Sen Sünneti mi Tartışıyorsun Bakiym!!!

Bunları Söyler miydi Dersiniz?

“Bunlar İbrahim’in sünnetinden değil! Hem Kuran’ı rehber edinip hem de İbrahim’in dininden olunmazz! Bunların çoğu ateist! Bunların çoğu Ermeni! Bunlar misyoner! Bunlar abdestsiz! Aaah ehl-i İbrahim kardeşim aaahh! Sana cahil dediler. Sana dinini bilmiyorsun dediler. Senin el çırpıp, alkış tutup ıslık çaldığın salatınla, kutsadığın alimlerinle ve liderlerinle alay ettiler! Ne dediğini anlamıyorsun diye alay ettiler. İbrahim’in sünnetini görmezden geldiler! Tartışmaya açtılar! Bizi üzdüler! Ama biz bırakır mıyız? Bırakır mıyız? Biz kimsesizlerin kimsesiyiz! Sizin hizmetinizdeyiz! İbrahim’in sünneti tartışılmaz! Geleneklerimiz, değerlerimiz var bizim! Ahkam kesmek kimin haddine! Dillerini koparacak, kalemlerini kıracak, mürekkeplerini kurutacağız! Vazgeçmezlerse, eğer vazgeçmezlerse bedeli ağır olacak, ağır! Tüm Kuran’cılar Mekke’den sürülecekler ya da öldürülecekler.”

Tabi ki böyle bir hitap okumadım. Ama kelimeler ve cümleler farklı olsa da Ebucehillerin galeyana getirdiği Mekkeli müşriklere çok da farklı konuşmuş olmadıklarını hissediyorum. Çünkü Kuran’da olan biteni okuduğumuzda açıkça görüyoruz ki Mekke halkı, peygamberimiz döneminde İbrahimi bir dini geleneğe bağlanmış giden ve yeniliğe açık olmayan bir halktı. Allah’sız, dinsiz kimseler de değillerdi. Kendi şartlarında salat ediyor, haccediyor, dini geleneklerini bağnaz bir biçimde de olsa devam ettiriyorlardı. Kuran’ın ifadeleri onlar için kendi dini anlayışlarının ve dünyevi hedeflerinin yıkılması anlamına geliyordu. Bu yüzden de peygambere savaş açtılar. Musa’nın kavminde de durum böyleydi. İsa’nın kavminde de. Nuh’da da… Birçoklarında da… Dinini Kuran’dan öğrenenler her zaman bu sürecin böyle işlediğini çok iyi bilirler. Bir Allah vardır… bir de Allah’tan sonra bağlanılanlar. Ve Allah’a dedirtilemeyenler gıyaplarında elçilere dedirtilmeye başlanır. Adına da peygamber sünneti dedin mi insanların çoğu inanır…

Şimdi bir daha durup düşünün…

Düşünün şunları son peygamberin sünnet edip söylediğini…

“Benim adımı andığınızda salavat getireceksiniz…”

Düşünün… Ne olur düşünün… der miydi sizce?

“Namazlarınızda (esselamu aleyke ya eyyühen nebi) <ey peygamber sana selam olsun> diye dua edeceksiniz…”  

Düşünün… Bir kez olsun düşünün! Demiş midir namazda bana selam verin diye?

“Din akılla olmaz nakille olur…” der miydi?

“Çok düşünürseniz kafayı yersiniz… Din üzerine öyle çok derine inmeyeceksin… Hocaları dinleyin yeter” der miydi?

Peygamberimiz tutup arkadaşlarına ve halkına “Kuranı siz anlayamazsınız.” der miydi mesela? Düşün… Ne olur düşün!

“Ben öldükten iki yüz sene sonra benim sözlerim toplandığında o hadislerime de itaat etmek zorundasınız. Onlar olmadan bu Kuranı anlamanız mümkün değildir.” der miydi? Düşün! Bir kez olsun düşün!

“Ağaçlara dilek için çaput bağlayın. Alimlerin mezarında onların yüzü suyu hürmetine dua edin. Boncuktan tespih yapıp da Allah’ı o şekilde tesbih etmiş olun.” der miydi?

“Sakalınızı benim gibi uzatın… Kesmek haramdır…” der miydi?

Koskoca peygamber kalkıp da “Din Kuran’dan değil din adamlarının yazdığı ilmihalden öğrenilir.” der miydi? Düşün… Düşün! Ne olur düşün!

Acaba peygamber “Türkler Kuran’ı Arapça okusunlar… Türkçe okurlarsa anlamazlar.” der miydi?

“Kur’an üzerinde kafa yormayın… Dinden çıkarsınız…” der miydi?

Kendisinin de mezhebi yokken ve mezhepliliği Kuran zaten reddederken “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür…” diye bir şey söyler miydi?

Fetihten sonra Mekke’ye dönünce intikam hevesi ile “İdam istiyoruz idam!!!” diye ashabı bağırır mıydı? O da “Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali önüme getirirlerse benden geçer!” der miydi mesela?

Peygamberimiz acaba “Sünnetimi tartışan bedelini ağır öder.” diye insanları tehdit eder miydi?

Peygamberin terliklerini kopyalayıp, çoğaltıp, insanlara sünnet diye iki altına satanlara ses çıkartmaz mıydı mesela? Veya sakalını bulan birisinin onu cam kavanoza koyup sergilemesine ne derdi sizce? Düşünün. Düşünmekten korkmayın. Düşünün.

Kendisine halkının, ashabının parasıyla saray yapar mıydı?

“İsteseniz de istemeseniz de nikâhlarınızı Ebubekir kıyacak” diye dayatır mıydı örneğin?

Veya “Ebu cehille yıllarca ortaklık yaptık. Allah’ın yolunda sandık. Aldatıldık…” şeklinde bir şey söylemek durumunda kalır mıydı?

“Durumumuz kötü. Anamız ağladı.” diye yakaran Mekkeli vatandaşını herkesin önünde “Ananı da al git!” diyerek kovar mıydı?

Oğlunu mesela Ebu Leheb’ten aldığı faizli krediyle ikiyüz develik bir kervan sahibi yapar mıydı? İnsanların bir keçisi bile yokken “Kervan değil, kervancık bu!” diye küçümser miydi? “İsteseniz sizin de olur. Kredisini aydan aya kazandığı gelirle zaten öder bu kervan!” der miydi?

“Eyyy Ebu Talip biz yönetmeyi senden öğrenecek değiliz… Ben sizin çobanınızım, baş çoban benim… Ey Ömer seni görevden almıyorum… Kendin istifa et… Bedelini ödersin…” şeklinde konuşur muydu?

Peygamberimiz kendisine gelen, sözle karşı çıkan kime “Lan…” ve benzeri sözlerle hitap etmiştir?

Peygamberimiz kime “Haddini bileceksin haddini…” diye büyüklenmiş olabilir?

Peygamberimiz yüzde ellilere varan vergiler istemiş midir halkından? “Bir deve aldıysan bir deve ederi kadar da vergi ödeyeceksin! Ne üretirsen üret, üretirken de vergi ödeyeceksin, satarken de vergi ödeyeceksin, alırken de yine vergi ödeyeceksin!” der miydi?

Peygamberimiz “Eyyy acemistan… Eyyy Şam yönetimi… Bizi çekemiyorlar… Bunlar ateist… Bunlar Hıristiyan… Bunlar Budist… Yoga moga… Tencere tava… Çapulcular… Bunlar terörist… Bunlar hain…” şeklinde kime hitap etmiştir?

“Biz yaratılanı severiz yaratandan ötürü…” diye her gün, kalplere girememiş bir sloganla övünüp duranlar gerçekten kendilerine sorsunlar bir kez olsun… Kimi sevdiniz siz? Fikrini beğenmediğiniz kimi sevdiniz? Irkını beğenmediğiniz kimi sevdiniz? Dinini beğenmediğiniz halde Yaratan’dan ötürü kimi sevdiniz? Size zararı dokunan kimi affettiniz onu Yaratan’dan ötürü? Size meşrebi, mezhebi uymayan kimi sevdiniz? Sorun kendinize? Kimi sevdiniz de onun için iyi bir çaba sarf ettiniz? Kim size karşı olduğu halde ona hükmetmek, ona büyüklenmek, ona meydan okumak yerine fikrinizle ikna ettiniz? Sizden olmayan, sizi onaylamayan kime yufka davrandınız bugüne kadar? Ağzınızdan düşürmüyorsunuz… Siz bugüne kadar kime “Ne olursan ol, gel” dediniz de ötekileştirmediniz?

Daha önce de söylemiştim. Derdim siyasi konular konuşmak değil benim. Aksine Kuran’ın tam da ortasından kendi izdüşümlerimi sayıp duruyorum yıllardır. Söz zamanında söylenir. Bugün muhalefette olanlar iktidar olsa onlara da söyleyeceğim sözler hiç de az değil, hiç de bunlardan geri kalır değil…

Dinleyen olsun ya da olmasın… İstediğim düşüncemi konuşur tartışırım. Düşünceme kimse pranga vuramaz. Olsa olsa eziyete uğrarım ya da ne bileyim ölür, öldürülürüm… Ama hiçbir kimse ve hiçbir şey, ben değiştirmedikçe ve Allah tersini dilemedikçe benim yolumu değiştiremez. Ben ölürüm ama içimdeki ben’i kimse öldüremez. Peygambere atfedilen bir hadiste nasıl ki “Bir elime Ay’ı diğer elime Güneş’i verseler davamdam dönmem” diyor ya… aynen benim için de geçerli… Bir elime Andromeda’yı ve Samanyolu galaksisini, diğer elime varolma ihtimali olan olmayan tüm paralel evrenleri verseler, doğruluğuna ikna olduğum yoldan gitmeye devam ederim. Hele ki fikrim evrilecek bile olsa, bana “geri dön” diyenlerin dinine dönmem zaten söz konusu bile olamaz.

Gerçeği anlamaya başlamak demek sadece dinin ne olduğunu, Allah’ın birliğinin ne demek olduğunu daha iyi anlamak demek değildir. Eğer Kuran’ın seni uyandırdığını düşünüyorsan, artık yaşadığın hayata da bu fikir açıklığı ve bu ufuk genişliği ile bakmaya başlaman gerektiğini görebilmelisin. Meselemiz daha iyi dindarlar olmak değil, daha makul düşünebilen ve bu aydınlanmayla her şeye her kulvarda bu zihin açıklığı ile bakıp olaylardan geçerli hikmeti çıkarabilen ve de böylece artık daha makbul ve güzel işler yapabilenler olmaktır. Aksi takdirde sırtımıza yüklediğimiz Kuran’la onu taşıyan bir yük hayvanından başka bir şey olamayız.

Gerçek güvenenler ikiyüzlü olamazlar. Yanlış bile bilseler, kayda değer bir bilinçle inandığını söyleyen ya da gerçeğe ulaşmak için düşünüp didinen kişiler, aynı fikirde olmasanız bile daima saygıdeğerdirler, samimi niyetlidirler, samimidirler. Onlar aşırıya da gidemez, gördüğü gerçeği ona iyi desinler diye de gizleyemezler. Tağuttan ve düzenden korkmaz, lafını esirgemez, gittiği labirentin köşelerine çarpmaktan çekinmezler.

Aradakiler sıkıntıdadır ve daha fazla desteğe ihtiyaçları vardır. Atalarının dini ile gerçekler arasında iki arada bir derede bocalar dururlar. Kendi çabaları hâsıl olursa, kulakları ve gözleri açılır. Doğru yönde çabalamazlarsa, bildiklerini bile unutabilir ve etkisi altında oldukları ayrıştırıcı duygulardan doğan bir hışımla her an, az önce ya da bir süre önce görüp kabullenmiş oldukları tüm doğrulardan vazgeçebilirler.

Sıkıştıklarında kaçacak yer yedekleyenler ise münafıklardır. Yani ikiyüzlülerdir. Allah’ın yedeğinde daima en az bir adet put bulundururlar. Onlar, onların putlarına dokunmadığınız, onların istedikleri kadarını söylediğiniz sürece yanınızdaymış gibi yapar, biz de sizdeniz der, hatta sizi övebilirler. Kendi aralarında ise, Allah’ın berisinde daima bazı dokunulmazları vardır. Kendileri o dokunulmazları aralarında över durur “Tamam Allah ama…” der “Biz aslında bunların sayesinde…” diye devam eder, minnetin insani ölçüsünü abarttıkça abartırlar.

Onların istedikleri kadarını söylediğiniz sürece sizden iyisi yoktur. Kendinizi gizlemediğiniz için aslında sizi tanırlar ve dokunulmazlarına dokunabileceğinizi bilirler. Ama sizi övdükleri sürece dokunmayacağınızı umarlar. Onların dokunulmazları hakkında olumlu bir söz ağzınızdan çıkarsa çok sevinirler.

Sizi olduğunuz gibi kabul etseler sorun yok. Sözü dinler güzeline uyarlardı. Oysa durum bu değildir. Işığı tutuğunuzda sizi olduğunuz gibi kabul etmediklerini görürsünüz. İşte bu yüzden gerçekte size de güvenmezler. Kendileri samimi niyetli olmadığı için sizin de onlara yaramayacak fikirlerinizi saklamanız, örtmeniz, onlardan bahsetmemeniz gerektiğini düşünürler. O dokunulmazlar hakkında konuşmanızı bile istemezler. Çünkü siz daha söylemeden, eğer dokunulmazları hakkında konuşursanız ne diyeceğinizi çok iyi bilirler ve onlar hakkındaki gerçeklerin ortaya dökülmesini istemezler.

Sizden görünür ama sizin safınızda mücadele etmez, iş başa düşünce size destek vermezler. Sevdikleri şeylerin başında taraf olmak gelir. Bu yüzden fikirleri yok saymaz, o fikirlerle lehlerinde yol alabileceklerini düşündükleri sürece onun taraftarı olurlar. Kim baskın çıkarsa ondan taraf olurlar. Dün Fethullah Hocaefendi dediklerine bugün Fetoş da derler, eğer baskın çıkan taraf farklı olsa tam aksi taraftakine Totoş da derler. Çünkü kendilerine ait fikirleri olmaktan ve cümleler kurmaktan acizdirler. Bilginin değil hakaretin zevkini yaşarlar. Ya kopyalar yapıştırır ya da anlamsız cümlelerle karşı çıkarlar. Yeter ki güç kimdeyse onun safında olsunlar!

Gerçekte atalarının getirdiklerinden ve güce tapmaktan kopamamışlardır. Eğer siz de bir gün o dokunulmazlarına dokunursanız, bir de bakarsınız “puff!!!” ortadan kaybolmuşlar, sinsi sinsi sizi uzaktan sizi gözetlemekteler ve size saldıranların arkasına sinmiş ihtiyat saflarındalar. Siz güç sahibi olursanız o zaman da sizin etrafınızda pervane olacaklardır. Ama Allah, size onları gösteren vesileler kılar. Siz de onları bilir, tanır ve acıııı acı gülümsersiniz.

Eğer dostumuza ya da toplumumuza, kendi hatalarımızı bile gizlemezken, onların hatalarını dengeli bir üslupla söylemekten çekiniyorsak, onlara aslında kötülük ediyoruz demektir. Ama söylemek, elbette sövmek, hakaret etmek ve cedelleşmek için olmamalı. Bu hususta hata yaparsak özrümüzü de bilmeliyiz.

İşte… Bir toplumun bireyleri ne kadar kötü işler yapıyorsa, bu kötü işler yaygınlaştıkça kendisini iyiymiş gibi gösterebiliyorlar. Çok söylenen ve baskının söylediği şey doğrudur zannediliyor. Doğrularla yanlışları birbirine karıştırabiliyorlar. Bu da toplumun giderek yozlaşmasına, birlikteliğin yıkılmasına hatta memleketin yıkılmasına kadar gidiyor. En basit görülen kötülükler zamanla birikip çoğalıyor ve hoş karşılanmaya başlandığı anda olması gereken oymuş gibi genel kabul görmeye başlıyor…

Çoğunluk birbirini aldatarak kazanç elde etmeyi hak sayıyor. Alışverişte her şeyi mübah gören şeytani anlayış, Allah’ın hak anlayışı zannediliyor. Siz bir elektrik faturasını zamanında ödemek için çırpınıp dururken, siz verginizi kuruşu kuruşuna öderken, birileri faturadan ya da vergiden kaçırdığı parayı kârına eklemeyi ya da iş yaptığı esnafa ya da firmaya para ödemeyip kesik atmayı ya da geciktirmeyi beceri görüyor. Bu da zincirleme en alttakinin canının çıkmasına kadar varıyor. Ama bakıyorsunuz kötü düzeni en çok savunup destekleyenler en altta canı çıkanlardan çıkıyor.

Siz, kime olursa olsun borcunuzu ödemek için çare arar, gerekirse evinizi, arabanızı, halınızı, ayakkabınızı bile satmayı göze alır, ne yapar eder sözünüzde durursunuz. Siz yanlışlıkla sizin elinize geçmiş üç kuruşu sahibine iade etmek için peşinden koşarsınız. Ama onlar bunu asla yapmaz, aldıkları için şahin ama vermedikleri için umarsız davranır, sizse sizin olan kazancınız için bile utana sıkıla başkalarının peşinde yorulursunuz.

Onlar sizden olan alacakları için inciğine cinciğine kadar hesap eder, sizden ücretlerini alırlar. Ama size verecekleri zaman, asla tam ödemez, inciğine cinciğine kadar kendi masraflarını yine sizden çıkartmaya kalkarlar. Ve bunlar sadece bireyler değil… Hemen tüm ticari kuruluşlarda ve devleti tüccar gibi yönetenlerde de aynıdır.

Devlete ya da bankaya borçlandığınız zaman, onu faiziyle geri ödemek zorundasınızdır. Ama devlet ya da banka size ödeme yapacaksa o paranızı yatırdığınız sanal hesabın bile ücretini hesaba katıp paranızdan düşer, bir sürü ıvır zıvır ücret çıkarır, sizi beklettiği günlerde de tek kuruş faizi size ödemezler. Sizi beklettikleri her saniye onlara kãrdır.

Bir kanunla, yaşlılar belediye otobüsünden ücretsiz faydalanacak derken, diğer bir kanunla kocası ölen dul kadının emekli aylığını ödememek için işgünü şartını tam iki katına çıkarır ve birçok ihtiyaç sahibi kadının emekli maaşını çalar, o parayla başka yerlere yama yapar, insanları mağdur ederler. Ama acısını çekenler bile olayın farkına varmazlar. Alkışa ve ıslığa devam ederler.

İşçinin, memurun maaşına üç puan zam yaptıktan sonra, bir kanunla vergi dilimleri koyar verdiği zammın yarısını tekrar geri alırlar. Üç kuruşluk birikimiyle bir işyeri açmak isteyenden, daha bir bardak çay parası bile kazanamadan dünyanın borcuna sokacak, daha baştan iflasın eşiğine getirecek stopajlar ve çeşitli isimler altında vergiler alırlar. Sizin talebiniz var diye değil, kendi yapması gereken hizmet için sizden ücret üstüne ücret alırlar. Hatta bunların bazılarını kurumlaştırıp müstevli ortaklarına hediye ederler.

Sözde zenginden daha fazla vergi almakla övünecek bir siyasi söylem üretir, ardından o zenginin tüm vergisini aslında son kullanıcı olan fakirin ödediği gerçeğini görmüyormuş gibi yaparlar. En yüksek vergileri alırken, sağlığı, dini, asayişi, aslında kendi sorumluluğunda olan nedenleri bahane ederek kasasına daha fazla vergi sokma hedefini örterler. Geçici vergiler üretir, sonra geçiciliğini kalıcıya çevirirler. Asgari geçim şartlarının iyileştiğiyle, malların fiyatlarının uygun seviyede olduğuyla göz boyar, aslında fiyatı düşük ürünlerin gerçekte alt sınıfın daha fazla sömürülebilmesi için yol verilen birtakım kimselerin kazanması için üretilen sağlıksız ve kalitesiz mallar olduğundan bahsetmezler.

Tüm dünyaya ve dünyanın egemen güçlerine karşı gibi görünseler de aslında onlar gibi olmaya özenirler. Dünyanın o şeytani düzenine ve onun sahipliğine imrenirler. Egemen görünen güce yönelirken gerçek gücün farkına varmazlar. Çünkü daha iyisinin var olabileceğini göremezler, fikir üretemezler, düşünemezler.

Yaptıklarını gizlerken daima eskiyi haklı haksız kötülerler, içine yalan denizini ve saptırmaları da katarak istedikleri savunma argümanını oradan bulurlar. Böyleleri, hatalarının tartışmasını da asla rakipleriyle göz önünde münazara etmezler. Çünkü suçlu olduklarını ve suçlarını gizlediklerini iyi bilirler. Bilmeyenler sadece onlara kanan aldatılmışlardır. Fakru zaruret içinde düşürülmüş olduğunu bile anlayamayan kalabalıklar onları düşürenleri meydanlardaki tapınaklarında “zenit geçişi” yaparken alkışlarla kutsarlar.

Tüm bunlar ve daha niceleri devletin başındakiler için de, kurumlar için de, ticari kuruluşlar için de, birey için de geçerlidir. Zaten toplumun çoğu da bu durumda olduğu için o toplumun içinden çıkacak herhangi birinin de yukarıya çıktığında aynısını yapacağı açıktır. Kahvenin sandalyesinde otururken iki çay eksik ödemek için çentik silenler, kahvehanenin sahibi olduğunda da çentik eklerler. Kahvenin sandalyesinde otururken kaşı gözü oynayanların, makam koltuklarına oturdukları zaman da tik’leri ortadan kalkmaz.

İşte bunlar aslında din gününü yalanlayanlarla aynı kişilerdir. Din gününü yalanlamak, ahirete inanmamakla sınırlı değildir. O günkü hesabın ve Allah’ın adaletinin sağlanmayacağını zannedenler, bugün yaptıkları her hileli işi ticaretin gereği zannedenler, din gününü yalanlayanların ta kendileridir. İstedikleri kadar namaz kılsınlar, ya da kılmasınlar, istedikleri kadar cuma saatinde dükkân kapasınlar ya da kapamasınlar, istedikleri kadar Kuran okusunlar ya da okumasınlar, başkalarının hakkını bile bile yiyorlarsa ne Allah’a güveniyorlar ne de din gününe iman ediyorlardır. Onlar diriltilecekleri günü ve onun sahibinin düzenini aslında beğenmiyorlardır. Onlar üç kuruş haksız kazanç elde etmek için istedikleri kadar hesap tutsunlar, asıl hesap en şaşmaz biçimde aleyhlerine “sicciyn”de tutuluyor.

Aynı adamlar inanan insanları tekfir ediyor, onları gördükleri zaman birbirlerine kaş göz işareti yapıyor, ticari namuslarıyla iş yaptıkları için onları küçümsüyor ve alacağından vazgeçeni enayi zannediyorlardır. Sorarsan en iyi dindarlar ya da en başarılı tüccarlar onlar, en doğru yolda onlar gidiyor, Allah’ın ayetlerini onlara hatırlatanlar ise sapık… değil mi?

Deneyin… İster dindar olsun, ister umursamaz… Gerçek dinden ve Tek Allah’tan haberdar olmayan bir tüccarı Allah’ın ayetleri ile uyarın… Ya sizinle dalga geçecek, ya size gülecek, ya sizi dinliyormuş gibi yapıp aslında umursamayacak, ya “bırak bu din min işlerini” diyecek ya da sizi dinden çıkmış görecektir. Çünkü çoğunun ilahı Allah değil, paradır. Onların çoğu ihtiyaç sahibini tanımazlar. Çünkü ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, gerçek ihtiyaç sahibi olarak hep kendilerini görürler.

İşte toplumun dini ve ilmi durumu bu kadar… İster Arap olsun… İster İbrani… İster Türk ya da Kürt… Ya aydınlığa ya da helake giden bir hal görünüyor… Gerçekte başaran düşünenler olacaktır. “Şu konuyu tartışmayın bunu tartışmayın” diyerek akla mengene koymaya çalışanlar değil…

Çok uzattım… Eski kavimlerin halini düşündüğümüzde… Onların başına gelenlerin bir benzeri bizim de başımıza gelecektir. Düşünceye ve düşünene zaten saldırı olacaktır… Biz de aynı ilahi ezgiyi bizden öncekiler gibi dinlemekte gibiyiz sanki… Allah’ın sünneti değişmiyor. Umarım olmaz ama… Geceleyin gökyüzündeki Ay’a bakıp, etrafında bir hale görüyorsanız, ertesi gün öyle ya da böyle bir yağmur yağması çok olasıdır. Bunu da biliyorum.

Gönlüncelikle ve selam ile…

 

6 thoughts on “Sen Sünneti mi Tartışıyorsun Bakiym!!!

  1. Ustad yine çok önemli tespit ve eleştirilerinizle gerçek hayat kesitinden bölümler sundunuz.
    Allah razı olsun.
    Günlük yaşantımızda her an yaşadığımız sahnelerdir bunlar.
    Ne yazık… ne yazık…
    “Ahirete inanmayanlar…” yorumunuz güzeldi. Belki onlar kendi içlerinde bir an ahirete, dirilmeye inanmış olabilirler. Ama hayata yansımaları ” Ahirete inanmayan” dır.
    Belki bununla ilgili örneklerle bir güzel makale yazmanız çok aciliyet kesbeder kanaatindeyim.
    “Ahirete inanmayan müslümanlar…” başlığı… çok ilginç değil mi?
    Selam…

  2. Kardeşim kalemine aklına bereket
    En acısını yaşıyoruz. ” ALLAH İLE ALDATMA ”
    Üzülüyorum ya Allah bismillah diye yapılıyor artık
    ………………..
    selam

  3. Evet, hislerimize tercüman olmuşsunuz, yüreğinize sağlık. Din ile aldatmanın doruklarını yaşıyoruz maalesef. Pek uyanacağımıza da ihtimal vermiyorum. Çünkü gaflet üzerine gaflet perdeleri katlanarak toplumun üzerini kaplıyor. Herkes plan yapıyor ama Allah’ın planları işlemeye devam ediyor. “Onlar düzenlerini kurdular, Onların düzenleri dağları oynatacak güçte dahi olsa hepsinin ipi Allah’ın elinde”(14.İbrahim.46) Uyanan, inanan ve teslim olan azınlık kullardan olma temennisiyle Allah!a emanet olun, selam ile…

  4. Kalemzade bu yazısıyla, gerçekte Kur’anın ortaya koyduğu İslama inanıp, sonra etrafına bakınca gördüğü ; İslam adına, Allah adına kesilen ahkâmlarla yaşamayı, aldatmayı, sömürmeyi dindarlık zannedenleri gördükçe üzülen, geleceği karanlık gören iman sahiplerinin gönüllerine hitap etmektedir. Zira, bu satırları, bir siyasal islamcı veya çıkarcı bir yandaş okuduğunda, bunda kendisinin alacağı birşey olmadığını, aksine kendi inancına birçok dokundurma olduğunu vehmederek eleştirecektir, saldıracaktır! Olsun!.. Mutlak doğru sahibi Allah, kimin ne değer ortaya koyduğunu iyi bilmekte, hesapları ona göre tutmaktadır!
    Bizler -imanına, şirki, çıkarcılığı, gözü kapalı biatçılığı karıştırmama gayreti içinde olanlar- bu halimizden dolayı bugün de yarın Allah’ın huzurunda da başımız dik olacaktır, varsın bu aldatıcı-geçici dünya laftan anlamayan bazılarını aldatmaya devam etsin !!!
    Teşekkürler Kalemzade…

  5. Bol niyet okuma, bol kelime bükmece… Sonuç ne, öneri ne..? Somut, elle tutulur bir şey yok. Onlarca yıldır saldırı altında olan coğrafyaya, en az yüzyıldır insan yetişmesin, din bilinmesin, yaşanmasın diye getirilen her engellemeyi kaldırmaya/gidermeye dönük çabaları görmemek acı gerçekten. Yazı yazanda bir avuç Mekke’deki müslümanın neden “Rum ordularının galibiyetini istediklerine ilişkin” hiç fikir bile yoktur eminim. Yazı yazan istiyor ki, kişi Kur’an a bir dalsın ak pak çıksın? Ben hiç görmedim. Hatta adı Abdullah olan, soyadı İslam vs olan ne yiğitler, hatun kişiler(!) her hafta adını kitaptan aldıkları halkalarda toplanıp günah çıkardıklarını gördüm, “onurdan sadaka” vermelerinin istenildiğini gördüm. Ancak onlar, bunlar müslümanı bağlamaz, tebliğ eder, uyarır ve dayatmaz. Hayrı çoğaltır, kendinden eksiltir karşısındakine/ihtiyaç sahibine verir. İbadetlerinde Rabbi’ne için için yakarıp hayırlar, güzellikler ister. Gerektiğinde inancına saldıran azılı düşmana karşı hazır kıta bekler. Dağın fareleştiği yazının özeti; üç yanı denizlerle, dört yanı düşmanlarla çevrili yaşam toğrağımızı coğrafik olarak fiziksel ama aslında tüm varoluş değerlerini silmek için, İslamdan tamamen arındırılmış bir bölgeye dönüştürmek için saldırtılan en azılı taşeronlara (PKK, FETÖ, DEAŞ, PYD..) ve arkalarındaki azılı küffara(ABD, İngiltere, Avrupa, Rusya..) inat Özellikle insanların 15 yıldır değer vererek bağımsızlık, elif gibi dikilme çabası gösteren liderlerine üstü örtülü giydirmece, karalamaca, bulamaca… Yazık!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir