun vaat verdiği insanların kendileri olduğunu ileri sürerek onları rahatça ikna edebilirdi. Öyle ya, eğer yeterli bir biatleri olsaydı vaatler karşılığını bulurdu! Demek ki olmamasının sebebi bağlılıklarında zayıf olmalarıydı! O halde daha çok bağlanmalıydılar liderlerine!

Bol bol ama içi boş sloganlar üretmeliydi. Ürettiği söylemler ilk bakışta hoş gelmeliydi insanlara ve gururlarını okşamalıydı. Eğer onları ve sahip olduklarını yüceltirse hallerinden şikâyetçi olmayı bile suçluluk sayacaklardı. Mesela en başta cahilliği övmeliydi… sonra yoksulluğu… En çok da taraf olmayı öğretmeliydi onlara… Bu taraflılıktan kopmak imandan kopmak demek olmalıydı. Kendilerini en doğru yolda zannetmelilerdi.

Onların gözünü açacak her türlü gelişmeyi ve her türlü gerçeği örtbas etmeliydi bir şekilde. Aksi takdirde içlerinden uyananlar olabilirdi. Bu da hiç iyi olmazdı onun çıkarları için.

Kitap…

İşin en kritik tarafı ise ellerindeki kitaptı. Çok iyi biliyordu ki ellerindeki kitap doğruyu söylüyordu. Ama bu doğrular, elinde tuttuğu çıkar zincirini koparabilirdi. O halde bir şey yapmalıydı. Eğer ellerindeki kitabı onların elinden almaya kalkarsa niyetinin ne olduğunu anlayabilirlerdi. Onu okumayın derse, kendisinin kitaba karşı olduğunu hemen anlayabilirlerdi. O halde başka bir şekilde buna bir çözüm bulmalıydı. Oku diye başlayan bir kitabı okumamalarını söylemenin bir yolu olmalıydı.

Nihayet ellerinde kitap olan insanlara onu okutmamanın bir değil birçok yolunu buldu. Bir şeytandan beklenilenin tam aksine insanlara “okumayın” değil “okuyun” dedi. Ama kendisine olan bağlılıklarını ve ihtiyaç hissetmelerini de yok etmedi. Onlara öyle bir “okuyun” dedi ki, ne okuyanlar bir şey anladı, ne de okuduklarını anlamak isteğini doğru buldular.

O kitaba okumaya meraklı olanlara şöyle dedi:

“Onu öyle bir okuyun ki dünyada böyle bir ezgiyle kitap okuyan başka biri bulunmasın. Üzerindeki işaretlere göre nota belirleyin. Hangi harfi ne uzunlukta okuyacağınıza iyi dikkat edin. Ağzınızdan çıkan seslere aman ha dikkat edin. Sonra yanılır da başka anlamlara gelir söyledikleriniz. Bu durumda Allah sizi affetmez! Hele hele diliniz Arapça değilse sakın onun kendi dilinize çevirilerini okumaya kalkmayın. Çünkü bir dil diğer bir dile çevrilirse anlam bozulur. Anlasanız da yanlış anlamış olur, böylece kâfir olursunuz. Allah’ın kitabını tahrif edenler arasına girmekten sakınmanız için anlamıyor olsanız bile onu mutlaka kendi orijinal dilinde okuyun. Onu iyi seslendirin. En güzel biçimde onu nağmeli ve ağlar gibi okursanız Allah size ondan hâsıl olan sevabın tümünü verecektir.

Sonra, sakın ha okuduklarınıza kendiniz anlam vermeye, ondan kendiniz hikmet çıkarmaya çalışmayın. Onu siz anlayamazsınız. Siz sadece ezberleyin ve ibadetlerinizde tekrar edin. Onu en iyi onu gönderen anlar, sonra da alimler. Sizler alim değilsiniz. Onu anlamak size bırakılmamıştır. Ondaki her sözün onlarca çeşit anlamı vardır. Bir tanesini anladığınızı zannederken bir de bakarsınız ki dinden çıkmışsınız! Aman ha, siz hocalarınızı, bizi dinleyin. Biz size ne gerektiğini bir silsile yoluyla öğrenmiş kişileriz. Siz bu silsileden değilsiniz. Allah bize bu ağır yükü verdi. Biz sizin iyiliğinizi isteyenleriz.”

Sonra o kitabı anlamamaları için başka bir yol daha buldu. Onlara dedi ki…

“Siz onu illa ki anlamak isterseniz önce şu şu kitapları okuyup, şu şu ilimleri yapıp, şu şu hocalardan da ders almalı, onların müridi olmalısınız. Onlara mürit olmayan Allah’a da asla kul olamaz. O kitabı anlamanız için önce onun kırk katı hacme sahip şu rivayet kitaplarını okumanız gerekir. O da yetmez… Eski alimlerin söylediklerini okuyup, ezberlemeniz ve onların anladığı gibi anlamayı öğrenmeniz gerekir. O da yetmez… fıkıh ilmini, kıyas ilmini, icma ilmini, hadis ilmini, mezhep ilmini ehlinden öğrenmelsiniz. O da yetmez… Arapçayı ve Arap gibi yaşamayı, arap kültürünü en az yedi yıl talim etmelisiniz. Yine de yetmez… Eğer bir mürşidiniz yoksa, mürşidiniz şeytan olur. O halde önce kendinize bir mürşid edinmelisiniz. Eğer Allah’a direkt bağlanmaya kalkarsanız, o bağlılık sizi yakar kül eder ve böylece cehennem ehlinden olursunuz.”

İnfak…

Artık kitabın okunma ve anlaşılma ihtimalini yok etmişti. Sırada kitabın en çok üzerinde durduğu konuların başında gelen infak meselesi vardı. İşte ballı lokma buradaydı. Bunu lehine çevirebilirse insanların tüm dini duygu ve bu duyguyla seve seve verdikleri emeklerini lehine çevirebilecekti. Eğer kitabın söylediğini onlara öğretecek olursa inananların tüm bağışları başka yerlere giderdi. O halde yine iş başa düşmüştü. Öyle şeyler söylemeliydi ki, kendi ambarını doldurabilsin.

Elbette infak da okumak gibi çok iyi bir şeydi. Sadece kendisini değil toplumu refaha kavuşturacak en ciddi yöntemlerdendi. Ama başkasının cebine girecek olanların bir değeri olamazdı onun için. Üstelik sadece para ve mal değil itibar da önemliydi, hem de en önemlisiydi… Değeri olan, hem kendi cebine girecek olan ve hem de kendi itibarını yükseltecek olandı.

Daha önce “oku” dediği gibi şimdi de “infak edin” diyerek başladı işe… ve başkalarına infak etmenin ne faziletleri olduğunu, ne kadar sevap olduğunu ve bunun ecrinin ne büyük olduğunu ballandıra ballandıra anlattı onlara. Doğrularla yanlışları öyle bir kattı karıştırdı ki, ona güvenmeyenler bile ona verdiler istemeye istemeye. Nereye infak edeceklerini soracaklarını biliyordu. İşte orada girişti her türlü dalavereye… Sinekten yağ çıkartırcasına her mallarına ortak oldu. Dedi ki…

“Dini cemaatlere zekât vermek en büyüğüdür. Siz bize verin ki biz de ihtiyaç sahiplerine ulaştıralım. Ya da daha büyük mabedler daha geniş dergâhlar kuralım sizler için. Allah’ın evleridir buraları. Siz Allah’a yardım edin ki O da size yardım etsin.”

Kaymağı kalın bir gelir kapısıydı bu iş. İnsanların yoksula vereceğinden kendi belirledikleri bir miktar kâr elde etmek, gerçekte işsiz güçsüz, niteliksiz ve farkındalığa ulaşmamış olan güya uyanmışlar için müthiş bir nefse uyuş ve süper bir yere saplanıştı. Her seviyedeki dindarları kandırmanın en kolay ve lakin en pis yöntemlerinden biriydi. “Bakın biz yoksulu yediriyoruz” diyerek verilenden yoksula bir pay çıkarıp göstere göstere verirken, hem itibarlarını artırdılar hem de diledikleri kadar kâr paylarını cebe indirdiler. Görünürde gece gündüz infak için çalışıyorken, bir yandan da yeni yeni planlar kurdular. “Siz nasıl rahat rahat evlerinizde oturuyorsunuz!” dediler insanları adeta zorlayarak, yersiz yurtsuzların güya ellerinden tutarken. Böylece kimileri az buçuk elinde olandan verirken, kimileri elindekini avucundakileri ne varsa satıp koşturdular onlara vermek için. Zannettiler ki verdiklerinin hepsi yoksullara, ezilmişlere gidiyor. Parsayı toplayanlar kitabı zahiren anlamıştı, ama elindekini onlara verenler de anladıklarıyla imtihan ediliyorlardı. Nitekim “ne de olsa yoksullar iki öğün doyuyor, önemli olan benim niyetim” diye teskin ettiler şüphelerini. Oysa yoksulları ayağa kaldıran yoktu. Sadece iki öğün doyduğunu göstermek peşindeydi kötü niyetliler. Oysa bu kadarını herkes kendi de yapabilirdi. Kimseye göstermeden, emek sarf ederek ve değerini küçültmeden.

Sonra bir yalan daha üretti infak adına… Kitabın aksine dedi ki…

“Anaya babaya kardeşe zekât verilmez. Onları zaten bakmak zorundasın. İnfak bir emirse önce usulüyle yerine getirmelisin.”

Kendi anası babası ve kardeşi açken, koşup yetiştirmeye başladılar din adamlarına. Din adamları ve avaneleri karınlarını doyururken yine aç’tı etraflarındakiler. Yine açtı yoksullar. Yine yoksundu komşular. Şeytan biliyordu… elbette şunu biliyordu ki… eğer açlar doyurulursa herkes tok olurdu. Ve herkes tok olursa refah gelirdi. Herkesin tok olduğu ortamda her zaman “daha çok”a aç olan kendisinin meta ve itibarı kalmazdı. O halde açlar aç kalmaya devam etmeliydi ki, açları vesile olarak kullanabilsin.

Zekâtı tüm infaktan ayırıp sadece metaya çevirdi ki ilah artık sadece para ve mal olsun. Gelirlerine ortak oldu, vergi alan devlet gibi. Dedi ki “Tamam infak etmeye devam ama ayrıca bir kırkta bir vermelisin.” Gözü en zenginlerdeydi. “Şu kadar altının, şu kadar malın, şu kadar gelirin varsa vereceksin bunu” Onlar da verdiler paşa paşa… Ne sloganlar bitti, ne de planlar. Bu işi de başarmıştı artık.

Barış…

Şimdi sıra gelmişti tüm mülkü, hükmü ele geçirmeye… Çünkü bunu yapmazsa etrafta halen doğru yolda gidenler işi karıştırabilirdi. Her an onların cahilleri ele geçirme ihtimalleri olabilirdi. Onlar doğruları söylediği müddetçe tehdit devam ediyordu. Bu durumda tüm planları boşa gider, ellerindeki servet artmak bir yana, bir anda biterdi. O halde düşmanlar türetilmeli, barış tamamen ortadan kaldırılmalıydı.

Artık haindi başka türlü söyleyen… İyiliklerde başarı kendilerinindi, çünkü Allah’ın yolunda gidiyorlardı! Kötü sonuçlarda ise suç hep başkalarınındı! Önce hainlerin, o da yetmezse sonra da müritlerinin! Eğer bağlılıklarında zayıflama olmasaydı bu başarısızlıklar gelir miydi hiç! Her kötülükte onlara kendilerini de suçlu hissetmelerini öğrettiler. Böylece daha bir taraf olmalarının yolu açılıyordu. Taraf olduklarında ise artık kendilerini mülkün ortağı zannedenler, her çıkan aykırı sesi aleyhlerinde zannederek onları hain olarak görecek… ve çılgınca savunacaklardı zalim sistemlerini… ve âlim zannettikleri zalim yöneticilerini. Artık barış, savaşın ta kendisine evrilmiş oluyordu.

Kendi gibi düşünmeyen herkes haindi! Kendilerine katılmayan herkes potansiyel düşmandı onlara göre. Zaten arkasından gittikleri kişileri takip etmeleri, Allah’ın emrini takip etmeleri demekti onlara göre. Onlara tapmıyorlardı ki! Allah’a ulaşmanın en kestirme yoluydu bu! Allah yolunda bir kişinin peşinden gitmek Allah’ın peşinden gitmek demekti! Cehalet ve gaflet altın çağını yaşamaya başlıyordu artık.

Hükmü sürdürmenin yolu her türlü vehme devam etmekten geçiyordu. Atalarını yüceltmek insanlara iyi geliyordu. Böylece kendilerini tarihi başarılara paydaş hissediyorlar, kendi ezikliklerini böylece kamufle ettiklerini zannediyorlardı. Aidiyetlerinin kutsanması demekti bu. Eğer atalarının izlerinden çıkmış olanlar olmasaydı ve herkes onlar gibi olsaydı Allah’ın istediği düzeni yeryüzünde gerçekleştirmiş olacaklardı! Islahın üzerindeki en büyük engel onları haklı bulmayanlardı! Sloganlarla, şiirlerle ve haykıran hitabetlerle vehmedildi üzerlerine.

Kavimlerini ve milliyetlerini yüceltmek de onlara çok iyi geliyordu. Gerçekte övünmeye layık bir şey bulamıyorlardı kendilerinde ve hayatlarında. Bunu kendilerine itiraf edemedikleri için, başka şeylerle övünmeli ve safları sıkı tutmalıydılar. Oysa unutuyorlardı ki aslında bulundukları toplumda kendilerinden farklı kavimlerden gelmiş ve kendilerinden farklı ırklara sahip olanlar vardı. Taraf oldukları için kendilerini asla onların yerlerine koyamıyorlar, onların kendi hükümlerine seve seve tabi olmaları gerektiğini zannediyorlardı. Şayet bir empati yapabilselerdi, aslında ne büyük yanılgı içerisinde olduklarını ve asıl bölücülük yapanların kendileri olduklarını göreceklerdi. Barışa ve gönlünceliğe en büyük darbeyi gafletle kendileri vuruyorlar, ama böleni hep başkaları zannediyorlar, kendilerine hiç pay biçmiyorlardı.

Yoksulluklarının yüceltilmesi de iyi geliyordu onlara. Bunun için peygamberlerinin de yoksul olduğu onlara anlatılmalı, gelmiş geçmiş büyük adamların da yoksul olduğu ile perçinlenmeliydi bu duygu! Oysa onların yoksullukla övünmesini söyleyenlerinin çoğunun yoksul bir hayatı yoktu. Çoğunun lüks ihtiyaçlarını bile sağlayan aslında yoksullukla övünen insanların bizzat kendileriydi.

Hele cehaletlerinin övülmesi ne de iyi geliyordu onlara. Çünkü çevrelerine baktıklarında kendilerine uymayanların çoğunun az buçuk (hayatı) okuyup uyananlar olduğunu fark ediyorlardı. Onların neden kendilerine uymadıklarını anlamak yerine onları kendilerine uymadıkları için suçlamak daha kolaydı. Demek ki cahillik daha iyiydi!

Tüm bunlar ve daha fazlası hiçbir şekilde kendilerine fayda sağlamıyor ve hatta zarar veriyordu. Ama kalplerini kendilerine söylenen yalanlarla o kadar sarıp sarmalamışlardı ki doğru uyarılar onlara şeytan işi gelirken, tüm aldanmışlıklar onlara Allah’ın yolu gibi görünüyordu. Şeytan, Allah’a söz verdiği gibi O’nun dosdoğru yolunun üzerine oturmuştu.

İnsanların çoğu Allah’ı sever gibi ve hatta Allah’ı sevmelerinden daha büyük bir sevgiyle kullarının peşinden gidiyorlar… Allah’ı hamd eder gibi ve hatta daha büyük bir hamdle liderlerini övüyorlar… Allah’ı düşünür gibi ve hatta daha güçlü bir zikirle liderlerini anıyorlar… Allah’ı savunur gibi ve hatta daha büyük bir bağlılıkla önderlerini savunuyorlardı. Oysa Allah’ın birbirini tutmayan hiçbir sözü yokken, peşinde koştuklarının nerdeyse tüm cümleleri tutarsızdı. Buna rağmen her ne derlerse desinler, onlara ıslık çalmak ve alkış tutmak adeta bir ibadete dönüşmüştü. Onların sözlerine kulak vermek, Allah’ın sözlerine kulak vermekten daha çok haz veriyordu onlara. Basit inanışları hayatlarında en önemli yerlere koyarken, en önemli gerçeklere dönüp bakmıyorlardı bile.

Onların yüzlerine bu gerçekleri söyleyenler onlar için düşmandı. Oysa onların iyiliğini en çok düşünenler onları uykularından uyandırmak isteyenlerdi. Gerçeklerin söylenmesi, onlarda hakaret ediliyor zannını uyandırıyordu. Oysa tam tersine onlara değer verildiğinin bir göstergesiydi. Gerçekte onlara hakaret eden ve onları küçük görenler onları güdüleyerek, bir nevi hipnozla uyutan önderleri ve ruhbanlarıydı. Onları güçlü görüyorlar ve ulaşmak istediklerini elde edecekleri zannıyla peşlerinden gidiyorlardı. Oysa gerçekte en güçlü olanı tanımıyorlar, Allah’ı hak ettiği biçimde idrak edemiyorlardı.

Kimilerine göre dindarlık işte böyle şeytanların peşine takılmak olmuş, kimilerine göre ise dinden bahsetmek gericiliğin alameti olmuştu. Çünkü çoğunluk kesim gerici ve insan yapısı bir dini Allah’ın dini diye benimsiyordu. Dinin yeryüzünde tek olduğunu ve emir ve yasaklardan ziyade Allah’ın yarattığı gerçek düzene uyumlu hareket etmek olduğunu, hayatın ta kendisi ve ötesi olduğunu hiçbir kesim anlamamıştı. Ellerindeki dosdoğru kitaba ve özde birleşen tüm kitaplara rağmen…

Umut mu? Hep vardır… Hatta hiç yok olmayacaktır. Ne şekilde ve nasıl olacağının bakiye tasviri O’na kalmış ama Allah verdiği sözden dönmeyecektir.

Gönlüncelikle ve selam ile…

3 thoughts on “Şeytanın Cv’si

  1. Tekrar Allah razı olsun Cengiz bey.
    her zamanki gibi yine günümüzün en yaman en güncel yarasının röntgenini çekmişsiniz.
    inşaallah çok okuyucunuz olur da akılları başlarına gelir.
    Ben zaman zaman kalemzade.net i komple paylaşıyorum.
    Selam…

  2. Selam Cengiz kardeşim, kalemine gönlüne sağlık, Tahliller çok yerinde ve güncel, düşünüp sorgulayabilen, tedavi olmak isteyen, sonrası ise kişinin kendi çabasına kalmış kestirme bir yol olmuş yazınız. Kuran’da zikir, tezekkür, müdekkir, tefekkür ve akletme gibi kavramlar çokça geçtiği halde insanoğlu bu kavramları pek kullanmadığından olsa gerek şeytanında ekmeğine yağ sürerek şeytanın işini kolaylaştırmış. İşin ilginç olanı kitabı okuduğunu iddia edenler de biraraya gelemiyor, insan kendisini düzeltmeden etrafınında düzelmeyeceğini anladığı vakit, belki umut ettiklerimiz gerçekleşebilir. Selam ve sevgi ile…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir