Cennet Nerede?

Cennet’in İzdüşümü

Cennet, cehennem, araf gibi mekân bildiren kelimeler tekil ya da çoğul olarak Kuran’da defalarca geçiyor… ve bu halleriyle aslında Kuran o mekanların ne olduğunu, nasıl olduğunu, nerede olduğunu ya da olacağını açıklıyor. Buna rağmen zanna ve rivayetlere çokça yüz verip ama ayetlerin ne dediğine aldırış etmeden konuşan çok… “Acaba Kuran bize bu konuda ne söylüyor?” diye konuşan ya da yazan pek yok… Kuran’a göre cennet daima gökle ilgi halindedir.

2:29 “Göğe yönelip yedi gök düzenleyen Allah…”

Çoğunlukla çoğul biçiminde “es-semavat” olarak geçtiği halde bu ayette olduğu gibi nadiren gökten tekil olarak bahis geçer. Bu ayetten anlaşılan… Allah’ın tek bir göğe yönelip ondan yedi taneye çıkarmasıdır. Buradaki yedi sayısı çokluk benzeşimi olarak anlaşılabilir… Ancak açıklayan başka ayetlerde bunun katlar halinde olduğunu da okuduğumuzda net sayı olarak da yedi tanedir şeklinde çıkarımlayabilmemizde bir mahzur yok. Yine de ister yedi olsun, ister çokluk anlamında… her zaman tekil geçen (el-ard) yeryüzünün üzerindeki bizim bildiğimiz gökyüzünün ilk tabaka olduğunu ve bunun da (es-semai olarak) kitapta tekil olarak geçtiğini anlayabiliyoruz. Şimdilik bu bilgiyi cebimize koyalım… Lazım olacak…

2:144 “Yüzünü göğe çevirdiğini görüyoruz…”

Her ne kadar bu ifade bulunduğu halden ve mekândan kurtulup özgürleşmek için yardım dilemeye atfediliyor olsa da yardımın göğe bakıp isteniyor olması manidardır… Bizim de derin duygularla yardım ararken göğe bakmamız bir rastlantı olmasa gerek…

3:133 “Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet…”

Bu ayet “Cennet ne kadar büyüklüktedir?” sorusunun cevabını veriyor. Yine de cennetin büyüklüğünün göklerle ilişkilendirmesi boşa olmasa gerek…

3:180 “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır…”

Burada mirastan kastın… zaten o varlıkları vermiş olanın onların gerçek sahibi olduğu anlaşılıyor. Yoksa şu anda yeryüzünün ve göklerin başkasının elinde olduğu… ve sonra… bizim konuşma dilinde anladığımız anlamda… O’na miras kalacağı değil… Burada konu bağlamında dikkat çekmek istediğim nokta ise onlarla ilgili Allah’ın gelecek planları olduğudur… ve O’nun planına göre… bir sona ya da devama sahip olacağı… bir gerçek olarak ortaya çıkıyor… Bu da cepte…

3:191 “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler… Rabbim sen bunları boşuna yaratmadın derler…”

Bu kadar büyük ve çeşitli yıldızlar, gezegenler ve gök cisimleri arasında bir toz zerresi kadar bile büyüklüğü olamayan Samanyolu galaksisinde… küçük bir güneş sisteminde… onun içinde Dünya denilen ufacık bir gezegende… küçük bir kara parçasında… küçük bir konutun bir odasının… bir köşesinde… nefes alıyoruz. Bu kadar çok şey bu kadarcık bir hayat için mi? Bu kadarcık bir mekân işgal edebilmek için mi? Elbette hayır! Bu kadar basit olsa, bu kadar teşkilatın… ve daha da önemlisi… bilimsel seviyemizin… neden var olabildiğini ve halen yapıtaşını açıklayamadığı bu aklımızın… gereği var mı?

Şu anda sizinle beraber yaptığımız da ayette söylenen değil midir? Bu kadar büyük bir evren… ve belki de on dört milyar ışık yılının ötesinde… bugünkü zaman algımız dolayısıyla göremediğimiz, bilemediğimiz öteler… boşuna var edilmiş olamaz.  Varlığımıza ve yok olmamıza sebep olabilecek kadar kusursuz bir denge içindeki evrende… iki santimlik bir göktaşı çekiminin var olup olmamasına bağlı… debelenen bunca hayatlar… boşuna var edilmiş olamaz. Bu kadar tesadüf, tesadüfün tanımını bile yerle bir eder.

5:112 “Havariler: Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? demişlerdi…

Yine manidar bir örnek… Havarilerin istediği bir sihirbazlık değil aslında… Eğer İsa’dan bir sihir istiyor olsalardı göğü işin içine katmaları gerekir miydi? Sanıldığı gibi Allah’ı mekanla ve maddeyle de özdeşleştirmiyorlar… O’nun her şeyi kuşattığı bilinciyle hareket edip, nimetini gökten bekliyorlar. Rabbi değil, Rabbin nimetini gökte biliyorlar.

5:114 “Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve bir belge olsun…”

“Evvelina ve ahirina” için… Öncemiz ve sonramız için bir sevinç ve bir (ayet) delil olsun istiyorlar… Bilimsel birikimimizle bu söylemi birleştirebilir miyiz… Bence öyle… Özellikle de (ahir) sonramız için bir delil olarak sunulması yine çok manidardır. Ahirde nimetlenilecek yer göklerdir. Bu anlamda da istikbal (gelecek) göklerdedir.

6:35 “Onlara bir ayet getirmek için yerde bir delik açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap)…”

Burada elçiye ve onun şahsında elbette bize de bir sesleniş var… Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ne kadar gerçeği ortaya koyarsak koyalım, gösterdiğimiz yazılı apaçık ayetlere , anlaşılır akıl yürütmelere ve bilimsel ve görünür bilgilere rağmen… insanların büyük bir kısmı kitaba ya bilmeden inandığını söylüyor ya da onunla hiç ilgilenmiyor. O güne kadarki kirli ve ön kabullü bilgileri üzerinde akıllarıyla düşünmekten ve yanılmış olmaktan korkuyorlar.

Ayetin bu yönünü hatırladıktan sonra konumuzla ilgili ifadesine geçtiğimizde açıkça görüyoruz ki… Büyük deliller yerde bir delik açıp altını göstermekten… ve daha da önemlisi göğe doğru bir merdiven kurabilmekten geçiyor… Bunun da ne kadar manidar bir söz dizisi olduğunu anlamak hiç de zor değil… Geleceğin kötü tarafı yerin altında, iyi tarafı ise göklerde… Adeta cehennem yerin altında, cennet ise göklerde der gibi… Konu bağlamındaki kanıt göklerde…

6:75 “İbrahim’e -kesin biçimde bilebilmesi için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk…”

Bu ayetin devamında İbrahim… Rabbini bulma yolunda… yıldızı, ayı ve güneşi teker teker deneyip aklediyor… ve sonunda Rabbinin onlardan biri ya da onların maddesel yönü ile açıklanabilecek olmadığını… onların da manen üstünde ve onları var eden olduğunu anlayıp halkına anlatmaya başlıyor. Dikkat çekmek istediğim nokta ise kesin bir bilinçle anlayabilmek için göklerin ve yerin kanıtlar içerdiğidir.

6:97 “O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir…”

Bu ayetin öncesinde ve sonrasında hem kozmik hem de biyolojik anlatımlar vardır. Konu yıldızların, sadece biz düz bir zeminde iken yol pusulası olmaları değil… yeryüzü ve gökler ile ilişkili olarak hem doğru ile yanlışı ayırt eden yolun açıklanması… hem de gelecekte gidilecek bir yolun manidar biçimde açıklanması olabilir. Gelecek zaman, yıldızların ötesi ile ilişkilidir. Bu ayetin hemen ardından gelen ayete bakın…

6:98 “Sizin için bir karar (kalış) ve konuluş yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri açıkladık…”

Bir karar yeri… yani varılacak yer… konuluş yeri… yaşanılacak yer… Önce yıldızlarla bulunan yol.. ve akabinde bu ayet.. bir önceki ayetteki açıklamanın sadece manen bir yol olmadığının delili gibi durmuyor mu?

7:40 “Onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler…”

İşte geldik, belki de en can alıcı ayete… Açıkça cennetin yolunun gökten geçtiği açıklanıyor. Şimdi cebimizden o tekil göğü “es-semai” yi çıkaralım… Burada da aynısı var. Göklerin kapısı değil, göğün kapısı açılıyor… Diğer göklere geçiş bildiğimiz göğün geçilmesiyle mümkün. Bu konunun üzerine birçok bilimsel kozmik araştırmayı konu ederek birçok farklı çıkarım yapabilirsiniz. Zamanın izafiyetinden, solucan deliklerine, paralel evren teorilerinden, karadeliklere, diğer galaksilere olan mesafelerden, beşinci altıncı boyutlara kadar neyi düşünürseniz düşünün… Ne çıkarımlarsanız çıkarın… ne şekilde olursa olsun hepsi kozmik bir seyahat içerecektir. Evrende ya da görünür evrenin ötesine bir seyahat… Ve inanıyorum ki bugün açıklanabilir olmasa da… bu seyahat açıklanabilir bilimsel tespitler içerecek… Allah’ın evrensel sünnetinin dışında olmayacaktır. İşin ilginç taraflarından birisi de bunu başaran insanların o kapılardan geçebilecek olması… bu yeterliliğe ulaşamayanların o kapılardan geçebilip bu seyahati gerçekleştirmelerinin mümkün olmayacağıdır.

Göğün kapıları açılarak… girilebilecek bir cennet…. ve bu ayetin hemen ardından gelen ayetler… Cehennem ve cennet halinin ve fiziki şartlarının da açıklanmaya devam edilmesi… aynı anda iki kesime ayrılan insanların da bu gerçeği… araf denilen geçiş güzergahında fark edişleri… Uzun… Üzerinde çok uzun düşünülebilecek… ve fazla bir zan’a düşmeden… bugünkü bilimsel tespitlerle bile uyum halinde olduğu anlaşılabilecek ayetler… İsteyen okur, dileyen düşünür.

Tüm bunlarla birlikte bu geçiş evresinin nasıl olacağı ve o aşamaya kadar neler olacağı ile ilgili ifadeler var kitapta… Bu noktada konuya “saat” dahil oluyor. Yıkılış saati… Kıyamete götüren süreç… O da çeşitlenebilir.

7:41 “Onlar için cehennemden yataklar ve üstlerine örtüler vardır…”

40’ıncı ayette gök kapıları kapatılan kişilerin 41’inci ayette üzerlerine örtüler çekilerek girecekleri cehennemden bahsedilmesi… İlginç değil mi? Cehennem yakınlarda bir yerlerde olsa gerek…

7:176 “Kendisine ayetleri verdiğimiz kişi yere saplandı…”

Burada tabi ki bir benzetim var… Eriştiği bilgiye rağmen, o bilgiyi kullanarak dünyaya meyleden kişi… Ancak yine de bu teşbihin yere saplanmak şeklinde verilmesi “cehennemin tanımı” açısından manidar olabilir.

7:187: “Saat… Onun zamanını O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı…”

Saat diye bahsi geçen şey “büyük vaka, ağır olay” ve benzeri ifadelerle geçiyor. Ansızın gerçekleşeceği ve tümüyle haberdar olunamayacağı bildiriliyor. Dikkat çekici nokta ise bu olayın yer ve göğün çerçevesinde olacağıdır. Tam olarak bir yok oluşa dair çıkarım epeyce zor.

10:7 “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar…”

Dünya hayatına razı oluşun kötülerle ilişkilendirilmesi… Allah’ın isteyene istediğini verişi ile birleştirilirse acaba nihayette de yıkılmış ve bozulmuş bir dünyanın cehenneme dönüşebileceğine bir çıkarım olabilir mi? Şimdilik geçelim…

11:106,107 Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada kahırlı nefes alıp vermeler vardır… Onlar, Rabbinin dilediği şey hariç, gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır…”

Burada dikkat kesileceğimiz ifade “gökler ve yer sürüp gittikçe” ifadesidir… Demek oluyor ki cehennem her nerede ise (ki bu ayetten önce kabirlerden kalkılmış olan hesap gününden bahsedilmektedir) gökler ve yerin varoluşu çerçevesindedir. Ebedi oluşu onlara bağlıdır…

Ancak buradan onların bir gün biteceği anlamını çıkarımlayamayız… Göklerin ve yerin sürüp gidişinin sonlanacağını ve böylece cehennemin de bir gün sona ereceğini söyleyemeyiz… Çünkü bu bir kanıt pekiştirme ifadesidir… Yani ebedi orada kalmak, varolabildikleri yerin de ebedi olduğunu pekiştirir… Arapça “Sürüp gittikçe ebediyen orada kalacaklar” ifadesi Türkçede “sürüp gideceğine göre onlar da orada hep kalacaklar” ifadesinin karşılığıdır. Ancak yine de zamanın izafiliği üzerinde konu farklı düşünülebilir.

Kalacakları yer ise, başka bir yer tanımlanmadığına göre, gök kapılarından geçemeyenlerin kalacağı yerdir. Buradan (o gün dönüşeceği haliyle) mevcut dünyanın ya da onun altının olabilirliği ihtimali yüksek görünüyor…

Rabbin cehennemdekilere olası bir dilemesi ise ebediyeti bozmayacağına göre… yüksek adaleti dahilinde kişilerin hak ettiği bir dileyiş olacaktır… Cehennemin varoluşunun sona ereceği anlamını taşımaz. Ancak Allah kaybedenlere hak edişinin bire bir karşılığını verecektir… Cehennemlikler için, daha fazlasını değil.

11:108 “Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilediği şey hariç, gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır.”

Hemen akabindeki bu ayet de cennet için aynı şeyleri söylüyor… Gökler ve yer sürüp gittiği sürece kalınacak yer… Demek ki cennet de bu yaratılış sınırlarında bir yerde… Rabbin cennettekilere olası bir dilemesi ise ebediyeti bozmayacağına göre… merhameti dahilinde daha olumlu bir dileyiş olacaktır… Cennetin varoluşunun sona ereceği anlamını taşımaz. Cennetlikler için hak ediş, yaptıkları iyi işlerin kat be kat fazlasıdır.

14:24 “Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.”

O halde güzel işlerin ve başarının meyvesi de muhtemelen göklerde olasıdır.

14:48 “Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün… Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.”

Kimi meallerde “değiştirilmesi” diye geçişi hatalıdır… Burada yerin ve göğün başka yer ve göklere dönüştürülmesi, onların yok olup başkalarının getirilerek değiştirilmesi değil, zaten var olanların bir değişim, dönüşüm geçirmesidir. Yine bu anlamda cennet ve cehennemin bu sahada olacağı anlamı çıkıyor.

15:14 “Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler de… ikna olmazlar…”

Yine gökyüzünden açılacak bir kapıdan… ve o kapıdan geçişin gerçeği görüş ile ilişkilendirilmesi… varılacak müjdeli yer hakkında aynı intibayı bize veriyor…

15:16 “Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için düzenledik. Ve onu her kovulan şeytandan koruduk.”

Bu ayet de, gökyüzünün tekil geçtiği ayetlerden biri… Burçlar yıldız kümeleriyse… Ve gözle görülebiliyorsa… bu kümeler Samanyolu galaksisinin içinde olmalı. Bu anlamda “yakın göğün yıldızlarla donatılması” ayeti (37:6) ile örtüşüyor. Samanyolu galaksisinin sarmallarıyla birlikte 30 ila 70 bin ışık yılı (kaba ortalama ile 50 bin ışık yılı) mesafede olması ile… melekler ve ruhun 50 bin yılda yükselişi (70:4) ayeti çerçevelenirse… yakın (ve tekil olarak geçen) göğün görülebilir yıldızlar olarak Samanyolu galaksisinin dahlinde olan gökyüzü olduğu… eğer cennet göklerde ise… onun da Samanyolu galaksisinin dışında olma ihtimalinin daha olabilir olduğu çıkarımlanabilir… Ama elbette bilimsel seviyemizin geldiği nokta bu çıkarımımızı zamanla güncellenerek izdüşürebilir de.

Hüküm değil, sadece bir ufuk paylaşımıdır.

Selam ile…

8 thoughts on “Cennet Nerede?

  1. Cennet ve cehennem konusunda kafamı en çok kurcalayan nokta; yaşadığımı zannedip aslında ölü olduğumu düşünmem oldu. (Aslında çelişkili bir cümle) Tekasür suresi bu konuda bizi kabire varmak ile ilgili bir ifadeyle uyarıyor. Yani aslında dünyevi çabalarımız boşuna ama dünya hayatı o kadar karmaşıklaştı ki, yüksek kazançlar elde edemeyenlerin diğerlerine göre cehennemvari bir hayat sürmesi, yada hayal edebildiğimiz cennet yaşamının bu dünyada birileri tarafından yaşanıyor olması, ya da bize öyle gösteriliyor olması. İmanı zayıf biri gibi gösterebilir söylediklerim ama şu kalabalık şehirlerde, bu şüphelerin içine düşmek doğal değil mi? Kendimizi ıspatlamak için girdiğimiz her dünyevi mücadele bizi biraz daha cehenneme çekmiyor mu? Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır derken hiç aynada ne gördüğümüze bakmadık. O nefsi nasıl terbiye edebiliriz. O bitmek bilmeyen yaşama arzusunu nasıl söndürebiliriz. Hayatın değerli olduğu algısına ve sırf kendi hayatlarını daha iyi ortamlara taşımak adına birilerinin yaşlanmasına, yok olmasına göz yuman o domuz nefsimize nasıl söz geçiririz? Evet Allah’ın sünneti bize bu konuda yol gösteriyor ama nefisle mücadele konusunda aslında yapayalnız olduğumuz gerçeği neden gözardı ediliyor. Küçük günahlar işleyip sonra her zaman tövbe kapısına yaklaşmak sizce bizi daha çok kirletmiyor mu? Her adım yükseldiğimizde biraz daha “ben” cil olmuyor muyuz? Evet bir olur birlik olursak bozulmayız belki dışardan ama ya içimiz, kalbimiz ne der bu konuda? O kadar çekici dünya hayatı yarışı olmalı mıydı? En sonunda o çekici hayatlara kavuşmanın zorluklarını görüp çekilmiyor muyuz kenara? Peki böyle bir kenara çekilme ne kadar samimi? Maddi hayat konusu dışında manevi olarak, sadece ölümlerde sığınıyoruz o Allah büyüktür lafına, yaşadığımız bu tarihte maddi imkanları ekstrem düzeyde olanlar söyletmiyor mu bize Allah büyüktür lafını? Her peygamber içinde ağır bir yük taşıyordu, gönüllerindeki o herkesi kucaklama arzusu yaklaştırmadı mı onları Allah a? Sonunda gördükleri hep madde arzularıydı ya da zulüm. Peki soruyorum o zaman bu dünya hayatı sınavı neden bu kadar zor? Neden bu sınavda başarı ölçütü var? (Yani bu ölçüyü elinde tutma cesaretine sahip olanlar neden doğal dengenin içindeler?) Doğal olmayan her iş bizim elimizden çıkıyor, ama doğal bir dengenin içinde yaşıyoruz?! Kabil kardeşini öldürmeseydi, tarih yinede var edermiydi öyle bir nefsi? Gelecek zamandaki o cennet kapıları nefsimize neyi emredersek şu an acaba ona göre mi şekilleniyor? Saygılarımla

  2. Değerli kardeş,
    Yine güzel, anlaşılır ve vahiy eksenli bir ufuk çalışması olmuş.
    Allah ilmini artırsın.
    Selam ile

  3. Allah razı olsun sevgili kardeşim, ayetlere bakış açınız çok iyi.
    Hele “7:40 -Onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler…” ayetinin yorumu gerçekten çok başarılı. Benzer senaryoları ben de uzun zamandır düşünüyordum. Sanki aklımdan geçenlere tercüman olmuşsunuz. İzninizle size yardımcı olacak (cehennem ile ilgili) bir ayet grubunu da ben aktarmak istiyorum:
    -Hayır! Siz yakında bileceksiniz.
    -Sonra, hayır! (Öyle olmadığını) Siz yakında bileceksiniz.
    -Hayır, keşke siz, İlm’el Yakîn (kesin bilgi) ile bilseydiniz.
    -Mutlaka cahîmi (alevli ateşi) görürdünüz!
    -Sonra mutlaka onu Ayn’el Yakîn ile (gözünüzle) göreceksiniz.
    102 (Tekasur) / 3-7

    Bu ayetlerden, ahirette gözle görülecek olan cehennem ateşinin “İlm’el Yakîn” yani “ilim/bilim” ile tespit edilebileceğini anlıyorum. Bu müthiş bir şey. Bu gün bilimsel keşifler sonucunda bildiğimiz, yerin altındaki magma ve çekirdek, sanki cehennem gibi!
    Keşke Müslümanlar Rasul’ün cinsel gücü, deve sidiği, kertenkele öldürme vs. ile uğraşacağına, bilimde ileri bir toplum olsaydı ve Allah’ın Kur’an’da defalarca teşvik ettiği ilimlerle uğraşsaydı…

    Elbette gaybın bilgisi Allah’a aittir. Bizler ancak Allah’ın bize lütfettiği bilgi ile bilebiliriz ve tahminlerde bulunabiliriz.
    Allah hepimizi “ayetleriyle yükselen” kullarından eylesin…

  4. Yazık..Felsefeden uzak gerçek anlamda bilimden ve bilimin öngörülerinden uzak.Kendi çalıp söyleyen bir iç devinim paradoksu.Yirmi otuz kelime ve bunların olası bir kaç yüz varyasyonlarıyla ömür tüketiyorsunuz.Ne kavramları doğru biliyorsunuz ne de gerçekten “bir şey biliyorsunuz “! İmam hatip tedrisatından geçeli 30-32 yıl oldu.Hiç bir şey değişmemiş.Konular “derinmiş” gibi üzerinden geçile geçile yalama olmuş ama kuşak değiştikçe yeni sanılan sohbetler.Of of..

  5. Metin Gezer… Bilgini, bilincini, yolunu, gerçeğini bizimle paylaş. Çıkar bizi mağaradan. Daha iyisini getir bize. Aç gözlerimizin açılmadığını düşündüğün kanatlarını… Oflama… Tıslama… Taş koy taşın üstüne. İnan ki senin kınadığın gibi kınamayacağım, senin küçümsediğin gibi küçümsemeyeceğim seni burada. Selam ile…

  6. Peygamber bize bir cami bıraktı, onun neresi olduğunu anlayamadık. Bir de bir kitap bıraktı onun da ne olduğunu anlayamadık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir