Selamun Aleyküm Ey Türk Milliyetçisi!

Biraz Dil… Biraz Din… Bir de Gel Gör ki İkisi de Doğru Değil!

Arapça imlaya göre… “Selamun aleyKÜM” (Barış sizin üzerinize) diyecekseniz karşınızda çoğul yani en az üç kişi olması gerekir. Bir kişi ile karşılaştığınızda “Selamun aleyKE” (Barış senin üzerine) denir. İtibari manada çoğul kullanılıyor olabilir, ona bir şey diyemem ama cümlede Allah kelimesi de geçmez. Tamamen Arapça konuşan Arapların birbirini kendi dilbilgisi kurallarına göre selamlama biçimlerinden birisidir. Yani bir Türk olarak bu selamlama biçimini kullanıyor oluşumuz tarihi bir asimile oluştan başkası değildir. Aynen telefonda “Alo” (Hello) dememiz gibi. Biri din ile girmiş, diğeri teknoloji ile. Teknik olarak ikisi de yabancı. Ama bu yabancılaşma şimdi kendi kelimelerimizin yadırganmasına dönüşmüş. Bugün bir insanla selamlaşmak için yaşayan ve barışı ifade eden Türkçe bir kelime neredeyse kalmamış durumda. Aklınıza “merhaba” geliyor biliyorum ama o da Türkçe değil maalesef. Maalesef de Türkçe değil maalesef! Konuşacak kelimelerimiz birer birer öldürülmüş.

Kuran’da geçen arapça kelimeleri alan ecdadımız ne yazık ki Kuran’daki gerçekleri hep ıskalamış ve topluma Tarzan’ın dilini ve Tarzan’ın dinini miras bırakmış. Kendine yabancılaşmış bir toplum kendini milliyetçi ve Allah’ın dinine yabancılaşmış bir toplum kendini dindar zannediyor. Üstelik bu değerleri üzerinden sömürüldükçe sömürülüyor.

Açık söyleyeyim, ben etrafında Türk göremeyen bir Türk vatandaşıyım. Türk vatandaşlığından kastım ırksal değildir. Milliyetçilik bir ırk birlikteliği olarak algılanmaya devam edilecekse, ben milliyetçi değilim. İslam da sadece bir toplumsal din birlikteliği zannediliyorsa ben o tip bir Müslüman da değilim. Ben sadece Allah’a, sadece onun gerçeklik düzenine rızam ile teslim olmuş, sabreden ve çabalayan bir insanım. Toplumumu sever, alıştığım sokaklarda mutlu olmak ve toplumum için iyi olanı ister dururum. Toplumun kurallarına saygı duyar uyarım… ve ama yanlışa yanlış demeyi, kötüye kötü demeyi, elimden geldiğince kötülükle mücadele etmeyi de onur sayarım. İnanmadığım davaya destek olur gibi görünmeyi ise ar ve ikiyüzlülük sayarım.

Ben, Arap kıyafetleri içinde ya da birbirine Arapça selam vererek Türk milliyetçisi kesilen tutarsızlarla aynı toprağa ayak basmaktayım. Arapça dua etmeyi kendi dilinde Allah’la konuşabilmeye üstün gören sözde milli birlik sahibi vatandaşlarla aynı havayı teneffüs etmekteyim. Kendi dilinde dört rakamını kullanmak yerine Arapça Rabia derken halis millet olduğunu zannedenlerle alışveriş yapıyorum. Donu Fransızca, türbanı Fransızca, pastası Almanca, makarnası İtalyanca, zikri Arapça insanların Türküm ya da Kürtüm diyerek bana yükselmesine ise acı acı gülümsüyorum.

Allah’a inandığını söyleyen ama Allah’tan başka her güce tapmayı Allah’a iman zannedenlere kitap okumalarını söylerken düştüğüm umutsuzluğumun imanımı zedelemesinden korkuyorum. Her işinde ilkel bir kabile gibi davranan ve sürekli bir takım adamlara biat eden insanların çadır devleti mensubu olmadıklarını iddia etmesi boş bir hamasetten öte gelmiyor bana.

Fransızca giyinen, İngilizce şaşıran, Farsça gülen, Arapça ibadet eden, arabesk ağlayan vatanlı ya da vatansızların fluğ coğrafyasına karışmışım… Kendi dilinde bile ölemeyip, son nefesinde Arapça “kelime-i şahadet” getirmeyi uman kandırılmışların mescidinde Tanrı’yı unutmuşların, kullarının önünde diz çökmüşlerin sokaklarında yürüyorum. Bilmediği dilde imlalı kitap okuyan ……..ın coğrafyası burası.

Öyle bir asimile edilmişiz ki şu yazımı bile oluşturan kelimelerin yarısına yakını kendi dilimde değil. Yazacağım kelimelerin çoğu çoktan tarih sahnesinden silinmiş. Ama onlar vatansever naralar atarken, ben bu sözleri söylediğimde vatanımı sevmez oluyorum!

Tek Allah’a iman ettiğini söylerken ona ortaklar türetip din diye onların peşinden giden yığınların, apaçık gerçekleri anlayamama mucizesine tanığım. Sadece menfaati düşünen, paraya tapması için zayıf bırakılmış dindarların boş yere umutlandırıldığı evler bu evler… Hep en akıllı, hep en doğru, hep en haklı ve hep en ahlaklı olduğunu zannedenlerin en akılsız, en yanlış, en haksız, en adaletsiz ve neredeyse en ahlaksız hayatlarına değerek yaşıyoruz.

Senin hastalığın şudur demeyen, iki dakika dert dinlemeye sabredemeyen ilgisiz hekimlerin, hedefi daha çok paradan başka bir şey olmayan iş adamlarının, sanat kabiliyetini aptal ideolojilere kurban edenlerin üst tabaka olduğu… okuyan, daha fazla öğrenmeye çabalayan,  düşünen ve düşündürenlerin basit görüldüğü… kitap defter ve kalem tutmanın gereksiz bir boş iş görüldüğü… cehaletin ve cahilin övülerek sırtından geçinildiği öyle bir dünya işte burası.

Dinini bilmeyen zır cahil din adamları güya din öğretiyor aldanmışlara… Bana ahlak öğretenler ahlaksız… Bana din öğretenler hakikatte dinsiz… Bana yol gösterenlerin kendileri kaybolmuş durumda.

Suyumu bana satan tüccarını… ağaçlarımın gölgelerine ve denizimin kumsallarına beni ücretle sokan rantçılarını… değer bilinen her şeyi kendi kirli siyasetlerine alet edip pisleten politikacılarını… her teknolojik gelişmeyi fırsat sayıp, dibine kadar beni sömürmeden ve ortaklarıyla paylaşmadan yenisini vermeyen, bedava hizmetleri parayla satan köşe başı tutmuşlarını… ve tüm bunlara rağmen onları övmeye ve çılgınca savunmaya devam eden aldanmışlarını… şaşkınlıkla izlediğim bir sirk gibi bu devran.

Sevgiyi şehvete… duygularını sömürgene… ve aklını zalime teslim etmiş insanlarını… Beyni kilodunda namus savunucularını… aklı arpalıktan pay kapmada olan ilim adamlarını… her doğru fikrin sahibini düşman gören ahkam barışçılarını… bakıp göremeyenleri görmekten yorulduğum yer burası.

Kimse sormuyor emek sömüren sermayeci düzene uyarak suya, elektriğe, yola, köprüye, hastaneye neden para ödediğini… Kimse sormuyor madem vergi veriyorum, bunlar bana vergimin karşılığı olsun diye devletin var olması gerektiğini… Kimse sormuyor kazandığının yüzdesi dışında kimden ve neden direkt ve dolaylı türlü ve yüklü vergiler ödemekle kalmayıp, geleceğinin bile neden satılarak güya hizmetler getirildiğini… Ben sorsam hain oluyorum, ben hatırlattığımda dinsiz oluyorum, ben söylediğimde terörist gibi algılanıyorum.

Kötüye uyarmakla değil, körükle ve onlar gibi kötülükle mukabele edenlerin… Rakıyı sofinin gözüne sokarak muhalefet ettiğini zannedenlerin… Vatandaşı insan yerine koymayan memurların, hemşirelerin, doktorların… Üç kuruş para kazanınca üstten bakan tüccarların… Her sözün altında art niyet arayan, yüzü gülerken kalbi kaskatı planlar kuran güya derin kadınların… Bir koltuğa oturunca arşa istiva ettiğini zanneden adamların… Halka değer verir görünüp de kendinden başka hiçbir şeye gerçekte değer vermeyen hamanların ülkesi burası. Kimimizse işte bu kalabalıklar içinde yapayalnız hissettirilenleriz… gerçekte yalnız olmadığımızı anlayabilmemiz için…

Doğruyu söyleyenler vatanının düşmanı, bölücü, düzen bozucu değildir. En büyük bölücüler “herkes bizim gibi olacak” diye diretenlerdir. Ne Apo! Ne Bozkurt! Ne Rabia! Ya uyanacağız… ve akıl birlikteliği sağlanacak… ve bizden farklı olanlarla gönlüncelik içinde yaşamayı öğrenecek ve öğreteceğiz… ya da… helak olup tarihten silineceğiz.

Gönlüncelikle ve selam ile…

15 thoughts on “Selamun Aleyküm Ey Türk Milliyetçisi!

  1. Merhaba Cengiz bey gerçekten yazılarınızı severek okuyorum.Yazdiklariniz o kadar doğru ki, keşke her müslüman sizin gibi sorgulayabilse,müslüman toplumu belki bu halde olmazdı.

  2. Cengiz kardeşim, içimizi mi açıyorsun yoksa içimizi mi karartıyorsun anlayamadım.. İşin şakası bir yana, okurken içim burkula burkula okudum çünkü aynı çıkmazları yaşıyor bu yolun yolcuları. Bir yandan kendimize söz geçirme mücadelesi verirken malesef bunlarla bol bol karşılaşıyoruz hevesimizde mecalimizde azalıyor ama yine de elimizden geldiğince çabalamak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Duvarlar çekilmiş haykırışlar karşı tarafa fazla tesir etmiyor. Yazmış olduklarınızın tamamına imzamı atıyorum. Selam ve sevgi ile hoşcakalın…

  3. İçimi en çok acıtan konulardan birisine parmak basmışsın değerli Kardeşim. Gönlüne,kalemine sağlık… Yıllar önce “Türkçe Olimpiyatları” gündeme geldiğinde anında yazmıştım ilgililere(!)… Türkçe’yi korumak ve geliştirmek istiyorsak Türkçe’nin yanına Olimpiyat kelimesini nasıl koyarız? demiştim. Kimseden ses çıkmadığı gibi “Türkçe Olimpiyatları” yıllarca sürüp gitti.

    Türkçe’mizin zaten çok az olan öz türkçe kelimelerinden olan “Tanrı” kelimesini de kışlalarımızdan çıkardık. Zannediyoruz ki, arapçasını söylersek sevabı daha çok olacak!.. Yazında vurguladığın “maalesef” ile ilgi olarak söyleyeyim… “M” harfi başlayan kelimeler Türkçe değildir… (Ben daha bulamadım.)

    Allah’a emanet ol değerli Kardeşim,

  4. Yine çok güncel bir sosyal yaraya parmak basmışsınız. Ne yazık ki durumumuz bu. İyi insanları çoğaltmakla çözüme ulaşılabilir. o da büyük çaba ister. Yol uzun, yük ağır, ben zayıf… Allah yardımcımız olsun.

  5. Aklına sağlık dörüyorlar ama körler duyuyorlar ama sağır olmuş insanlar olduk.sorun okumuyor ki akledelim.hep bir kişiyi örnek alan insanlar olduk ne diyorsa ne söylüyorsa tekbir getirir olduk niye tekbir detirilir anlamak mümkün değil daha kötüsü kendi gibi düşünmeyenleri yok saymak daha kötüsü hain damgası vurulması bir ihtiyaç haline geldi.bu kadar din adamları var ve yetmi binlercesi yeni kadro alıyor.peki bu kadar din adamı var.neden terör bitmiyor.sorgulayacak vatandaş lazım.
    saygılar

    • Birbirine yakın kelimeler olmakla birlikte…

      Selam: Barış
      Sulh: Uzlaşım
      Sıhhat: Esenlik (sağlık ve mutluluk)

      Jeru-Salem: BarışYurdu
      Daru-sSelam: Barış Yurdu

      Barış ile Uzlaşım arasında fark vardır. Uzlaşımda fikirler bir noktada buluşur.
      Barışta ise fikirlerin aynı olması gerekmez, birlikte yaşam standardı oluşturulur.
      Bir müşriğe de selam verir birlikte yaşarsınız, ama uzlaşamazsınız.

  6. Kimi dünyayı sever malı gibim
    Kimi de başkasında gözü olan gibim
    Oysaki dünya bir laşe yada laşeydir
    Özünü onda bulan ayım gibi birseydir…

  7. Bu yazınızla gerçekten yalnız olmadığımı hissettirdiniz bana… Yazılarınızı okumama vesile olan Gürkan Engin’ e sevgiler…

Bir Cevap Yazın