Tavlanın Sırrı

Zarlardan ve Pullardan, Allah’a ve Verdiklerine…

Tavla… açıkçası çok severim. Hele karşımda düşünüp akledebilerek oynayan iyi bir oyuncu varsa saatlerce oynayabilirim. Tamam kardeş…. Duydum seni! Satranç da iyidir, güzeldir, zevklidir, yarıştırmaya kalkma hemen! Satrançta “neden öyle oynadın?” diye karşı tarafa genelde kimse kızmaz, ama tavlada iş başka! Çıngar çıkar çıngar! 🙂 Birazdan açacağım. Ben tavladan bahsediyorum. Daha avam, daha ümmi… Herkesin akledebileceği kadar kolay… Belki ondandır benzetmelerim.

Bilenler bilir… Oyunun iki ana metası vardır. Zarlar ve pullar. Bunlardan biri elinde olmayan olasılıklarla, diğeri ise iradende olan olasılıklarla biçim değiştirir. Açmam gerekirse… Zarların kaç geleceği senin elinde değildir. Ama pullarını mevcut şartlar içinde dilediğin gibi oynayabilirsin. Bu durumda kendi elinde olan pulları en iyi biçimde hesap edemeyip zarlara küsen, hayıflanan… kaybetmesinin kabahatini zarlara bulup bağırıp çağıran adamı düşünün. Olasılıklar içinde payına düşeni beğenmiyor ve yenilgisinin faturasını zarlara bağlıyor. Aslında tüm olasılıkları hesap edebilerek oynayabilecek kabiliyeti olsaydı sürekli 2-1 atsa bile bir oyunu kazanabilirdi.

Yine de diyelim ki zarlar öyle bir geldi ki oyunu senin elinden alıp karşıya verdi. Öyle bile olsa bir oyunda yenilmek sanaldır. Eğer gücün yettiğince akli becerini ortaya koymaya çalıştıysan, buna rağmen aldığın yenilgi sana oyun stratejin hakkında mutlaka yeni bir şey öğretmiştir. Oyunda yenilmiş olsan bile sonuçta edindiğin bu değerle galibiyet yine senindir.

Yine de zarlar yüzünden yenildiğini düşünüyorsan, o halde bu zaten senin elinde olan bir şey değil demektir. Neden öfkeleniyorsun ki? Değiştiremeyeceğin bir gerçeğe üzülmenin anlamlı bir sebebi olabilir mi?

Eğer tavla oynarken zarları kurmanın yolunu bulup her seferinde istediğin zarı getirmeye başlamışsan oynadığın oyunu aslında kendine haram ziyan ediyorsun demektir. Veya pulları toplarken iki tane fazladan pulu çalarsan da öyle… Zahiren karşı tarafı yensen bile kendi içinde bunun gerçek bir zafer olmadığının ezikliğini duymaya mahkûm kalırsın. Üstelik oyun bu… Yenersin, yenilirsin. Sürekli kazanırsan zaten bir tadı kalmaz. Arada bir yenilirsen oyun hakkında ilmin, bilgin gelişir.

Yaptığın hile ile kendine zulmetmiş olur, bu esnada kandırdığını düşündüğün kişi senin bu hilene rağmen yeni bir stratejiye zorlanmış ve kendisini geliştirmiş olur. Dolayısıyla adil bir ortama kavuşunca o kişi başarıyı yakalarken sen hileye muhtaç olduğun için büyük ihtimalle ilk turda turnuvadan elenirsin.

İşte hayat da böyle…

Hayatta irademizde olmayıp da karşılaştığımız her şey bizim için tavladaki zarlar gibidir. Oysa bizim için bizim irademizde olan “pulları” nasıl kullandığımız önemlidir. Eğer bir şeye üzülmemiz gerekiyorsa ancak kendi yanlışlarımız, kendi hatalarımızdır… ki esasen onlardan bile ders alabiliyor ve düzeltebiliyorsak onlara bile üzülmeye değmeyecektir.

Birileri zarları değiştirmeye kalkıyor ve hile ile birtakım başarılar sağlıyorsa, onların bu sözde başarısının değersiz olduğunu ve onlara özenmemizin bir anlamı olmadığını da bilmeliyiz. Hile ile sınav sonucunu değiştirenler, kayırma ile başkasının hakkını yiyerek bir makama oturanlar, hırsızlıkla zengin olanlar, aldatmacalarla itibar sahibi olanlar, hukuksuzlukla suçları örtbas edilenler, bir kesime zulmederek diğer kesimin desteğini alarak hükmedenler, değersiz malını değerli gösterenler…. ve sair. Aldatanlar, aldatanlar, aldatanlar! Aslında öz be öz aldatılanlardır. Hem de kendi kendilerine. Onlara özenmek onlar gibi olmaya özenmektir.

Eğer zarlar öyle gelmiş de, fiziksel engelli olarak yaşamak durumundaysan… veya iş bulamayıp asgari ücretle geçinmek mecburiyetindeysen… ya da evin yoksa… araban hiç olmamışsa… birileri saraylarda yaşarken senin damından sular akıyorsa… üniversiteyi kazanamamışsan… başına türlü belalar gelmişse… hastaysan… iflas etmek üzereysen… sevdiğini kaybetmekle yüz yüzeysen… o kız sana yüz vermemiş… o oğlan sana bakmamışsa… cep telefonun yoksa… ya da ucuz bir tane var da kasıp duruyorsa… cebinde harçlığın yoksa… burnun biraz eğriyse… cüzdanını kapkaççı çaldıysa… sen bu zarların kaç geldiğine hayıflanmayacak, pes etmeyecek, mücadelene dosdoğru bir biçimde devam edecek ve elindeki pulları nasıl kullanacağına bakacaksın. Aksi biçimde davranmak aklını kullanmamak ve boş yere hüzünlenip öfkelenmendir. Bunlar da senin hiçbir işine yaramayacaktır.

Allah’a iman etmiyor musun? Allah’ın varlığından ve kurduğu düzenin en doğru biçimde tıkır tıkır yürüdüğünden emin mi değilsin? Daha mı iyi biliyorsun? Beğenmiyor musun O’nun senin önüne koyduklarını? Nasıl bir iman bu. Eğer tam biçimde iman ediyor olsaydın, Allah’ın sana sana lazım olan her şeyi tamı tamına verdiğini, daha azının veya daha fazlasının senin zararına olduğunu apaçık görecektin. O’nun sana asla zulmetmediğini, senin zararına ve kötülüğüne olacağı için burnunun eğri olduğunu veya istediğin arabayı sana vermediğini bilecektin. O sana pullarını aklınla oynamanı emrederken, sen hala zarlara takılıyor, zarları değiştirmeye çabalıyorsun. Gittiğin yol yanlış. Allah’ın hükmünü değil, kendi hükmünü gözden geçir. Akıllı bir insanın yapacağı şey budur.

Eğer o para, altın, ev, araba, dolar, hisse, eş, makam senin adam olmanda işine yarayacak olsaydı, Allah sana onu zaten sen daha istemeden nasip ederdi. Senin neye ihtiyacın olduğunu sen daha farkında değilken bilen O’dur. Senin iyiliğin için neye hiç ihtiyacın olmadığını da!

Yoksa Allah’ın varlığını reddedenlerden misin? O halde haydi koyul işe! Sen sahip ol tüm her şeye! Tüm dünyanın parasını çal çırp eline geçir! Tüm istediğin güzelliklere zorla sahip ol! İstemediğin insanları ve düşüncelerini yok et! … En yüksek makamları hile ile hurda ile ele geçir! Aklına geleni yapmaktan alıkoyan ne ki seni? İstediğin zarları getir hep!!! İstesen de yapamayacağını sen en az benim kadar iyi biliyorsun. Yapabileceklerin olsa bile içindeki o ses seni tüm o kötülüklerden daha da uzak tutmaya başlayacak. O ses senin vicdanından nefesine akacak ve sorgulayan bir insansan “neden kötülük yapayım ki!” diyeceksin.

İyi olmak için Tanrı’ya ihtiyacım yok diyeceksin he mi? Oysa varlığını dilin reddederken esasında sana yaşattığı düzene karşı geldiğini çok iyi biliyorsun. İşte anlamadığın ve reddetmeye çalıştığın aslında bu. Tanrı değil!

Yine de yokluğundan mı bahsedeceksin cahilce? Hadi yönet şu dünyayı o halde! Yerçekimi kuvvetiyle oyna! Bir gün batıdan, diğer gün kuzeyden doğur şu güneşi! Ay’ı fırlat Jüpiter’e doğru! Çek biraz güneşi! Yazın kırk dereceye çıkmasın sıcaklık! Ya da hükmet gırtlağındaki öksürük kılcallarını tersine salınıma… veya kontrol etmeye kalk tüm kılcal damarlarını! Faydalı moleküllerini ayır da ye tüm meyvelerin! Yapamazsın! O halde Tanrı yok değil, reddettiğin Tanrı bizzat seninle! Sadece farkında değilsin gerçeğin. Karşılaştığın kötülüklerden O’nu sorumlu tutuyor kendini aklamaya çalışıyorsun. Zarlara bakmadan pullarınla oynuyorsun ve kafan oluyor bi dünya!

Ya sen inandığını söyleyen! Okumadığı kitaptan emin olduğunu iddia eden! Ama kitabın dışındaki bir dinin uydurulmuş gereklerini İslam zanneden!  Ne diye dua ediyorsun, senin olmayan şeyi istemek için? Allah bilmiyor mu senin kıyafete ihtiyacın olduğunu? Sen ne yaptın şu ana kadar sana verdiklerinden razı olduğunu göstermek için? Onu bunu istemektense bu dünyada da sonunda ve sonrasında da sadece sana gerekli ve layık olan esas iyiyi ve güzelliği isteyip, verilene razı olsan olmaz mı? Razı olmak daha fazlası için didinmemek demek değil ki! Ama tabi ki sana verilmiş olan her ne ve ne kadarsa tam da senin ihtiyacın olandır her daim bilesin.

“Ama kardeşim baksana! Filanca bana kötülük yaptı! Falanca bana küfretti! Şu zulmetti! Bu yolumu kesti!”

Emin ol ki kötülük yapan kendine yapar. Kötü söz sahibini bağlar. Zulmeden kendine zulmeder. Yol kesenin yolu kesilir. Bunlar boş sloganlar değil… Emin olan bilir. Karşına çıkan her kötülük sana bir şeyler öğretmeye, göstermeye çalışan bir kılavuzdur. Fayda sağla. Zarları kurmaya kalkan basit bir oyunu kazanır, bilgiyi, ilmi ve insanlığını değil. Zalimler zulme karşı dikilen bir kişiye karşı bile taraftar edindiği insanların desteğine muhtaç olacak kadar güçsüzdürler. Özenme…

Allah benim için bir şey dileyecek ve ben ona razı olmayacağım öyle mi? Bizim için neyin iyi neyin kötü olduğunu biz O’ndan daha mı iyi biliyoruz? Tanrı olmadık biz! İnsan olmaya çalışıyoruz. Zarlar değil pullar kontrolümüzde. Oyunumuza bakalım. İrademizde olmayan şeyleri dert edip de kendimizi kahretmeyelim. Kitabı okumayı ve akıl yürütmeyi cahillere, kötülere, olmakta olduğunu bilmeyip oldum zannedenlere ve bir de Allah’tan bahsetmeyi cehalet veya kibirlilik zannedenlere bırakmayalım.

Gönlüncelikle ve selam ile…

7 thoughts on “Tavlanın Sırrı

  1. Her daim selam üzerinize olsun, Sizden gelenleri genelde sabah işyerine geldiğimde okuyorum, bu sebeple güne güzel başlamama katkısı oluyor. Yazınız harika olmuş. Herşey için çok teşekkür ediyorum. Selam ve sevgi ile..

  2. İnanın Cengiz bey çok güzel bir mesel ile çok önemli bir konuyu irdelemişsiniz.
    bu tavla oyunu hiç aklıma mukayese olarak gelmemişti. oysa yıllarca oynamıştım.
    aslında sizin cümlelerinizi okurken çok daha geniş ufuklar, arka planlar, alternatif fikirler de zihnime doğdu.
    ilahi irade ile cüz-i irade harmonisi… ve bu meltemde insan olabilmek…
    barış ve öfke, sevgi ve nefret, kolay ve zor cenderesinde pişmek…
    selam ile…

  3. BAKARA/61:Siz (ise şöyle) demiştiniz: «Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın.» (O zaman Musa da) «HAYIRLI OLANI, ŞU DEĞERSİZ, ŞEYLE Mİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSUNUZ? (Öyleyse) Mısır’a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır.» demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir