Kirlenmemiş Çocuklardık Biz

Geçmişten Gelen İzdüşümümüz

Önce ne olduğumuzu, bugünlere nasıl geldiğimizi hatırlayalım… Önce kendimizi bilelim…

Bu topraklarda… bu coğrafyada… şu satırların yazarı olarak içinde olduğum devrin… zamandan benim payım için izdüşürülen tarihi kesitin… yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyılın bugününe gelip geçmekte… ve halen yaşamakta olan şu devrin/neslin çocukları… gençleri ve yaşlıları olarak bizler… bir geçiş döneminin tanıklarıyız. Çoğumuz öyle bir hayat sürdük ve sürmekteyiz ki… bu hayatın içinde… hem madden hem de manen… birçok ikilemin ve tutarsızlığın içinde kaldık. Ve şimdi o ikilemlerin çözümlerini ve sorularımızın gerçek cevaplarını yeni yeni bulmaya başladık.

Daha ilkokul sıralarında kafamız karışmaya başladı. Okulda bize evrim diye bilimsel bir teori anlatılırken… yazları dinimizi de öğrenelim diye gönderildiğimiz cami kursunda ilk insan olarak Adem öğretildi. Çakmak taşıyla ateş yakan, ilk tekerleği yuvarlayan kıllı mağara adamının tasviri ile… peygamber olan ilk insan Adem’in tasviri birbirini hiç tutmuyordu. O merhamet edilesi küçücük ve tertemiz beynimizle bu iki bilgiyi çoğunlukla kendi iç alemimizde birleştirmeye çabaladık.

Eminim çoğunuz da benim gibi kendinize özel “belki de”li teoriler üretmişsinizdir. Çünkü camideki hoca da… okuldaki öğretmen de… bize yalan söyleyecek değillerdi ya! O halde bizim çözemediğimiz bir şeyler vardı… Edindiğimiz bilgileri beynimizde birleştirdik… Çünkü kalbimiz iki tanrıya kulluk edemiyordu… Bu da ne demek şimdi, demeyin… Acele etmeyin… Kimseyi de aşağılamadım… Biliyorum ki öyle ya da böyle anlayacaksınız.

Evet o küçük anlağımızla teoriler ürettik… Âdem, Allah tarafından yaratıldığında çok donanımlıydı dedik… ama belki de sonra insanoğlu büyük yıkımlar yaşayarak ilkelleşti! Yeniden üstünlüğü ele alana kadar taş devirleri falan geçirdi! Adem’in çocukları tarımla hayvancılıkla uğraşıyordu ise de… belki sonra insanlar bunu unuttu ve dinazor avlamaya başladı! Buğday, mısır tarlaları ve koyunlar keçiler bir ara belki de yeryüzünden kayboldu! Önceleri başka insanlar yoksa… hmmm.. Âdem önce demek ki sadece kendinin peygamberiydi!

Ürettiğimiz… ama genellikle yüksek sesle seslendiremediğimiz sorularımız… ve bu benzeri çözümlemelerimiz… ya da saçmalamalarımız… kafamıza tam da oturmuyordu ama… muhakkak bizim henüz bilemediğimiz… ama büyüklerimizin kesinlikle bildiği açıklamaları vardı bunların!…

“Büyüklerimiz” kastımın, farkındalığa sahip istisnaları kapsamadığını hatırlatarak devam edeyim…

Peki var mıydı büyüklerimizin cevapları? Üzülerek söylüyorum ki onların da yokmuş… Büyüklerimizin, atalarımızın çoğunun sadece kabulleri varmış… Orada öyle burada böyleymiş… Hatta onların çoğunun aklına bile gelmiyormuş böyle sorular… Çünkü yaşları büyüdükçe kirli bilgiler ve tutarsızlıklar onları öyle bir sarmış sarmalamış ki soru soramaz hale gelmişler. Arada onları kavga ettirseler de… Camideki hocanın cevaplarına da inanmışlar… okuldaki öğretmenin anlattıklarına da… Bizim küçücük beynimizde kıpraşan doğru arayışı onlar için çocukça ve saçma bir çabaymış! Ve maalesef biz de büyüdükçe yavaş yavaş onlar gibi olmaya başladık.

Fen bilgisi dersi yazılı sınavında neandertal insanının sapiensle karşılaşmasını… veya avucunun içinde çevirdiği sopayla ateş yakan mağara adamını yazarken… din ve ahlak bilgisi sınavında Adem’i ve onun kaburga kemiğinden vücut bulan Havva’yı cevap olarak verdik. İkiz çocuklarını da birbiriyle çaprazlama evlendirdik!

Âdem konusu tek sorun olarak kalmadı… Yanında tutarsızlıklarla dolu başka bilgiler de almaya devam ettik… Camide öğrendik ki meğer ilk yaratılan aslında Adem de değilmiş! Son peygamber olduğu halde ilk yaratılan, Hz. Muhammed imiş! Cennetin kapısının üstündeki tabelada onun adı yazıyormuş! Âdem cennetin kapısında onun adını görünce çok şaşırmış! Bu kim diye sorunca gayb haberini almış! İleride Muhammed diye birisi gelecekmiş… ve herşey de meğer onun için yaratılmışmış… Eğer o olmasaymış Allah ne Adem’i ne de başkalarını ne de bizi yaratmazmışmış! Demek ki Allah nazarında bizim öyle pek bir değerimiz de yokmuşmuş! Çocuk aklı işte! Kınanır mı? Neyse…

Daha çok öğrendikçe daha çok kafamız karıştı. Kafamız karıştıkça da “olduğu gibi kabul etmeyi” öğretilip kabullendik. Beynimiz sorular sormaya devam etse de zamanla dilimiz susmaya başladı… Öğrendik ki soru sormak çok kötü bir şeymiş! Meğer merak etmek ve sorgulamak insanı imandan edermiş… başına da türlü işler açarmış! Öyle çok kurcalamayacakmışız! Çok okuyan ve düşünenler zamanla kafayı tırlatırlarmış! Öyle aklına gelen her soruyu sormak dinden de çıkarırmış! Peki din neydi? Ve biz bu dine ne zaman girmiştik ki, ondan çıkma ihtimalimiz söz konusuydu!

Kalbimiz sorarken… dilimiz sormadan devam ettik…

Okulda din işleri devlet işleri ayrı olmalı diye öğrenirken… camide laiklik dinsizlik diye anlaklarımıza yazılmaya çalışılıyordu… Biz hayatı anlamaya çalışırken… bir taraf bize laiklik ilkesi altında, dinini sadece devlet işlerine değil hayatına bile öyle pek karıştırmayacaksın diye dayatırken… nüfus kağıdımıza İslam yazıyorlar ve düğün dernekle pipilerimizin ucundan azcık kesiyorlardı… Diğer bir taraf ise bize arapça dualar ezberletirken… sağ elinle yazacaksın… sol ayağınla tuvalete gireceksin diye dayatıyor… ama hacı bakkal bile olsalar dükkanlarına Atatürk posteri asıyorlardı.

Neyse sonra… Büyüklerimiz biz küçücük çocuklarının kafalarını karıştırmaya devam ettiler… Birisi masanın altında çay bardağından rakı içerken… diğer birisi kıbleye dönmüş besmele çekerek aynı çay bardağıyla zemzem suyu içiyordu. Ayakta su içmek haramdı… ama zemzem olursa haram olan oturmaktı! Rakı içmek haramdı… ama gazete kağıdına sararsan Allah belki görmezdi!

İkisi de bizim büyüğümüzdü. Bir aradayken ikisi de Müslümandı! Bir arada olmadıkları zamansa biri öbürünü, öbürü diğerini imansızlıkla ya da gericilikle suçluyordu. Zihinlerimiz doğruyla yanlışı ararken, büyüklerimizin çelişkilerine rağmen dayatmacı duruşları… sormaktan hep vazgeçirdi bizi.

Bize gelen çok derin sorularsa şöyle olurdu… Söyle bakıym! En çok anneni mi seviyorsun babanı mı? Büyük amcanı mı küçük amcanı mı? Teyzeni mi halanı mı? Neden böyle bir tercih gerekiyordu ki? Tam “ikisini de aynı seviyorum” diye kaçamak bir cevap verecek olurduk ki… camideki hoca insani sevgimizi de hiyerarşiye soktu! Dedi ki önce Allah’ı, sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’i, sonra diğer peygamberleri, sahabesini, sonra melekleri, sonra şu şu alimleri, sonra diğerlerini… Hoca sayıyor da sayıyordu…

Okulda ise durum yine biraz farklıydı… En çok Atatürk’ü sevip onun yolunda giderken, sonra diğer silah arkadaşlarını, sonra büyük Osmanlı padişahlarını, tarihimizdeki büyük liderleri, hatta sonra cumhurbaşkanını, başbakanı bile övmeyi öğrendik… Camide Atatürk’ü okulda ise Allah’ı öven pek olmuyordu…

Kafamız yine karışmıştı! Camide sevmemiz gerekenlerle, okulda sevmemiz gerekenler beynimizde kıyasıya bir kavgaya tutuşmuşlardı! Âdem meselesinde olduğu gibi… yine o tertemiz zihnimizle karışık kaset yapar gibi… biz de sıraya koyduk sevmemizin şart olduklarını! Allah, peygamber, Atatürk, diğer peygamberler, melekler, annemiz, babamız, sahabe… alimler, cumhurbaşkanı, Atatürk’ün silah arkadaşları… sair ve sair! Çoğumuzun kendine göre bilinçli ya da bilinç ötesi bir sıralaması vardı.

Şimdi düşünüyorum da… o saf halimizle bile, biz en çok Allah’tan yana davranıyor ve O’nu seviyormuşuz yine de! Ama o Allah, bize “şunu önce seveceksin” diye dayatanların algısındaki Allah değildi… Onların Allah’ı kendileri gibiydi. Bizim Allah’ımızsa bize hep “özgürce sev” diyordu. İçimize seslenerek “sen özgürsün, özgürce düşün, özgürce tanımla, özgürce öğren” diye üflüyor ve bize öğrettikçe öğretiyordu. Diğerlerinin Allah’ı ise kendinden sonra bir hiyerarşi çiziyordu.

Bugün anlıyoruz ki… meğer Allah’la bizim aramızda sıralı bir protokol yokmuş. Bize lafta değil, gerçekten şah damarımızdan yakınmış. Kimimiz uyandık sonunda. Bunu fark edene kadar kırk yıl geçse de…

O küçücük kalbimizde annemizi sevsek de Havva anamızı ve peygamber hanımlarını daha çok sevdiğimizi… babamızı sevsek de peygamberimizi ve Atatürk’ü daha çok sevdiğimizi… söylemeyi öğrendik! Sanki böyle bir kıyas yapmamız gerekiyormuş gibi!

Bunları söylerken bile bir kesimin peygambere, diğer bir kesiminse Atatürk’e dil uzattığımı zannederek… hop oturup hop kalktığını ve bu makalenin yazarı olarak beni kategorize etmeye çalıştığını tahmin ediyorum. Ama bilmiyor ve anlayamıyorlar ki benim peygambere/peygamberlere olan hayranlığım ile Atatürk’e ve derin algı sahibi tüm düşünürlere olan saygım onlardan kat be kat fazla. Anlamalarını da beklemiyorum… Çünkü başka şeyler de biliyorum… Ve birçok yazımda onlara birçok işaret bıraktım.

Neyse… Çocukluk evresinden gençliğe adımlar atmaya devam ederken… Zamanla bir de mezhebimiz… hatta iki yönlü mezheplerimiz… ve hatta birçok mezheple bağlantımız olduğunu öğrendik! Hadisler, rivayetler, icmalar, kıyaslar, ilmihaller, namazın içinde dışında şartlar derken siyerlerle birlikte hayatüs sahabeler duyar olduk. Arada “Atatürk kimdir?” sorusunun ezber cevaplarını… diğer bir arada otuz iki farzı ezberledik… Atatürk ilkeleri ile imanın altı şartını peş peşe cevapladık… Gözümüzün içine baka baka, bunları düşman gibi karşı karşıya koyarak ezberlettiler bize. Ne Atatürk ilkelerini sorgulattılar bize ne de imanın ya da islamın şartı dediklerini… Komünistlik, faşistlik, solculuk, sağcılık ve sair ideolojik ya da siyasi mesajları ve bunların özdeşleştirildiği dini ve milli duruşların birçok tutarsızlıklarını saymıyorum bile… Atatürkçülüğü ve peygamberciliği belirgin bir örnek olarak koyuyorum ortaya…

Bir yandan Çanakkaleler, Sakaryalar ve Sarıkamışlarla duygulanırken, bir yandan mesneviyle, tasavvufla ve teravih namazındaki melodik selavatlarla ya da bayram namazlarındaki Itri bestesiyle huzur bulduk! Atatürk’e uymazsak vatan haini… peygambere uymazsak kâfir olacağımızı anladık! Ama büyüklerimiz… arka planda o ikisini birbiriyle kavga ettirmeyi hiç bırakmadılar…

Biz özellikle bu ikisiyle ilgili bilgi bombardımanlarına tutulurken… ne adam gibi Atatürk’ü ne de insan gibi peygamberi anladık… Belki de münafık olduk… İkiyüzlü olduk! Soru sorana göre cevaplar verdik… Tutarsız söylemlerle, tutarsız bir bellekle ve ahlak eğitimi altında bilinçsiz bir ahlaksızlığı benimseyerek büyüdük… Çünkü büyüklerimizin çoğu da… biz de bilinçsizce şirk koşuyorduk… Yanlış duymadınız… yanlış okumadınız… Şirk koşuyorduk. Allah’a ortak koştuğumuz için ahlaksızlaşa ahlaksızlaşa büyüdük.

Arapça dua ederken, Türkçe sövmeyi… Elimizi haramdan çekerken, dilimizle bal tutan parmağımızı yalamayı… Belimizle zinadan kaçarken, beynimizle her bir haltı hayal etmeyi öğrendik! Sonra bir de gördük ki… bazıları o kadarından bile kaçmıyor!

Gerçekler ve yalanlar içiçe… ve ne kadar çok anlatılırsa anlatılsın… “Atatürkçü olacaksın” baskısı Atatürk’ü anlamamızı… “sünnete uyacaksın” baskısı da peygamberi anlamamızı engelledi… İnsan olmayı ise… bir türlü beceremedik… Öğrenemedik… insan gibi düşünmeyi…

Her aykırı düşüncemiz ya Atatürk düşmanı batının oyunu… ya da aynı İslam düşmanı batının projesiydi! Bizimkilerde ise hiç kabahat yoktu! Hep dış güçler… dış mihraklar! Oysa Atatürk “Gençliğe hitabede” iç mihraklardan bahsederken… Kuran da Allah’ın dinini içeriden hançerleyenleri anlatıyordu. Biz her ikisini de ezberledik… Anlamadan savunduk… Slogandan öteye gidemeyen milliyetçiliğimiz ve Arapça bir söz şahitliğine (kelimei şehadete) indirgediğimiz dindarlığımızla övündük.

Bize güya vatanımızı sevmeyi öğretenler… bizi Atatürk putçusu…   Bize güya din öğretenler de… bizi peygamber putçusu yapmaya çalıştılar. Ama bunun putçuluk olduğunu onlar da bilmiyor ve bu tür iddialara çok sert cevaplar veriyorlardı.

Bize vatanseverlik taslayanlar bize asla slogandan öte bir barıştan bahsetmedi… Oysa taptıkları Atatürk “yurtta ve dünyada barış” derken… “bedenim toprak olacak, fikirlerimi anlayın” diye uğraş veriyordu. Bize dindarlık taslayanlar da aynı onlar gibi mezhepçi bir düşmanlıktan yanaydı… Hak mezhepler hak olmayan mezhepleri döverdi! Oysa İslam… barış demekti. Fakat onların bildiği din, Kuran’daki din değildi… Halen de değil…

Kuran’ı okurken “Allah’ın adıyla” diye başlayan ama Allah’tan gayri herkesi dinde önder sayan nesillerin çocuklarıyız biz.

“Ölüler sizi duyamaz” diyen Kuran’ı ölülere okuyan, “Ne dediğinizi bilmeden salata yaklaşmayın” diyen Kuran’ı ne dediğini bilmeden namazında okuyan, “Şefaatin tümü Allah’ındır” diyen Kuran’dan, başka şefaatçiler çıkaran, “Bu kitaptan sorulacaksınız” diyen Kuran’a karşı “şu rivayetlerden, şu kitaplardan, şu şu hükümlerden de sorumluyuz” diye ekleyen, “Kolaylaştırılmıştır” diyen Kuran’ı zorlaştıran, “Oku” diyen Kuran’ı okumayıp duvara asan ya da bilmediği bir dilde okuyan uyanamamış nesillerin çocuklarıyız.

Dindarlarımız, hocalarımız, bize çok şeyler anlatıyorlardı… ama Kuran’dan, daha doğrusu onun içinde ne yazdığından behsetmiyorlardı. Kuran’ın kitabımız oluşu sadece slogandı. Onu okuyacaksın, hatmedeceksin ama asla Türkçe değil diyorlardı… Yüzünden okumak diye akıl dışı bir şey dayattılar bize… Kuran’ı yüzünden okumak! Öyle okumak çok sevaptı! Arapça cennet diliydi! Türkçe okursak zaten anlayamazdık! Ne akıl dışılık… Türkçe okursak anlayamayız ama Arapça okursak anlarmışız…dık!!! Bugün gülüyorum ağlanası halimize! Eğer bir şeyi anlayamadığını düşünüyorsan, anlamak için çaba sarf edip kafa yormaz mısın? Biz ne cahilce bir cenderenin içine tıkılmışız!

Oysa Kuran bir rehberdi… İçinde eksik olmaması, tek bir sözde gizliydi… “Ondan başka ilah yoktur.” Kitabı bile sorgulamamız gerekiyordu ki doğru olduğunu anlayalım… Bunu anlayınca dünyevi anlayışınız da değişiyor, soru ve sorunlarınıza daha akıllı cevaplar buluyordunuz. Hayatınıza artık aklınız yansıyor ve cevapları zihni pratiğinizle bulabilmeye başlıyordunuz. Kitabın her şeye cevap vermesi gerekmezdi. Ama her cevabı kapsayışı işte bu tevhid anlayışının sindirilmesiyle ilişkiliydi. Kimine göre yok sayılan… Tek tanrı bilinci… Tek Allah… The God… El İlah… Aloha… Elohim… Tengri… Tanrı… Allah.

Henüz fark etmemiş olabilirsiniz de… ama bir gün fark edeceksiniz ki… Bu topraklarda son yıllarda ciddi bir aydınlanma söz konusu ve çok ciddi ve olumlu bir dönüşümün eşiğindeyiz… Tabi eğer bu fırsatı değerlendirebilirsek! Dibe vurmak, yukarı çıkabilmek için son şanstır.

Bu esnada aklımızı cahil din adamlarının ve cehalet içinde yaşayan dindarların elinden kurtarmamız ve onlara bile barış elimizi uzatmamız gerekiyor… Peki bu nasıl olacak?

İnandıkları kitaba iman etmeyen ama en dindar olarak… Allah dostu olarak… evliya olarak… büyük alimler olarak… hocaefendiler olarak… “Allllahh!” yolunda siyasetçiler olarak… önümüze takdim edilen… ve Kuran’da yazan şeyleri onlara Türkçe olarak dillendirdiğinizde dehşetle karşı çıkıp sizi sapmış olarak niteleyen bunca insanla birlikte nasıl bir barış sağlayabiliriz?

Bu Kuran dediğimiz kitap… Sana, bana, size, diğerlerine, doktora, mühendise, çobana, sıvacıya aynı anda nasıl rehber olabilir? Üstelik Arapça iken… İşte en güzel sorulardan biri buydu? Sormaya cesareti olanlar için…

Cevap… Elinizdeki fener gibi… Nereye tutarsanız orayı aydınlatır… Mesele dil değil… Türkçe konuşuyorsan Türkçe anlarsın… Şurada anlattım… Manada ise… maddeseli de dahil olmak üzere… Cevap izdüşümü… (Bu cevap için “Yağmurun İzdüşümü” isimli makalemi okuyabilirsiniz)

Kabullenmeseniz de Kuran’ı anlamak için okuduğunuzda anlayacaksınız…

Şu satırlarda… bir kez daha hatırlatayım… Zaman zaman kullandığım “Sen” dilim sizi yaralamasın… Sen’den kastımın ne olduğunu, bu yazdıklarıma kendi zihin kalemleriyle dahil olup, o “Sen”e dahil olmayan kalpler biliyor. Emin olun ki kalplerin dilinde lisanımızda olandan çok daha fazla kelime var. Yazı dilimizde kalbin dilindeki kelimelerin hepsinin karşılığı yok. Ancak bu kadar yazabiliyoruz. Ama kalbiyle konuşabilenler o kelimeleri de okuyabiliyorlar.

Onlar bir şekilde şu cümleleri edenler oldu…

“Çok kirlendik Allah’ım! Rabbim biz çok fena kirlendik! Burası şirk kokuyor… Buralar şirk kokuyor Rabbim… Öyle bir yağmurla yıka bizi ki Allah’ım… Hem uyanalım… hem de artık kandırılmayalım… Artık kirletilmeyelim.”

Sonra da bu dualarını eyleme dönüştürdüler. Kutsayıp boş sloganlarla papağanlık etmediler. Yani salatı esas yönünde de ikame edip, öğrendikleri doğruları öylece savunmayıp, hayatlarına tatbik ettiler. Azlar ve hep az olacak gibi duruyorlar. Ama anlıyorlar. Zanna ve rivayetlere değil sadece gerçeğe inanıyorlar.

Kirlenmeden önceki o çocukluğumuzdaki gibi… iyi düşünür, iyi niyetli olursan sen de okuyacak, sen de anlayacaksın.

Barış denince kimsenin tartışmadığı, kavga etmediği, herkesin sustuğu, hiçbir şeye ses çıkarmadığı bir ortam geliyor klasik inananların aklına. Oysa susmak barışçı olmak demek değildir. Zulme ses çıkartmak barıştan vazgeçmek demek değildir. Başkalarının putuna dokunmak bozgunculuk değildir. Yanlışı göstermek, yanlış yapıyorsun demek de barışa ihanet demek değildir.

Ancaaak… Daha kendi putlarını kırmadan, başkalarının en büyük putunun boynuna baltayı asmak anlamsızdır. Daha ay’a bakmadan, yıldızları düşünmeden, güneşle yanmadan… onlara hayran olmadan… onları Yaratan’ı bulup hayranı olamazsın. Daha kendine dönüp kınamadan, başkalarını kınayamazsın. Daha sen pişman olmadan, başkalarını tövbeye çağıramazsın. Sen daha kendini bilmeden, onların durumunu bilemezsin. Sen kendini düzeltmeden kimseyi düzeltemezsin. Bunların hepsi tamam bile olsa, sen ancak sana sorana açıklar, sana gelene anlatırsın. O hazır olmadan sana gelmez. Sen hazır olmadan ona gidemezsin. Kitap bile yazsan, onu merak edip eline almayana… Kuran’ı eline alsa bile okumayı erteleyene okutamazsın. Onu okumayı kendisi dilediğinde, onu okutmayı Allah dileyecektir.

Gönlüncelikle ve selam ile…

9 thoughts on “Kirlenmemiş Çocuklardık Biz

  1. Yâni Cengiz Bey, içindeki her şeyi dışarı vurmuşsun. Bugün ki İslam, ancak böyle anlatılabilir… Ama, söylediğin gibi kendi putunu kırmayan yine anlayamayacak….İbrahim’i yine tanımayacak…Çünkü O, senin “SEN” dediğin kişi, putunu kırmayıp İbrahim’i yakmayı tercih edecek. Onun ateşi İslam’ın ateşinin yanında ne ki!…
    Umarım ki, Allah senden razıdır. Yüce Allah’tan çalışmalarına kolaylık getirmesini diliyorum. Selamlar….

    • Evet Benim de yüreğime en çok ateş koyan kısım yazının bu son kısmı oldu sevgili cengiz bey kardeşim Allah senden razı olsun sadece bunu diyorum yüreğinden öpüyor sana ve hanımına selamlar Ahmet diliyorum

  2. Hayırlı sabahlar, hayırlı bayramlar diliyorum. Cengiz kardeşim, her satırında her paragrafında hepimizin hayatında yaşanmış ve yaşanan gerçeklerden kesitler var, gönlümüzden geçen söylemek isteyip ifade edemediğimiz birçok konuyu bizim adımıza ifade etmişsiniz, katılmamak mümkün değil. Rabbim gönlünüze, kaleminize güç versin, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum, selam ve sevgi ile…

  3. Çok güzel bir yazı olmuş Cengiz Bey, ellerinize sağlık.
    Allah sizden razı olsun, ilminizi/ilmimizi artırsın. Herkese iyi Bayramlar diliyorum. Selamlar.

  4. Kalemine, yüreğine sağlık. Herhalde en vurucu, anlamlı, hüzün verici, sade ve gerçekçi yazın bu olsa gerek.
    Paylaştığın için teşekkür ediyorum.

  5. Hepimizin çocukken o saf zihninde, o boş ama hararetle dolmayı bekleyen beyninde çakan şimşekleri, tenakuzları, sonu gelmeyen soruları dile getirip, sonrasında, bu ülke insanına has insan yapısı olarak, bunları nasıl cevapsız-karşılıksız bırakarak yuttuğumuzu, unutup gittiğimizi, bir zaman sonra umursamadığımızı övülesi bir edebi dille dile getirmiş Kalemzade…
    Haklı olarak, artık o devrin geride kaldığını, iletişimin ve haberleşmenin kolaylaştığı bu gün, bilgi akışının çok çeşitli yollarla ve kolay olduğu şu devirde artık, hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı savına katılmamak mümkün değil yazarın..
    Duyan, gören, algılayan insan sorgular!.. Önemli olan ise, bu halin kararlılıkla devam ettirilip-ettirilemediğidir! Çoğumuz sorgulamayı bi yere geldikten sonra bırakıyoruz! Ama, ne kadar bilirsen o kadar gelişirsin ; ne kadar gelişirsen o kadar topluma faydalı olursun prensiplerinin önemini kavrayamıyoruz çoğu zaman…
    İnsan için, fıtratının temeline yazılmış değişmez düsturlar şunlardır ve bunlarsız insan ilerleyemez : Vahiy, akıl ve bilgiyi gereğince sentezleyip kullanarak okumak, araştırmak, geliştirmek… Müslüman geçinen koca âlem bunlardan uzun yüzyıllardır yoksun olduğu için, her devirde neredeyse, güdüldü, sömürüldü! Artık, bundan sonra böyle birşey olmasın dilerim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir