Kutsal Kitaplar Eskilerin Masalları mı?

Ö…….

Selam abi sitenizi yeni keşfettim ve keşfettiğim günden beri müdavimi oldum. Kendi kendime dedim ki boşa yaşıyorsun bu dünyada. Ne güzel insanlar var, bilgili imanlı her şeyi ile kalbini mutmain etmiş. Oysaki ben bunların hiçbirine sahip değilim.

Varlığımı, inancımı sorguladıkça inandığım değerlerin elimden birer birer çıkıp gittiğini ve inançsızlık noktasına doğru ilerlediğimi hissediyorum.

Abi Kuranıkerim ve peygamberimiz ile ilgili olarak Müzeyyen Çığ adındaki bir sümerolog var. Sümer tabletlerini çözen Kramer adlı bir Yahudi ile bunların yazılarına rastladım internette gezerken ve dikkatimi çekti yazdıkları. Direk araştırmaya başladım.

Semavi kitapların Sümer tabletlerinde yazan Gılgamış destanı ve diğer tablet te yazılan bilgilere göre ilk önce Hz Musa’nın sonra İsa peygamberin sonrada Hz. Muhammedîn bu tabletlerde yazan bilgileri birbirlerinden kopya edip aldıklarını ve kitapları kendilerinin yazdıklarının öncekilerin masalları olduğu şeklinde örnekler ile birlikte göstere göstere anlatmaktalar.

Abi psikolojim bozuldu. İlaç kullanmaya başladım. Nasıl böle bişey olur diye. Yazdıkları bilgileri araştırmaya başladım. Örneğin Sümer kitabelerinde  Akad kralı Sargon ile Hz. Musa peygamberin hayat hikayesinin aynı olduğu, Sargonun bebekken nehre bırakılarak nehirden bulunuşu ve sonradan kral oluşu ile Musa peygamberinde nehirden bulunarak Firavunun sarayında yetişip peygamber oluşu aynı olay örüntüsü. Bunu nasıl çözeceğimi bilemiyorum.

Tabletler Musa peygamber olmadan çok zaman önce yazıldı. O halde nasıl oluyor da bu bilgiler tabletlerde yazılıyo? Yine tarihte Musa peygamberin yaşadığına dair hiçbir belgenin veya yazıtın olmayışı bu peygamberin masal kahramanı olduğu iddia  ediliyor.

Musa ile Hızır hikayesine benzer bir hikayenin Sümer tabletlerinde anlatılması. Tevrat’taki çoğu bilgilerin bu tabletlerde bulunan hikayeler ile paralellik arz etmesi. İddiaya göre Musa peygamberin bu hikayeleri alıp Tevrat’ı şekillendirdiği, Ademin cennetten kovuluş hikayesi tabletlerde aynen geçiyo, insanın topraktan tanrılar tarafından yaratılış hikayesi, tanrıların ol demesi ile her şeyi yaratmaları, Nuh tufanına ait hikayeler  de aynı şekilde tabletlerde geçiyor.

Kafayı yiyecem, yine İslam da Eyüp peygamberin hayat hikayesine benzer şekilde kıssası bulunan bir kişiden bahsediliyor tabletlerde. Bu nasıl açıklanacak,  kaynaklık mevzuunda bu gibi iddialara ne cevap verilecek çıkamadım içinden. Biz aslında tabletlerde yazan masallara mı inanıyoruz semavi kitaplar diye?

Lütfen yardım edin tıkandım. Bunların cevabını nasıl bulacam nette araştırmadığım site kalmadı. Verilen cevaplarda yüzeyel ve tatmin olamadım sizden yardım istiyorum teşekkürler.  

Değerli kardeşim Ö….., merhaba,

İddialar arasında hem Musa’nın bir masal kahramanı olduğu, hem de bu masal kahramanı olan Musa’nın o hikayeleri alarak Tevrat’ı şekillendirdiği mi var? 😊 Yaman çelişki!

Neyse… Sorular sormak en güzelidir. Soru sormayan cevap bulamaz. Ama önemli olan kendi sorularımıza kendimizin cevap vermesidir. Diğer insanların söyledikleri ancak bir pencere açabilir. Önemli olan kendimizin düşünmesi, kendimizin tatmin olmasıdır.

Güzel sözlerin ve soruların için teşekkürler kardeşim… Elimden dilimden geldiğince cevaplamaya çalışayım… Cevabı bitirdiğimde bir yazı olarak blogta paylaşacağım…

Bahsettiğin sümeroloğun kitabını ve benzer kapsamlarda bazı ateist ve diğer farklı akımlara dair iddia sahiplerinin birçok tezini genellikle biliyorum.

Öncelikle şunu belirtmem doğru olacak: Ateist düşünce kendi varlığını bile göremeyecek kadar kör cahil ve temelsiz bir akımdır. Ön kabullerini dogma haline getirmiş anlayışlarıyla düşünmekten neredeyse müşrikler kadar kaçan, akıl yürütmeyi gerçeklik düşüncesini farketmeye zorlamayan, nasıl’ı anlatan bilimi niçin’le birleştirmek istemeyen yöntemleriyle… bulunulan seviyenin (insanın vardığı gelişmişlik sürecinin) daha da üstü olanı bile bile yok sayan (gayba dair sezgilerini kullanamayan) ve geçmişi-şimdiyi-geleceği insan doğasında birleştiremeyen bir yapıdalar. Bu yüzden bilinmeyene (gayba) dair olası bilgileri bilinen üzerinden tahmin edemeyip, elde ettiği bilimsel verilerin bile gaybtan kopup kendisine geldiğini düşünemez haldeler. Suyun kaldırma kuvvetini buldukları için suyun kaldırma kuvvetini insanın icat ettiğini zannediyorlar. Oysa varolan bir gerçek onlara görünür olunca ufukları açıldı ve zaten ezelden beri var olan gemi yapma becerilerini bu gayb haberiyle devreye soktular.

Ateizm gerçekten kör cahil bir akımdır. Dini kabul etmemeyi bir noktaya kadar sempatik görebilirim ve empati yapabilirim. Ama bir en üst bilincin (Tanrı’nın) varlığını reddetmeyi anlamam mümkün değil. Çünkü dini kabul etmeseydik bile, dini anlamadan önce anlaşılması gereken ilk şey bizim (insanın, doğanın, varlığın) nasıl olabileceğimizin farkına varmamızdır. “Neden varız” sorusundan bahsetmiyorum. “Nasıl olur da var olabiliriz” sorusundan bahsediyorum. Nasıl olur da bunca varlık mümkün ve aksaksız, çatlaksız biçimde şu düzen devam ediyor olabilir? Hiç mi sekteye uğramaz dünyanın dönüş hızı ya da tırnaktaki keratin hücresinin kendini yenilemesi? Bu ne menem bir olasılık? İki tek hücrelinin birleşmesinden nasıl olur da aynı programa sahip milyarlarca insan etten, kemikten, burnu yüzünün ortasında, kulağı duyar biçimde oluşabilir? Nasıl olur da bir sürü farklı doku bir araya gelip ağlayan, gülen, konuşan, düşünen ve sorgulayan bir varlığa dönüşebilir? Tanrı yoksa ne var? Bir üst bilinç, bir üretken enerji, bir üst mekanizma… Nasıl adlandırırsan adlandır, işte o Tanrı. Sadece tanımlamak, kavramak istemiyorlar.

Bakın bugün artık yapay zekaya sahip robotlar yapılmaya başlandı. Bırakın elini ayağını oynatmasını, konuşmasını, duymasını, görmesini… O robotlara, duygu, sorgulama, kendini yenileme, espri yeteneği, sanat yapabilme, merhamet gibi birçok insani özelliğin nasıl verilebileceğine dair çalışmalar yapılıyor. Yapılacaktır da. İnsanın geldiği bu gelişmişlik noktasına varana kadar geçmiş milyonlarca yıllık emek var ve bu gelişmişlik yeni ve yoğun emeklerle ivmelenerek devam ediyor. Teşbihen Tanrılığa doğru giden bir insanlık var. Ama ne kadar tanrılığa doğru giderse gitsin, asla en üstteki Tanrı, en bilinçli bilinç olamayacak. Çünkü hareket ettiği saha hep bilinen ve genişleyen sınırlar içinde kalıyor. Neyi icat ederse etsin, o icadı yapmasına malzeme olan, çok daha öncesinden (en üst bilinç tarafından) icat edilmiş (insanın halen bildiği ve halen bulamadığı) tabiat kanunları var. İnsanlar bir sal ya da sandal bile yapmak akıllarına gelmediği zamanlarda da suyun kaldırma kuvveti (onu yaratan tarafından) icat edilmişti. Hiçbir şey kendiliğinden zaten vardı denilemez. Hadi denildi diyelim, bu kadar mükemmel olması ve bu mükemmelliği ve kusursuzluğu devam ettirmesi gerekmez. Kendi içerdiği maddeler ortaya öylece bırakılınca, kendi kendine oluşabilecek bir yapay zekalı robot var olabilir mi? Eğer onun parçalarını bir araya getirecek sistemi kuran ve yazılımını yazan insan olmasa değil robot, bir tahta oyuncak bile oluşamaz.

Neticede Allah’ın varlığına dair argüman çok… Lafta değil, gerçekten de görmek isteyene her şey delil, her şey ayet. Basit bir mandalinanın bile dilim dilim ikram edilmiş ve en güzel biçimde paketlenip zayi olmayacak ambalajlara sarılmış vaziyette var olması tek başına yeter de artar bile.

Tekrar gelelim Muazzez Çığ’ın kitabına ve benzer tezler savunanlara… Hemen tamamı kıt bir çerçevede kendi iddialarını üretme derdindeler. Üretme diyorum çünkü kanıtlamak gibi bir dertleri yok. Kanıtlanacak bir şey de yok.

Gelmiş geçmiş tüm dini kalıntı ve dokümanlarda geçen ifadelerin ve olay örgülerinin benzer olması çok doğal. Din olarak tabir edilen gelmiş geçmiş hemen tüm teolojik akımlar hem tek olan Allah’ın dininin gerçeklerini hem de çoğunlukla batıl olan insan ürünü saptırmaları da kapsıyorlar. Hatta buna Kuran mealleri ve Kuran’ın etrafına örülmüş rivayet kitaplarını da dahil ediyorum. Kuran’ın tek farkı orijinal kalmış olması değil, okunup anlaşıldığında ancak derin, samimi ve sorgulayıcı düşünebilenlerin fark edilebildiği net, her devirde ve bu devirde de yaşanan gerçekleri ifade ediyor oluşudur. İçinde geçen kıssaların hangi tarihi olayı ne kadar anlattığı değil, bize neyi anlatmaya çalıştığı çerçevesinde anlaşılması gereken bir kitaptır.

Bir tarih kitabı değildir… ki içinde kronolojik bir akış yoktur. Bir kronolojiye ihtiyaç duyanlar ilgili bölümleri bir araya getirdiğinde o akışı açık bir şekilde bulabilirler. Ancak elimizdeki Tevrat kronolojik bir anlatışa sahiptir. Bunun sebebi onu yazanların Allah ya da elçisi değil din adamları olmasındandır. Dolayısıyla otuz küsür kitap ve dönemi anlatan bugünkü Tevrat bir teolojik kalıntıdır. İçinde elbette Allah’ın ve elçisinin sözleri de geçmekte, ancak büyük oranda Tanrı sözü dışı anlatılarla bezeli haldedir. Kitap belli oranda gerçeği, yüksek oranda da rivayetleri ve insan sözlerini içerir. İyi ve tek tanrıcı bir Yahudi eğer furkan sahibiyse (doğruyu yanlıştan ayırt etme yetisine sahipse) Tevrat’ı rivayetlerden temizleyerek doğru kitabı bulabilir. Bulduğu kitabın, arayanın kişisel kusurları müstesna Kuran’la hemen tamamen uyumlu olacağına emin olun. Başka bir ihtimali yok. Ben bunu, Kuran’ın da istediği gibi tersten yaptım. Yani elimdekiyle o kitabı onayladım. Kuran’ı adamakıllı okuyan biri Tevrat olarak bilinen kitabı okuduğunda Tanrı ve insan sözlerini birbirinden suyu filtre eder gibi ayırabilir.

İncil’e gelince… Aynı durum burada da vardır. Ancak burada rivayetler ve insan sözleri kitabın içine değil, hemen arkasına eklenmiştir. İncil olarak bildiğimiz ve dört ana kitaptan oluşan metni Kuran’la ölçtüğünüzde (çeviri hatalarını dışarıda bırakırsanız) çok derine inmeseniz bile Kuran ayetlerinin benzerlerini görürsünüz. Klasik Hristiyan kilisesi ve teolojisi İncil’e yaptığı eklemelerle onu anlamayı zorlaştırmış, şirk dini haline getirmiştir. Oysa samimi bir Hıristiyan elindeki İncil’le Tevrat’ın esasını ortaya çıkarabileceği gibi İncil’i de hurafelerden temizleyebilir. Bunu ben Kuran’la yaptığımda İncil’in Tevrat’tan bile daha kolayca Kuran’la uyum sağladığını gördüm.

Kuran’a gelince… İşte bu rivayet ve gelenek kültürü ile içine eklenemeyen şeyler kitabın etrafında bir hadis ve din adamı külliyatı oluşturmuş durumdadır. Bu durum meallere de maalesef yansıtılmış haldedir. Oysa gerçekler kitabın içindedir. Rivayetlerden arındırılan algımız Kuran’ı kolayca anlayabilecek ve hatta çarpıtılan mealleri bile temizleyebilecek haldedir. Tek şart kirli bilgilerimizle değil, hiçbir şey bilmiyormuş gibi sorgulayarak o kitabı okumaktır.

Şimdi de gelelim iddia edilen tarihi teolojik kalıntılara… Tevrat’ı, İncil’i ve Kuran meallerini bile kendi cahilane sözleriyle kirleten insan evladı onlara neler yapmamıştır! Muazzez hanım ve benzerleri işte burada fahiş bir hata yapıyorlar. Kuran’ı, kutsal kitapları ya da dini tümden yok sayabilme ön koşuluyla yaklaşıp, buldukları tarihsel metinleri adeta orijinal, sonra gelenleri baştan kopya ya da sahte sayıyorlar. Belki de bunu meslek edinimlerini kıymetlendirme ihtiyacı hissederek yapıyorlar. Hemen hiç birinin Kuran üzerinde ciddi bir okuma ve düşünce jimnastiği yaptıklarını hiç zannetmiyorum. Ayetlerin bağlamından, metnin temasından ya da kitabın verdiği ana mesajın hangi şartlarla anlatıldığından haberleri bile yok.

Oysa sadece teolojik metinleri bile kabaca bir kronolojiye soksalar, en son metnin Kuran olduğunu görür ve medeniyetten geriye doğru doğrulamaya ya da yanlışlamaya çalışırlardı. Oysa onlar tam tersini yapıyorlar. Madem metinler birbirinden haber alması bile mümkün olmayan yer ve zamanlarda aynı şeylerden bahsediyorlar (ki öyle) kaynağının tek ve insanın o kaynakla mücadele biçimlerinin de benzer olduğunu anlamaları gerekirdi. İlahi olmadıklarını bile düşünseler, sonra gelen metnin önce gelen metne göre daha akılcı ve daha dikkatli yazılmış, gelişmişlik seviyesine göre daha doğru ifadelerle dolu olduğunu görmeleri gerekirdi. Oysa bunun da tam tersine kanaat ediyorlar. Çünkü önyargılılar.

Arkeologlar iki tane taş bulsalar, hangisinin daha çok yıprandığına bakıyor ve üzerindeki değişikliklere bakarak yaşını hesaplıyorlar. Yeni taşta eskilerin izlerini görüyorlar. Eski taşta yenilerin izini aramıyorlar. Muazzez hanım gibilerse yine tam tersini yapıyorlar.

Eğer Kuran bir tarih kitabı olsaydı bile, insanın kendi yazdığı tarihle uyumlu olması beklenemezdi. Çünkü saptırmalarla ve yalanlarla dolu yazılı tarih, o tarihin zerrelerini bilen bir bilincin söylediğiyle uyuşamazdı.

Kuran bir bilim kitabı olsaydı bile, insanların ulaştığı ilim seviyesine bire bir uymazdı. Çünkü insanüstü bilgi, kavram ve ölçülerden bahsetmesi gerekir ve insanların hiçbiri bu durumda ne söylendiğini zaten anlayamazdı. Kuran’da geçen bilimsel terimler ve işaretler bile akledebilen her insanın kavrayabileceği sadelikte verilmiştir.

Kuran bir antropoloji kitabı olsaydı, bir arkeoloji, bir fizik, bir matematik, bir astronomi kitabı olsaydı açığa çıkacak apaçık gerçeklerin birçoğu anlaşılamaz, anlaşılan kadarıysa insanoğlunun ilerleme için elini kıpırdatmasına gerek bile bırakmazdı. Dolayısıyla faydalı değil tam aksine insana zararlı bir kitap olurdu.

Buraya Kuran’dan yüzlerce ayet koyar ve bilinen dini algı ile araştırma yapanların yanılgılarını ortaya koyabilirim. Ama eğer akıl sahibi iseler kendileri okumalıdırlar. Araştırmacılar duymakla yetinmez, okur ve araştırır. Eski teolojik kalıntılar, metinler, arkeolojik buluntularda aynı şeyler varmış! Olacak tabi. Olması değil, olmaması din kavramını anlamsızlaştırır. Kuran da zaten yeryüzünü gezin dolaşın, araştırın diyor. Muazzez hanım gibi araştırmacıların aldandığı yer insanların dinini ölçü almasıdır. Oysa Allah’ın dininde hiçbir şey sorgulanamaz değildir. Allah’ın kendisi bile. İbrahim’in ya da Musa’nın kendisi bile Allah’ın, ahiretin varlığından, dinin gerçekliklerinden (mutmain) tatmin olmak için kafa patlatıyorlar. Kuran bu yüzden çoğunluğun zannettiği gibi “inanın” demiyor… Kuran “iman edin” diyor. İman etmek inanmak değil, emin olmaktır. Kimse sizi, sizin emin olacağınız biçimde emin edemez. Arayacak olan insan, olanı bulduracak olansa kurduğu düzen ve ölçü çerçevesinde Tanrı’dır.

Gönlüncelikle ve selam ile…

4 thoughts on “Kutsal Kitaplar Eskilerin Masalları mı?

  1. Selam Cengiz abi.aslında bu durum şuara süresi 208. Ayette anlatıldığı şekilde anlaşılsa Muazzez çığ ında anlayabileceğini düşünüyorum.Rabbimiz bir topluluğa uyarıcı göndermeden helak etmeyeceğini söylüyorsa, o topluluk ister sümerler olsun,ister Etiler muhakkak bir Resul tarafından uyarılmıştır.o Resul tabletlerde görüldüğü üzere namazda kılmıştır kurbanda kesmiştir.ne zaman Resul öldüyse o zaman çok tanrılı ilahlara tapmaya dönmüşlerdir.bugünde sanırım durum bundan farksız.ibrahim ve nuh tan öncede Resul’ler gelebileceği ihtimalini düşünmek çok zor olmasa gerek.selamlar….

  2. Selam Cengiz kardeşim böyle bir konuda öyle net ifadeler kullanmışsınız ki harika, Kur’an’ın inkarcılar için günümüz dünyasına da tecelli eden mesajlarını gördükçe eminliğimiz bir kere daha pekişiyor. Ateistlerin yaratıcı olduğu ispat et demelerine karşı, ben onlara siz olmadığını ispat edin diyorum. Selam ve sevgi ile..

  3. Yanlış varsayımların bedeli çok ağır. Ö’nün varsayımları yanlış olunca, yardıma ihtiyaç duyacak kadar yanlış fikirlere kapılmış.

    Varsayım 1: “Yahudiler Allah’a inanırlar.”
    Allah’a inanma kavramının pek bir şey ifade etmediğini, Kuran’ın hiç bir yerde böyle bir ayrım yapmadığını bir kenara bırakıyorum, o uzun konu. Özet geçiyorum: Türkçe ateist sitelere bir girin, tavsiye edilen kitaplara bakın. En az yarısını Yahudi yazarların yazdığını göreceksiniz (yazarların Yahudi olup olmadıklarını nasıl araştıracağınızı bilmiyorsanız bana bir eposta atın, kısaca anlatırım). Bu, rastlantı değildir. Kimi Yahudi, Yahudiliğe bağlı olmasına karşın ateisttir, çünkü “din” denen şeyin yalnızca “Allah’a inanmakla” ilgili olması da yanlış bir varsayımdır. Böyle bir sınıflandırma olmadığı gibi Yahudilikte ayrım noktası “Tanrı’ya inanmak” değildir. Kimi Yahudi ise ateist olmamasına karşın ateizm propagandası yapar. Neden böyle yaptıkları derin konu, kitapları doldurur. Ama bu davranış gerçektir, Kuran da bağlılarını bu konuda uyarır, eğer okuyorsanız. Önyargıları yargılamadan mahkum etmek de bir önyargıdır. Bu satırların yazarını “önyargılı” buluyorsanız tam şu anda siz de önyargılı davranıyorsunuz, haberiniz ola.

    Varsayım 2: “Tarih de pozitif bilimler gibi bir bilimdir.”
    Değildir. Bilimsel yöntem, yani ampirik gözlem sosyal bilimlerde uygulanamaz. Bundan ötürü tarih araştırmacılarının ortaya koydukları savlar hemen her zaman sorgulanabilir. Musa’nın ne zaman yaşadığını kim, nasıl bulmuş? Kısaca özetleyeyim: A kişisi bir varsayımda bulundu, B kişisi onun üzerine başka bir varsayımda bulundu, C kişisi de üstüne bir kat daha varsayım sürerek Musa’nın tarihini buldu. Varsayımların doğru olma olasılığı var elbette ama bunu kim garanti edebilir? Bugün en iyi bilinen insan fosilleri 20.yy’da bulundu, çok yeni. Göbeklitepe bulunalı 40 yıl bile olmadı, çok yeni. Tarih biliminin çok önemli bulgularının bu kadar yeni olduğu, bir başka deyişle bilgi birikiminin daha yeni yeni artmaya başladığı bir ortamda varsayımlara bu kadar güvenmek için çok ciddi nedenleriniz olmalı. Musa’nın ne zaman yaşadığını merak edip araştırmış kişiler de çoğunlukla Yahudidir, birinci maddeye bkz.

    Çağımızın “bilgi çağı” olduğunu söyleyenler bana göre bağışlanamayacak bir yalan söylüyorlar. İnsanlar hiç bu kadar cahil olmamıştı. Cahillik, size gereken bilgiye sahip olmama durumudur, gereksiz bilgiye sahip olmama durumu değil. Pigmeler, aborijinler cahil değildir, çünkü onların sağ kalabilmeleri için bilmeleri gerekmiyor. Biz, hemen hepimiz alabildiğine cahiliz çünkü çok şey bilmemiz gerekiyor ama bilmeyelim diye gece gündüz çalışan binlerce adam var. “Kötü adamlar” çizgi film karakteri değildir, bunlar gerçektir. Zaten o filmleri de kendilerinin var olmadığına inanalım diye pompalayıp dururlar. Bilmeyi engellemenin türlü türlü yolları vardır. Bu resmen bir bilim dalıdır. Başka türlü söylersem, bilimin bulgularını etkin ve yetkin olarak bizi aptala çevirmek için kullanırlar. Ö üzerinde başarılı olmuşlar, örnekte görüldüğü gibi. Ö’nün öyküsü bağlamında söyleyeceğim düşünceyi yönlendirme yöntemlerinden biri şu: Birden fazla hipotez (senaryo) üret, hepsini de ortalığa saç. Kimi zaman tek kişi birden çok senaryo üretir, kimi zaman da her kukla tek senaryonun borozancılığını yapar. Ama bütün senaryolar yanlıştır ve sizi gerçekten uzak tutmak amacıyla üretilmiştir. Ellerindeki basın ve politika gücüyle bu senaryoları yığınların kafasına çakarlar. Öyle ki, bir süre sonra yığınlar öğrendikleri senaryoları benimseyip gönüllü olarak yinelemeye başlarlar. Mel Gibson’un Edge of Darkness filminde bu kötü adamların kirli işlerini yapan bir profesyonel şöyle açıklar bunu: “Benim işim olayı çözülemeyecek kadar karmaşıklaştırmaktır, öyle ki herkesin bir teorisi olsun, hiç kimse gerçeğe ulaşamasın.” (Make it so convoluted that everyone’s got a theory. No one has the facts.) Ö’nün öyküsü bağlamında bunun uygulaması şudur: Biri “Musa hiç var olmadı” der, öteki “Musa intihal yaptı” der, öteki “Musa özgündür, intihal yapan Muhammed’di” der, beriki “Musa vardı ve masondu, biz masonlar Musa’nın yolundayız” der, bu böyle uzar gider. Hepsi de yanlıştır, hepsi de bilgiye ulaşamayanları veya ulaştığında onu ne yapacağını bilemeyenleri avlamak için örülen ağlardır. “Her şeyi kafana bu kadar takma” diyenleri dinlersiniz ve bu ağlardan birine kesin yakalanırsınız. Kesin.

  4. Şunu da eklemek istiyorum, Kuran birçok yerde, kitapların zâten her dönem aynı şeyi söylediğini, birbirinden farklı olmadığını, sonraki kitapların, öncekilerin tasdiği olduğunu söyler. Yâni Sümerler döneminde yazılan, kutsal kitaplardakine benzeyen ifâdeler; o dönemden de önce gelen elçilerin, aynı şeyi söylediğini ıspât eder. Bu, değil kitap savını çürütmek, bence bu âyetlerin müthiş tecellisîdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir