15 temmuz darbe

Yıl 1979… Dünya Çocuk Yılı… Ben de çocuktum. On yaşında ve ilkokul dördüncü sınıf öğrencisiydim. Okuluma doğru giden “paralel” iki yol vardı. Bir çocuk için ikisi de tehlikeli. Toros Caddesi o zamanlarda toprak bir yoldu. Kamyonlar geçerken çamura falan saplanır, yanında bir dere akar, bir tarafında bahçeli tek ya da iki katlı evler diğer tarafında upuzun bir çayır uzanırdı. Bu yol çok çamur olduğu zamanlarda diğer yolu, nispeten asfalt kırıkları olan Talat Paşa Caddesini kullanarak yürürdüm okuluma. Daha kalabalık, dükkânlar da bulunan daha eğlenceli bir yoldu. Ama çöpler olduğu için etrafında köpekler de vardı. Onlardan korkardım. O yoldaki bir bakkalın bitişiğindeki küçük dükkân bir partinin bürosuydu. Hemen önünde de yuvarlak bir çöp bidonu vardı. Onun yanından geçerken hemen dibinde ayağıma silindir konserve kutusu biçiminde bir şey çarptı ve yuvarlandı. Eğilip onu elime aldım ama ne olduğunu anlayamadım. Gazete kâğıdıyla sarılıp yapıştırılmış gibiydi. Elimde salladığımda belli belirsiz sesler geldi içinden. Kutu ne çok hafif ne de tamamıyla yoğun olacak biçimde ağırdı. Neyse sonra vazgeçip çöpe atmaya karar verdim. Ama çöp bidonu zaten taşmış vaziyette olduğu için yine bidonun dibine bıraktım cismi.

Akşam okuldan eve dönmek için yine oradan geçerken çevredeki insanların toplanmış olduğunu, bir kaç polisin de onları uzaklaştırmaya çalıştığını gördüm aynı yerde. Sokulup bakmaya çalıştım. Dükkânların camları kırılıp dökülmüş, (hangi parti olduğunu hatırlamıyorum) parti bürosu simsiyah bir ise bulanmış haldeydi. Etraftaki yaşıtım diğer çocuklara sorduğumda heyecan içinde oradaki çöp bidonunda bir bombanın patladığını söylediler bana. Anladığım kadarıyla kimse ölmemişti ama yaralananlar olmuş.

Yine aynı günlerde sık sık sokakta insanların öldürüldüğüne dair haberler alırdık. Sokak aralarında birilerinin vatandaşları çevirip “sağcı mısın solcu mu?” diye sorduklarına, kimini dövdüklerine kimini ise bıçaklayarak ya da kurşunlayarak öldürdüklerine dair çok şey duyardık. Televizyonda da zaten ölüm haberleri gırla giderdi. Yurt içinde bunlar olurken haberlerde yurt dışında da Asala dedikleri bir örgütün büyükelçilerimizi öldürdüklerini işitirdik.

Asala ile birlikte nedense Fransa’nın adı o günlerde çok geçer, ermeni meselesi sık sık gündeme otururdu. İlginç! Bu anıları hatırlayınca aklıma bugünkü Fransa da geldi. Bizde bir bomba patlıyor, bir süre sonra Fransa’da. Bizde havaalanında bir bomba daha patlıyor, peşinden milli gününde Fransa’da bir kamyon bir sürü insanın üzerine gidip eziyor. Bir dönem başbakanımız Fransa’daki saldırıdan sonra teröre karşı yürüyüşe katılmak üzere oraya gidiyor, Cumhurbaşkanları başbakanımızın elini bile zoraki sıkıyor ve sanki biz yapmışız gibi kibirli bir tavır koyuyor! İlginç! Bir şey söylemeye çalışmıyorum! Sadece gözlem ve benzerlik! Neyse!

Yıl 1980… Sağcı solcu kavgaları sadece sokaklarda değil silahlanmış üniversite öğrencileri arasında, fabrika önlerinde de olurdu. Çatışmalı grevlere ve silahlı işçi mitinglerine çok yerde rastlardık. Duvarlara sürekli bir takım parti ya da örgüt isimleri ya da (bana ve o yaşıma göre) anlamsız sloganlar yazılırdı. Gündüz üzeri kireçle kapatılır gece yeniden yazılırdı. Yakınımızdaki lisenin dershane pencerelerinden bile kavgacı ülkücülerin ve solcu örgütlerin pankartlar astıkları çok vakiydi.

O dönemde insanlar arasında, darbe çokça konuşulan bir şeydi. Memleketi bu durumdan ancak askeri bir darbenin kurtaracağına dair derin bir kabul içerisinde çok büyük bir çoğunluk vardı. Kahvehanelerde, cami avlularında, esnaf lokallerinde, hemşehri derneklerinde ve akraba muhabbetlerinde artık askerin iş başına gelmesi gerektiği ayan beyan konuşulur, kimse de darbenin legal olmadığına dair tek bir şey söylemezdi. Halkın büyük çoğunluğunun algısında darbe çok normal ve hatta gerektiği zaman farz gibiydi. Hatta size bir şey söyleyeyim… Politikacıların bile (gerçekleştiğinde) buna boyun eğmeleri gerektiğine dair yaklaşımları olduğunu çocuk yaşımıza rağmen algılayabiliyorduk. Zaten anarşi ve korku huzurun belini bükmüştü. Aynı dönemlerde “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sloganları ile “Hakimiyet Allah’ındır” sloganları da kavga halindeydi. Bugün her yere “Hakimiyet Milletindir” yazanlar o günlerde “Hakimiyet Allah’ındır” yazıyordu. Demek ki o gün işlerine öyle geliyordu, bugünse böyle. Demek ki Allah’ın adı kalplerine değil sadece dillerine dolanmıştı! Demek ki işin özünü o gün de anlamıyorlardı, bugün de. Maksat slogan olsun!

12 Eylül 1980… Ve işte o gün geldi. Ortaokula başlayacağım günlerde bir sabah askeriyenin darbe yaptığını öğrenerek uyandım. Mahallemizde de, semtimizde de, yurdumda da bir bayram havası vardı adeta. Sevinç yönüyle aynen bugünkü gibi! O gün darbeye sevinenlerle bugün darbeye direnenler aynı kimselerdi. İyi ki asker gelmişti. Çünkü ne anarşi kalmıştı ne korku. Ne parti kalmıştı ne şu örgüt bu örgüt. Halkın gözünde darbe bir kurtuluşun, askeriye ise güvenin göbek adıydı. Eğer bir yerde askeriye varsa orada huzur var demekti. Olana bitene bakarsan öyleydi de. Biz çocuk yaşımızda arka planda neler olup bittiğini bilmiyorduk belki ama herkes siyasi partilere sövüyordu. Kenan Paşa dinimizi de ülkemizi de uçurumun kenarından kurtarmıştı. Darbeci anlayış askeriyenin değil, zaten halkın kültürüydü. O günlerde “Kenan Paşam! Sen bizim ikinci peygamberimizsin.” diyen hacı amca otuz sene sonra cenazesine tükürecek olan hacı amcayla aynı kişiydi. Bugün zırhlı personel taşıyıcının üstünden inip teslim olan askeri linç eden, o günkü hacı amcanın eli tespihli oğludur. Kenan Paşa’yı yüzde doksan küsür ile başına seçen, yamalı da olsa bugün de geçerli olan onun anayasasını kabul eden bugünkü darbe karşıtı halkla aynı halktır. Neyse…

26 Ağustos 1983… Çoğunluğa göre küçük bir kesim darbenin fatura bedelini o günlerde belli belirsiz öderken, birilerinin canları yanarken halinden memnun olan büyük çoğunluk yeni seçimlerle yeni tonton başbakanını oya boğduğu günlerde ben de Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi oldum. Askeri okullara rağbet çok yüksek, aşamalı sınavları kazanma şansı oldukça düşüktü. Yüzbinlerce aday, okula alınacak 400 kişiden biri olmak için savaştık. Nihayet asil listeden 189. olarak yazılı sınavı geçtim. Ama yetmiyordu. Önce bir sağlık taramasını, sonra bedeni yeterlilik sınavlarını ve en sonunda da geniş bir kurul önünde mülakatı geçmem ve babamın bir kefille birlikte… vazgeçmem, ileride atılmam ya da başarısız olmam durumunda ödemesi gereken bol sıfırlı bir yüklenme senedine imza atması gerekiyordu. Ebeveynimin her iki kandan aile ağacımı nüfustan çıkartıp yüz kızartıcı ya da nazar edilecek ciddi bir suçun her iki koldan altı nesil geriye doğru bulunmaması da elzemdi. Hepsini başarıyla geçtim ve okula başladım. Ama daha bitmemişti. Evimize ve mahallemize gözlemciler gönderilip, sınıf subaylarından en az birinin de birkaç defa ailemi evimizde ziyaret etmesi gerekiyordu. Aile yapımızı, çevremizi, kültürel ve dini durumumuzu ellerindeki check-list ile incelemesi lazımdı. Bir ses çıkmadığına göre onlardan da geçmiştik demek ki.

Herkes tebrik ediyordu. Bu kadar talebin olduğu bir dönemde askeri öğrenci olmak büyük başarı kabul ediliyordu. Ortaokul sonrası sınavlardan hemen hepsine girmiş, tamamını ve özellikle Fen Lisesini kazanmış, bu arada Tübitak Matematik yarışmalarında da üstün başarı almış bir öğrenci olarak, tüm seçenekleri reddedip, tutup askeri liseyi seçmiştim. Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi olmak büyük onurdu. Bu onuru bize yaşatan zaten başarımızdan çok toplumumuzun bakışıydı. Sonraki yıllarda da vardır ama yoğunlukla 1980-1985 yılları arasında askeri liselere giren hemen her öğrenci okullarının üstün derece yapmış öğrencileriydi. Övünmek için söylemiyorum, birçok arkadaşım da benim gibiydi. Çok daha geleceği parlak olabilecek okullarda okumak yerine askeri liseyi tercih etmiştik. 14 yaşında bir çocuk olarak başlarda bu onuru yaşamadım değil ama kısa süre içinde sivil ortamı daha çok tercih eder oldum. Akrabalar sürekli beni üniformalı kıyafetimle görmek istediklerini söyler durur ama ben onu okulun, kışlanın dışında giymek istemezdim. Çünkü ben, özgürlüğümü ve dikkat çekmemeyi daha çok seviyor, şapkamla ve ayyıldızlı düğmeleri, apoletleri olan ceketimle övülmekten içgüdüsel olarak hoşlanmıyordum. Bilmediğim bir duygu bu yönde övüldüğümde beni hep rahatsız ediyordu.

Yıl 1984/1985… Elbette yatılı okuyorduk. Gündüz dersler, spor ve eğitim akşamları ise topluca ders çalışma saatlerimiz vardı. Bir akşam yine etüd saatindeydik. İçeriye bir komutanımız girdi ve elindeki listeden bir arkadaşımızın ismini okudu. Diğer kısımlardan/dershanelerden de okunan isimlerle beraber o arkadaşlarımız bodrum katındaki salonlara alındı. İlk başta ne olduğunu anlayamadık. Önce nedir acaba diye korktuk, sonra ise işi şakaya vurmaya başladık. İki etüd saati de bitmiş ama onlar hala dönmemişti. Biz artık yatmak üzere koğuşlarımıza gittiğimizde yavaş yavaş haberler gelmeye başladı. Meğer “irticacıları” tespit etmişler, onları sorguluyorlarmış. Meğer içimize sızmış birçok tarikatçı, “badeci”, Nurcu, Süleymancı varmış! Çevremde ehlisünnet akrabalarım olduğu halde o güne kadar bu kavramlardan hiçbiri zihnimde karşılık bulmuyordu. Ben de çokları gibi Kuleli’den önceki çocukluk yıllarımda sadece yazları camiye Kuran kursuna giden, elif-ba ve biraz ilmihal öğrenen bir çocuktum. İrtica, tarikat, nurcu gibi kelimeleri ilk defa duyuyordum. Tabi arkadaşlardan bilenlerle ister istemez diyaloğa girince bir şeyler anlamaya başladım. O gün, sorgulanan arkadaşlardan bir kısmı, özellikle de nurcu oldukları gerekçesiyle okuldan atıldı. Bazıları ise yanımıza geri döndü. İlerideki dönemlerde de ara ara irtica nedeniyle atılanlara şahit olacaktık.

O günlerde yeni yeni PKK terörünü de duyar olmuştuk. Ancak bununla ilgili süreci bu yazının konusu yapmayacağım. İrticanın terör kadar sadece orduda değil, tüm devlet kurumlarında tehlikeli kabul edildiğini bilirdik.

Ancak bu ilk atılanlarla birlikte esasında üzerimizde belli belirsiz bir baskı oluşmaya başladı. Adeta görünmez bir sopa, bize artık din hakkında ciddi konular konuşmamamız gerektiğini baskılıyordu. Çünkü içimize o korku düşmüştü. Ya bizi de irticacı zannederlerse! Ya bizi de okuldan atarlarsa! Bu görünmez endişe ve prensip sadece okulda değil, meslek hayatımızın da epey bir bölümünde birçoğumuz için sanıyorum ki geçerli olmuştur. İrticacı yani gerici olarak addedilmek adeta utançtı. Bundan kaçınmak da dinden uzak durmakla ancak mümkündü! Din sadece Ramazan aylarında hayatımıza girerdi. Oruç, olması gerektiği biçimde doğal kanıksanır ve isteyen istediği kadar orucunu tutardı. Ama namaz ve kitap için aynı şeyi söylemek aslında pek de mümkün değildi. Sağda solda olur olmaz yerlerde namaz kılanlar olduğunda üstlerimiz bilmese bile zaten kendi arkadaşlarımızca şaka yollu bile olsa alaya alınırlardı.

Yıl 1987… Kara Harp Okuluna başladık. Aramıza askeri lise kökenli olmayan sivil lise kaynaklı arkadaşlar da katıldı. Dinden imandan çokça bahsetmeyişi, Harp Okulu döneminde de görünmez bir kural olarak aramızda devam ettirdik. Oysa! Oysa, şimdi düşünüyorum da… Hiçbirimiz birilerince zannedildiği gibi dinsiz imansız değildik ki! Eğer din hakkında özgürce konuşabilecek güven bize verilseydi, çok muhtemelen süreç bizi Kuran’ın Türkçesine götürürdü ve bugün ortalığı kana bulayan içimizdeki kendini gizleyen hainler çok daha kolay ortaya çıkabilirdi! Çünkü insanlar dinden bahsederlerse ve birtakım yerlere bağlıysalar bir şekilde onlarla ilgili şeyleri ağızlarından kaçırmaları çok ihtimal dâhilindedir. Oysa yıllar boyunca irtica diye okuldan ya da meslekten atılanların bir kısmı büyük ihtimalle alelade dindar olanlardı diye düşünüyorum. Hatta belki de onların atılması, makamlara sızdıkları dönem ve yerlerde Fethullahçıların elinden de olmuş olabilir. Çünkü bugün görüyoruz ki bazı isimler personel yönetimine ilişkin etkili yerleri kimselere kaptırmamışlar…

Atatürk… Geleyim birilerinin bugün “ne dertleri varsa” bana ısrarla sorup durdukları Atatürkçülük anlayışımın ne olduğuna… Evet, o günlerde sorarsan herkes Atatürkçüydü. Atatürk’ün adının arkasına saklanıp dindara saldırmak da sözde Atatürkçülüktü, ona dair bilgileri ezberlemek de sözde Atatürkçülüktü. İlginçtir, o günlerde arkadaşlarla konuşurken çokça sorduğum soruları hatırlıyorum: Tamam Atatürkçüyüz de, Atatürkçü olduğumuz için ne yapıyoruz? Yani Atatürkçü olmak yaşadığımız hayatta neyi değiştiriyor, neye etki ediyor? Atatürkçü oldum demekle Atatürkçü olunur mu? Uygulamadıkça Atatürkçüyüm demenin ne manası var? O günlerde tahmin edemezdim ama meğer yirmi beş sene sonra bu soruların benzerlerini şöyle soracakmışım… Müslümanım demekle Müslüman olunur mu? İnandım demekle iş bitti mi? Okumadığı kitaba inanılır mı? Uygulamadıkça Kuran’ı bilmek ne işe yarar?

İtiraf edeyim ki, ilkokuldan başlayan tüm Atatürkçü geleneğe rağmen askeri okul günlerinde ve hatta mesleğimin ilk yıllarında Atatürkçülük konusunda fikren net bir olgunlukta değildim. Çünkü içerideki camianın bir nevi ideolojik Atatürkçülüğü ile dışarıdaki ehli sünnet çevrenin Atatürk düşmanlığı arasında geniş bir makas vardı. Aidiyetimi okuluma, vatanseverliğime ve edineceğim mesleğime yönlendirdiğimde benimsemem gerekenlerle, aidiyetimi dinime ve sivil çevreme yönlendirdiğimde benimsemem gerekenler taban tabana zıttı. Oysa ben içeriden de dışarıdan da bir şeyler alıyor, bir şeyleri konu bazında vicdan yoluyla kabul ya da reddetme noktasına varabiliyordum. Doğru iki tane olamazdı. Neticede her iki yönde ifrat ve tefrite düşmeden bir orta yolu benimsemeye, gayri ihtiyari ve bileşik kaplar misali geldim.

Atatürkçülükte tapıcılıktan uzak bir fikri anlayışı benimseyip gerektiğinde dillendirirken, dışarıda din ile Atatürk’ü bir araya getirmeme kararı aldım. Yani aslında problemden bir anlamda kaçmış oldum. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü bugün Atatürk’ü de geleneğe göre değil, fikren anlıyorum, dinimi de geleneğe değil kitabına göre anlıyorum. Ve görüyorum ki Atatürk doğrusuyla yanlışıyla ve tarihi izdüşümüyle cehaletle gücü yettiğince mücadele etmiş ve müthiş öngörülerde bulunmuş çok önemli bir liderdir. Hatta müthiş bir dehadır. Atatürk insandır. Elbette hatalar da yapmıştır. Ama bu ülke bugün hala ayaktaysa bu, Allah’ın rahimliği ve bu çerçevede Atatürk ve arkadaşlarının yapıp ettiği doğru işler vesilesiyledir. Cumhurbaşkanının icraatlarını eleştiren herkesi “Tayyip düşmanlığı”yla yaftalayanlar yıllarca biriktirdikleri kinle ne kadar Atatürk düşmanı olup olmadıklarını gözden geçirmeliler. Bunu da onların ikilem defterlerine yazmış olayım.

Ekleyeyim… Yeni Atatürkler doğmasının önündeki en büyük engel hep onu putlaştıranlar olmuştur. Eniyle konuyla Atatürk’ün düşüncelerini konuşmak yerine onun sarı saçını, kovaladığı kargaları anlatan ve ona peygamber siyeri gibi siyer biçip ezberletenlere de, sizin ruhunuz bile duymazken benim sözüm olmuştur. Ancak Atatürk bir Fatih’ten bir Yavuz’dan bile daha önemli, çok daha makul işler yapmış ve çok daha öngörülü bir liderdi. Atatürk’ün hırsızlık yaptığını bilmiyorum, Atatürk’ün hitabetlerine baktığımda tutarlılık görüyor, bir gün önce söylediğinin başka bir gün tersini söylediğini görmüyorum, Atatürk’ün insanları Allah diyerek aldattığını görmüyorum.

Atatürk’ün ne kadar dindar olup olmadığı ise beni hiç ilgilendirmiyor. Kimseyi de ilgilendirmemeli zaten. Onun insanları din adına Allah adına kandırmamış olması, İslam ve barış/sulh temelinde benim için yeterlidir. Bu arada her şeyin sahtesinin kötü olması gibi Atatürkçülerin de sahtesi zararlıdır, yalancıdır. Daha Nutuk’u bile okumamış olanların, bugün bile hala kendilerine Atatürkçü demeleri kendilerini kandırmalarıdır. Daha Nutuk’u okumamış olanların kendilerini Atatürk karşıtı görmeleri de aynı kapsamdadır. Netice olarak şunu da unutmadan söyleyeyim ki Atatürk’ün Allah’ın diniyle değil uydurulmuş dinle mücadele etmiş bir kişilik olduğunu anlamak artık hiç de zor değil. Atatürk’ü dini kavramlar üzerinden vurmaya çalışanlar kendi dinlerini ne kadar biliyorlar, dönüp bir bakmalılar.

Darbeci Olarak Yetişmedik… Net söylüyorum ki, biz askeri öğrenciler iken darbeci olarak yetişmedik. Hatta daha kamuoyu Kenan Evren’i kutsamaktan vazgeçmemişken biz onun yapıp ettiklerini o yaşımıza rağmen aramızda eleştirir dururduk. Elbette İç Hizmet Kanunu 35.maddesinin askeri ihtilale bir kapı açtığını bilirdik ama bunun en azından vatanın çok zor duruma düşmesi durumundaki en son çare olduğunu da bilirdik. Yani bizim algıladığımız darbe kavramı “yönetimi ele geçirip ben yöneteceğim lan” demek değil, cumhuriyeti ve milleti koruyup kollamayla ilgili olarak kanunların zorladığında topyekün yapılacak bir görevdi. Üstelik hiçbir zaman aklımıza hayalimize halka ateş etmek gibi bir şey gelmezdi bizim. Kavramlarımız arasında bu yoktu. Çünkü eğer bir darbe yapılacaksa bile zaten bunun halkla beraber ve halkın isteği ile olacağını zannederdik. Çoklarının iddia ettiği ve bugünkü aidiyetleri gereği sloganik biçimde sanıldığı gibi bütün subaylar darbe meraklısı değildir. Eğer darbe meraklısının kim olduğunu soruyorsanız askerden önce kesinlikle halktır, derim. Askere o gazı veren de, darbe yaptığında alkışlayan da halktır. Çünkü o zamanlarda da halkın çoğu düşünmeden, ona verilen algı ile hareket ediyordu.

Yıl 1991/2014… 1991’de teğmen rütbesiyle ilk komutanlık görevime başladım. 2014 yılında ise albay rütbesinde iken emekli olmaya karar verdim. Bu ikisi arasındaki yirmi üç yılda adeta yüz elli yıl geçirmişim gibi elbette çok şey yaşadım. Birçoğumuz gibi çok defa ölümle burun buruna geldim ve hatta ölümden döndüm. Çok büyük acılara tanık olduk. Psikolojimiz zaman zaman altüst oldu. Her seferinde Allah’ın yardımıyla ayağa kalktık. Ama bu yazıdaki kronoloji, bir mantığa istinaden olduğu için çoğunu es geçiyorum.

Meslek hayatımız içinde bu nispeten iyi niyetli ve eleştirilebilir darbe anlayışı da zihnimizden uçtu gitti zaten. Birileri gizli gizli devam ettiriyorsa da onlar eğitimin ve harekâtların yükünü çekenler değil, kurmaylık akademisine doğru ittirilen fethullahçı nurcular, en güzel yurt dışı görevlerinde ve karargâhlarda övülüp gözetilenlerdi demek ki.

İlginç bir noktaya da dikkatiniz çekeyim… Küçük merkezlere ya da terörün yoğun olduğu yerlere tayin olduğumuzda kendi devrelerimiz olmasa bile genellikle herkesi tanırdık. Bir şekilde hep aynı kişiler bu zor görevlerde karşılaşırdık. Ama hasbelkader bir nedenle büyük merkezlere gittiğimizde… mesela Diyarbakır merkezine ya da Malatya’ya ya da Erzincan’a, Ankara’ya gittiğimizde etrafta dolaşan subayların çoğu tanımadığımız ya da pek görüşmediğimiz kimseler olurdu.

Şu bir gerçek ki; biz içimizdeki bu Fethullahçıların net biçimde kim olduklarını hiç anlayamadık. Arkadaşlarımız hakkında sui-zannın peşine de düşmedik. Tard edilenlere baktığımızda genelde Fethullahçı olmayan nurcuları ve diğer tarikat heveslilerini görüyorduk ya da öyle biliyorduk. Onlardan da olduğunu duyardık ama sayıları çok daha azdı. Komutanlığını ya da karargâh görevlerini yaptığım kendi birliklerimde bu tür konulara ayıracak açıkçası zamanım da olmadı, özel bir merakım da olmadı. Çünkü genellikle yoğun görevlerde ve zor şartlarda çalıştım. Hep görevlerime odaklandım. Karargâh dedikodularından hep uzaktım. Hatta bu yüzden yeni çıkan mesleki imkânlardan habersiz ve birçok özlük haklarımdan bile mahrum kaldım. Benim gibilerin derdi genellikle kendi işini en iyi yapmak, vatanını en iyi biçimde korumak ve yaptığı yapamadığı işlerden dolayı mahcup duruma düşmemekti. İş disiplinimiz hemen tamamımızın en iyi yönüydü. Bir şey o saatte olacaksa ne yapar eder oldururduk.

28 Şubat 1997… Toplum gibi ordu da maalesef bir başörtüsü meselesine takıldı gitti yıllarca. Birçok dindar insana bu yüzden zulmedildi. Şüphe ile ya da sözde disiplinsizlik ihtarlarıyla çok kişinin ekmeği elinden alındı. Birçoğumuz da bu zulümden hayat şartlarımız ve özel hayatımız gereği az ya da çok etkilendik. Sadece erlerin değil bizim de annelerimiz törenlere alınmadı. Ya da sosyal faaliyetlere aileler zorunlu olarak çağrıldı ve bir kokteyle bile katılmamak yeri geldi sicilleri etkiledi. Benim artık mezhepsel bir görüşüm yok ama bir dönem kendisini belli belirsiz hissettiren adeta bir alevi çoğunluğu hakimdi general kademesinde. Neredeyse alevi olmayan ya da o generallerle iyi bir diyalog içinde bulunmayanlar general yapılmıyor algısı bile oluştu. Atatürkçü geçinen ama Atatürk’ün fikirlerini sağlıklı biçimde anlayamamış olan ve sadece laiklik baskısıyla her istediğini yaptırabileceğini ve memleketin sahibinin sadece kendileri olduğunu zanneden bir kesim oluşmuştu. Laiklik din ve vicdan özgürlüğünü garanti eden şey olması gerekirken dini yönetmeye kalkar bir hale getirildi. Yani Atatürk’ün kastettiği laiklik de ihanete uğradı. Ayrıntıya gerek yok. Geçti gitti. Neyse ki bu baskıdan ve hatalardan zamanla dönüldü. Ancak haklı yönleri yok da değildi ve bugün geldiğimiz noktada zulmün taraf ve biçim değiştirdiğini de görüyoruz. O da bu yazının direkt konusu değil. Şimdilik onu da geçiyorum…

27 Nisan 2007 ve Sonrası… İnanın ki ne olduğunu ben de hala anlamış değilim. Suçlu suçsuz denmeden içeri tıkılan bir sürü asker, her aykırı ifade sahibinin ergenekoncu zannedildiği kaygan bir zeminde darbelenen hükümet değilmiş de orduymuş gibi hissettik. O dönemde zulmedilen bence askerdi. Ve üstelik iktidarın “ne isterse verdiği” paralel yargıçların işi olma ihtimali bugün görünene göre oldukça yüksekti. O günlerde sadece askerin susturulduğunu ve baskılandığını düşünüyorum. Askerin iktidara yönelik elektronik postasının da sadece buna bir refleks olduğuna emin gibiyim.

İlginçtir bugün tüm o davalara kumpas deniyor ve karşı davalar yürüyor. 28 Şubat davasında bile içeride kimse kalmadı. Ama bence kabahati olanlar vardı. Suçlu suçsuz denmeden ve hatta suçları bile kendilerine ifade edilmeden içeri tıkılıp yıllarca mağdur edildiler… Aileler perişan oldu. Taraflı mahkemelerde dertlerini anlatsalar da dinleyenleri olmadı. Yanlarına ziyarete gitmek bile korkulan bir şeydi. En ağır hükümlerle cezalandırıldılar. Sonra baktık, yine suçlu suçsuz ayrılmamış biçimde hepsi dışarı çıktılar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Aynı dönemlerde hükümetin de desteğiyle Fethullahçı yapılanma altın devrini yaşıyordu. Hem siyasette hem de halkın gözünde 2013 ortalarına kadar ülkenin en vatanperver ve en hizmetkâr insanları zannedildiler. Bizse içeride öyle düşünmüyorduk ama kirlenmemiş Türk askerinin artık sesini kesmişlerdi. Bugün sokakta darbeye karşı direnenlerin büyük kısmı o gün bütün orduyu ve bütün subayları dinsiz diye yaftalıyordu.

Yine yalan yok… Bu dönem birçoğumuz adeta halka küstük. İktidar yanlısı görüşlerde olanlar dışında yıllarca canını ortaya koymuş subay ve astsubayların çoğunda halkına karşı bir gönül kırıklığı oluştu. Bize ne denmedi ki? Kamplarımızda keyif çatmadığımız mı kaldı, orduevlerinde partiler düzenlemediğimiz mi? Hangi birini anlatayım? Siz orduevlerinde bizim keyif çattığımızı zannederken, biz izne gelirken bile o orduevlerinde yatacak yer bulamıyor, ya koltuklarda sabahlıyor ya da rütbemiz ne olursa olsun birbirimizin (affedin) osuruğunu burnumuza çeke çeke daracık bir odada yan yana üç dört ekleme yatakta uyuyorduk. Zannettiğiniz gibi her yaz değil meslek hayatım boyunca ailemle sadece iki defa kampa gittim. Kimse bize bedava yemek de vermedi. Meslek hayatımın on bir yılı ailemden uzakta geçti. Çocuğumun yanına döndüğümde kucağıma aldım, ağladı. Beni tanımadı…

Aynı dönemde paşalarımızın ve hatta devlet büyüklerimizin bir kısmı yakınları ile beraber, özenle hazırlanmış süit odalarda kalıyorlardı. Ama fatura milletimiz tarafından tüm subaylara kesilmekten geri durulmuyordu. Bizim içeride verdiğimiz mücadele aslında sizin mücadelenizdi. Tabi ki sözüm her generali kapsamıyor. Arazide bizimle aynı çadırda yatacak ve aynı tabağa kaşık çalacak kadar tevazu sahibi ve güneşin altında bunalmasınlar diye yakalanan teröristlerin üzerine branda çekmemizi emreden merhametli generallerimiz de vardı. Bizler ele geçen teröriste aman dokunmayın, tokat atmayın diye uyaran subaylardık. Halka ateş etmek ne demek? O koruma altındaki hainlerin çoğu zaten bizimle değillerdi.

Yaklaşık on yıl süren bu ordu karşıtı dönemin sonlarına doğru taktik dersler öğretmenliği yaptığım için iyi biliyorum ki; orduya rağbet azaldığı gibi özellikle sivil kaynaktan subay ve astsubay sınavlarına giren namzetler de giderek arttı ve kalitesizleşti. Ayrıca sözleşmeli subay astsubay alımları bir kısmı hariç genel profili olumsuz yönde oldukça değiştirdi. Kuleli Askeri Lisesi, Maltepe Askeri Lisesi ve Işıklar Askeri Lisesi kaynaklı olarak Harp Okulunda da birlikte olacak şekilde sekiz yıl birlikte okuyan bizler meslek hayatımız boyunca da istisnalar hariç birbirimizi çok iyi tanırdık. Halen de tanıyor ve hatta birçoğumuz görüşüyoruz. Ancak bugün artık birbirinin simasını bile tanıyamayan muvazzaf devre arkadaşlarıyla doldu Türk Silahlı Kuvvetleri. Eminim ki tüm bunlar da kötü niyetliler için bulunamaz fırsatlardı.

15 Temmuz 2016… Bu darbe girişimi rezilliğinin ardından, iki yıl önce (2014) emekli olduğum için bir yandan kendimi şanslı addediyor, bir yandan da yapacak bir şeylerim olabilirmiş de yuvamı terk etmiş gibi hissetmiyor değilim. Bugün geriye dönüp düşündüğümde anlıyorum ki bu kandırılmış kişiler kendilerini müthiş bir şekilde gizlemişler. Bugün yapıp ettiklerine bakıyorum, meğer pek de güven içinde değilmişiz. Yıllarca aynı kaptan yemek ye, aynı koğuşta yat, sırlarını konuş, dertlerini de özlemini de harçlığını da paylaş ve sonra günün birinde gelip başına silahı dayayarak, kontrol bende, sana darbe yapıyorum desin, üzerine helikopterle bombalar yağdırsın. İnanılır gibi değil. 15 Temmuzu 16 Temmuza bağlayan gece, o silahlı helikopterin Ankara’nın semasında ateş ettiği görüntüyü ekranlarda görünce dondum kaldım, gözlerime inanmakta zorluk çektim. Adeta bir kâbus görüyorum da sabah olunca uyanacakmışım gibi hissettim! Darbe girişimi hadi olabildi diyelim de, bu terörist saldırganlık doğru olamayacak kadar beklenilmezdi! Utandım! Hatta ertesi günlerde tutuklanan yirmi küsür generalin hırpalanmış görüntülerini izleyince utanmakla da kalmadım, iyi ki de general olmaya özenmemişim, şu düştükleri hale bak dedim. Gururun yerlere serildiği o görüntülerdeki generallere öfke duymakla acımak duyguları arasında gidip gelirken midem ağrımaya başladı. Bu arada yeri gelmişken… Başka teröristlere iyi davranmamakla eleştirilen polisleri (ne kadar fethullahçı olurlarsa olsunlar) o günden buyana terörist generallere kötü davrandıkları için eleştireni hala duymuş değilim. Başka teröristlerin yüzleri kapanırken ve ekranda karartılırken bu askerlerin geri dönülmez biçimde ifşa edilmesine kimsenin ses çıkartmaması da oluşan baskının netliğini gösteriyor. Bu da yıllarca, başka teröristler için masumiyet karinesini ateşlice savunmuş olan milletimizin tutarsızlık hanesine yazılsın. Öfkeyle hemen idamı getirmek isteyenlerin de önce sırada bekleyen tecavüzcüleri unutmamasını dilerim. Kısasta hayat vardır ama kısası kimin sahiplenip ne kadar adaletli olacağının da öngörülmesi ayrı bir konu. Neyse… Şimdi böyle söyledim diye zıplamaya hazır birilerinin hainleri savunduğumu zannedeceklerinin de farkındayım. Ne de olsa darbeyi eleştirirken halkımızı da eleştirmekten geri durmuyorum.

Darbe Gecesi… Darbe girişimi olduğu gece çocuklar evde, bense eşimle birlikte Kandıra’da bir misafirlikteydik. Cep telefonumdan, önce köprülerle ilgili mesajı okudum. Az bir süre sonra da darbe girişimi olduğunu… Evime yaklaşık iki saatlik bir mesafede olduğumuz için apar topar kalktık. Ne olur ne olmaz, darbe başarılı olsa da olmasa da bir şekilde sokağa çıkma yasağı hayata geçerse hiç değilse bir an önce evimizde olalım istedik… Gelirken arabada da bir radyo kanalı bulmaya çalıştım. Rastgele bulduğum kanal yanlış hatırlamıyorsam Radyo 7 idi ve bir konuşmacı ya da spiker hışımla ve coşkuyla insanları meydana çıkmaya çağırıyor ve kendilerinin de Atatürk havaalanına cumhurbaşkanını karşılamaya gideceklerini söylüyordu. Eşime dönüp, inşallah kan akmaz, inşallah kimse ölmez dedim. Sanıyorum ki, bu sırada henüz cumhurbaşkanı halkı sokağa çağırmamış ve hava meydanına gideceğini de açıklamamıştı.

Bu ilk bir saat içinde bu kalkışmanın başarısız olacağını hissetmiştim. Bunu da eşimle paylaştım. Ama olay önemli bir vakaydı. O sırada bizim ilk hedefimiz evimize, çocuklarımızın yanına varabilmekti. Yolda iken, radyodan, çektiği yerlerde zaman zaman cep telefonundaki televizyon uygulamasından ve haber mesajlarından olayları takip etmeye devam ettim. Kısa sürede, bu darbenin başarılı olacak bir darbeye benzemediğini zihnimde pekiştirdim. Çünkü haberlerde birçok garip, tutarsız, mantıksız ve hatta aptalca veri vardı.

Karayolunda ne bir asker ne de bir topluluk gördüm. Ama E-5’e çıktığımızda trafiğin gece saatine rağmen giderek arttığını da fark ettim. Ta ki kendi semtimize gelene kadar… Oturduğum ilçeye girişte arabamla ilerleyemiyordum artık. Her yerde bayraklar sallanıyor, arabalar dörtlülerini yakmış, yollar kesilmiş, kornalara basılıyor, dombra marşları, cumhurbaşkanını yücelten ve iktidar partisini öven sloganlar atılıyordu. Bir-iki kilometre kalmıştı ama artık evime ulaşamıyordum. Çocuklara telefon edip biz gelene kadar dışarı çıkmamalarını istedim. Gittiğim yoldan dönerek bir miktar geriye gittim. Nihayet ara sokaklardan ve daha önce kullanmadığım dar sokaklardan geçip bir çıkış bularak eve vardım. Üzerimi bile değiştirmeden televizyonu ve haber kanallarını açtım. Ne olduğunu bir süre sakin kafayla anlamaya çalıştım ve bir yandan da telefonla gelen aramalara cevap vermeye gayret ettim.

Sokağa Davet… Cumhurbaşkanı halkı sokağa davet etmişti ancak bu bence çok riskli ve mesele eğer darbeyi önlemekse gereksiz bir karardı. Tabi ki bu benim fikrim. Elbette askerlerin üzerinde etkisi yadsınamaz ve çoğunluk darbenin bu yolla engellendiğini düşünüyor ama ben aynı fikirde değilim. Eğer halk sokağa çıkmasaydı da, hem emniyet teşkilatı, hem silahlı kuvvetlerin büyük kısmı hem de bürokratik ikna çabalarıyla bu cahilce hareket belki de bu kadar kan dökülmeden (en azından halkın kanı dökülmeden) de bitirilebilirdi diye düşünüyorum. Ben cumhurbaşkanı olsaydım, sivil halkı asla namluların önüne davet etmezdim. Ama o cumhurbaşkanı, bense sade bir vatandaşım. O “sokağa çıkın” derken benim “sokağa çıkmayın” diyecek halim ve yetkim yok. Kabul ediyorum ki Cumhurbaşkanının “sokağa çıkın” emri büyük bir cesaret örneğidir. Ben bu cesareti gösteremezdim. Eski bir asker olduğum halde, şahsen ben bu emri vatandaşlara vermiş olsaydım ve bu yüzden bir kişi bile ölseydi, bunun vicdan azabını ve kendime ait muhasebemi ömrüm boyunca yapar ve kahrolurcasına yaşardım. Bu konuda cumhurbaşkanımızın vicdanının onu ne kadar rahatsız ettiğini bilemem ama ölümlerden sonraki konuşmalarına ve yüz ifadelerine baktığımda oldukça rahat olduğunu gördüm. Demek ki vatandaşlarının onu ve iktidarını korumak için değil de gerçekten demokratik düzeni korumak için sokağa çıktıklarına emin olsa gerekti!

Bu arada yalan yok, cumhurbaşkanımızı “eğer başıma bir şey gelmeyecekse!!!” sevmiyorum! Nedenlerinin çoğu bu yazının konusu değil ama sevmek istesem de sevemiyorum. Okuduğum kitap (Kuran) sürekli bana engel oluyor. (Ayrıca dört partinin liderlerini de sevmiyorum.) Onu da geçiyorum. Ancak, düşüncelerim onu sevmediğim için böyle değil. Onu sevmiyorum diye onun başına bir şey gelmesini istemem. Onun iktidarını da bitirecekse ancak halkı bitirmelidir, silahlı bir darbe değil. Zaten benim sorunum politikacılar da değil. İnsanımızla. Eğer insanımız ıslah olmazsa ülkemin de ıslaha kavuşmayacağını bilenlerdenim.

Sosyal Medya… O gece sosyal medyadaki ilk paylaşımımı yaptığımda gecenin ileri saatleriydi. Darbe girişimini hem kınadığımı hem de bir oyun olduğuna dair bir okuyuşum olduğunu sosyal medyada paylaştım. O paylaşımıma kadar sosyal medyaya girmemiş, haber kanallarına odaklanmış ve emekli asker olduğumu bildikleri için beni arayıp fikrimi soran arkadaşlarla telefonla konuşmuştum. Ancak bu “oyun” söylemim hemen tepki buldu. Meğer benden önce de birçok kişi darbe girişiminin bir oyun olduğuna dair paylaşımlar yapmış ve bu oyunu oynayanın iktidar partisi olduğunu söylemişlermiş. Oysa benim kastım iktidar partisi değildi. Ben Mısır’ı hatırlamış ve okumamı Büyük Ortadoğu Projesi üzerinden yapmıştım. Cumhurbaşkanımızdan da bahsetmemiş, detaylı bir biçimde açıklama ihtiyacı da hissetmemiştim. Bu iddiaya en yakın tahminim sadece, içsel olarak cumhurbaşkanımızın bu darbeden önceden haberi olduğu yönündeydi. Ancak darbeyi planlayanın cumhurbaşkanı olduğunu asla iddia etmedim. Bunu düşünenler, benim öyle düşündüğümü zannedenlerdi. Ama “oyun” deyince genel algı demek ki bu yönde olmuş. İlerleyen saatlerde yanılmadığımı da anladım. Cumhurbaşkanımız konuşmasında önceden bazı haberler aldıklarını ve bu yönde beklentileri olduğunu söylüyordu. O halde cumhurbaşkanının da kendine göre karşı hazırlık yapması kadar doğal bir şey yoktur. Bu hazırlığının içeriği tartışılır, o ayrı bir konu. Üstelik iktidara yakınlığı ile bilinen bazı twitter hesaplarında bir haftaya yakın süre önce paylaşılan ifadeler de ilginçtir ki bir takım hazırlıklara net bir biçimde işaret ediyordu. Ben olmayan zanlardan değil, olan bitenden ötürü düşüncemi söyledim ve söylüyorum. Ama kimileri adeta benim gibi düşünenleri darbeci hatta hain safına koymakta gecikmediler. Mahalle baskısı daha ilk saatlerde başladı. Herkes sokağa çıkmalıydı! Herkes Fethullah’a küfretmeliydi! Oysa ben Fethullah’ın dininin Allah’ın dini olmadığını, ülkemize ve inananlara zararı olduğunu söylediğim günlerde o adam, bana bunu söyleyenlerin büyük hocaefendisiydi! Hizmet için didinen, Türkiye sevdalısı sözde koca bir âlimdi! İktidar da sevenleri de onu öve öve bitiremiyordu.

Mahalle Baskısı… Paylaşımlarımın ardından özellikle sosyal medyada ve televizyon yayınlarında oluşan baskıyı benim gibi düşünenler gibi ben de hissettim. Meydanda selfie/özçekim göstermeyenler ve en ufak farklı fikir bildirenler adeta halkından taraf olmayan halkını sevmeyen Fethullahçı terör örgütü yanlısı hainler gibi lanse ediliyordu. Halen de öyle. İşte bu baskı birleştirici değil, ayrıştırıcı bir baskıdır.

Bu mahalle baskısı öyle hallere geldi ki… Sevdiğim ve sürekli yaptığı tek taraflı politik paylaşımlarını heyecanına verdiğim bir arkadaşım bile beni kastederek “Emekli askerleri geri çağıracaklarmış. Bu zamanda halkıyla beraber olmayan birilerini inşallah çağırmazlar” diyor. Hatta “Subaylar küçük yaşlardan itibaren askeri okullarda taraflı olarak yetişmişler.” diyerek hepimizin darbe yanlısı olabileceğimizi ima ediyor. Bu arada (benim için önemli değil ama) kendisinin imam hatip kökenli olduğunu unutuyordu tabi. Neyse… Allah’a emanet olsun.

İnanmanız şart değil… Halen muvazzaf olsaydım halka ateş edilmesinin önüne geçebilmek için elimden geleni yapar, emrimdekileri kalplerine etki edecek bir hitabetle doğruya motive eder ve yönlendirir, kendimi siper de ederdim. Çünkü biz, gerçek subaylar, temiz subaylar böyle yetiştik. İçeridekiler de eminim öyle yapmışlardır. Arkadaşlarımızla görüştüğümüzde haberleri de bunu onaylar biçimde alıyoruz zaten. Ama halkı kendime siper etmezdim ve sahte ve gereksiz kahramanlıklar peşine düşmez, emrimdekileri de düşürmezdim. Bu bir taktik ve strateji meselesidir. Aidiyet hissiyle değil, vicdanımın sesiyle ve bilgi birikimimle bunu yapardım. Aslında bugün de aynısını yapıyorum. Anlaşılmasa da…

Meydanlar… Herkes gibi ben de o meydanlara çıkabilirdim. Bunu isterdim de. Ama daha evime bile ulaşmadan gördüğüm ve seslerini duyduğum kalabalıklar sadece bir adamı kutsuyor, aidiyetlerini kutluyorlardı. Ne ölenler umurlarında gibi görünüyor, ne de ülkenin düştüğü utanç verici durumu önemsiyorlardı. Adeta sarhoş gibiydiler. Onlarla beraber “Reeeeceeeeep Tayyiiip Erdooooğaaan” şarkıları arasında dolaşmam benim için ikiyüzlülük demek olurdu. Bu durumda onların çıkması yeterliydi. Ben olmasam da olurdu. Bir düşünün… Herkes sizinle beraber o meydanlara çıksın istiyorsunuz… Onlar da “Keemaaal Kılıçdaaaroğğğluu” diye ya da “Selaaaahattiiin Demiiirtaaaş” diye bağırarak yanınıza geliyorlar… Ne kadar hazmederdiniz? Ne kadar birlik beraberlik içinde olurdunuz? Yalan söylemeyin. İki yüzlü davranmayın. Siz sadece sizin çatınızın altında bir birlik beraberlik istiyorsunuz. İstiyorsunuz ki herkes sizin kutsallarınızı kutsasın! Ha, diyeceksiniz ki o cumhurbaşkanı. Tamam. O halde herkesin cumhurbaşkanı olduğunu yüreklerimizde hissettirsin bize. Benim gibilerin koskoca cumhurbaşkanıyla bireysel olarak ne derdimiz olabilir! Demek ki bu ülkedeki insanların yarısı cumhurbaşkanımızı bulunduğu makamın profilinde ve herkese aynı mesafede hissetmiyor. Bunun suçlusu halkın diğer yarısı mı?

Genelkurmayın koridorlarında küfür ede ede dolaşan şarlatanın eğer benim ülkemi kurtardığını düşünüyorsanız varın öyle düşünün. Hacı amca pankart hazırlamış. Diyor ki “Darbecilerin mal varlığı şehit ailelerine bağışlansın” İlk aklına gelene bakın hele… Mal varlığı! Sanki adamın çocuğu yok, karısı yok! Amca Tevrata ilave edilen haham hikayelerindeki gibi kökünü kurutacak düşmanın sülalesinin! Şehitleri o kadar düşünüyorsan sen ver mal varlığının yarısını! İşte ben bu linç kültüründen, bu gaza gelişten, bu öfkeden ve her gün dinden dem vurup bir olay olduğunda inandığı kitabın bir kenara atılışından dolayı ümidimi kesiyorum. Halkım on gündür köfteler, tatlılar yiyerek, meşrubatlar içerek, piknik tadında ve şarkılar eşliğinde bir karnavalla vatanın nöbetini tuttuğunu iddia ediyorsa, benim orada olmamamı bu vatanın nöbetini en zor şartlarda yıllarca tutmuş olmama saysınlar. Bana vatan sevgisi öğretmeye kalkmasınlar. Ben onlar gibi Samanyolu tv dizilerinden öğrenmedim vatanımı sevmeyi!

Kızıyorum arada bir ama ben bu halkı yine de seviyorum. Ben bu halkı sevmeseydim, onları uyarmak için çırpınıp durmazdım. Ben bu halkı sevmeseydim, “Bu Fethullah Hoca Kuran’ın, Allah’ın yolunda değildir.” derken bana yapılan o kadar hakarete katlanmaz, “Hocaefendi diyeceksin! Sen kim oluyorsun da ona iftira ediyorsun? O her yerde okullar yapıyor. Bayrağımızı dalgalandırıyor. Böyle nur yüzlü bir alime böyle demekle kafir oluyorsun.” diyen ve bugün ona ağzına gelen her şeyi sayıp döküp “Dinsiz, sünnetsiz Fetoş” diyenlere sabırla gerçeği anlatmaya devam etmezdim. Ben bu halkı sevmeseydim, o fetocular yurt dışlarında, karargâhlarda çalışarak kolayca kurmay subay olurken ben en zor şartlarda ve görevlerde çalışarak bu halkı savunmaz, bilgimi ve birikimimi kendim için kullanmayı da bilirdim. Ben bu halkı sevmeseydim emekli olup rengârenk avam bir mahallede yaşamak yerine, bir üst rütbeyi/kıdemi bekler daha iyi bir maaşla bir site içine ya da bir sahil kasabasına da yerleşebilirdim.

Bu mahalle baskısını bırakın artık. Başka bir parti iktidar olsaydı çoğunuz kılınızı bile kıpırdatmayacaktınız. Sizin gibi olmayan herkes vatan haini değil. Tam aksine vatan haini herkesi hainlikle suçlayan, kendi özgürlüğünü savunurken başkalarının özgür düşüncelerine katlanamayan ve halkın bir bölümünü baskılayarak bölenlerdir.

Halkımı Seviyorum… Yine de sizi (içinizdeki sayısı çok zalimler hariç) hepinizi seviyorum. İçimdeki insan sevgisine “Muro” gibi lanet de okumuyorum. Çünkü biliyorum ki eğer Allah lütfetmeseydi, eğer Kuran’a ve gerçeğe uyanmasaydım ben de çoğunuz gibi birilerince Allah’ın adıyla, dinle, sahte vatanperverlikle ve gazla aldatılabilirdim. Allah’a şükürler olsun ki hem çocukluğumdan beri sürekli vicdanımı dinledim hem de sonunda yolumu aydınlatan kitabı bulup okudum. Kuran dindarlara değil, insanlara gönderilmiş bir kitaptır. Onu iyi niyetle ve kirli bilgilerinden uzaklaşmış olarak rehber edinen herkesi kucaklar ve ikiyüzlülükten, gaza gelmekten, linç kültürüne esir olmaktan, hurafeden, fetodan, cübbeliden, menzilden, tasavvuf tarikatlerinden, şeyhlerden, meczuplardan, firavunlardan, kölelikten ve uçurumlardan kurtarır.

Ben ülkemi seviyorum. Ama halkımın üçüncü kalitedeki dünya ülkelerinde olduğu gibi güce, lidere tapan bir halk gibi görünmesini de istemiyorum. Belki bir kısmınız benimle hemfikir değil ama ben mevcut iktidarı çok başarısız görüyorum. Bugün karşısında olsa da ülkeyi on yıl boyunca bir terör örgütüyle birlikte yönetmiş. Terörü önlemek üzere başladığı açılım süreci dört yıl sonunda fiyaskoyla sonuçlanmış. Havalalanlarında canlı bombalar patlıyor. Şehir merkezlerinde bombalar patlıyor. Milli eğitim darmadağın. Hukuk işgal edilmiş. Terör örgütleri ve tarikatlar her tarafta cirit atıyor. Enişte bile istihbarattan daha iyi çalışıyor. Darbeye bile teşebbüs edilmiş, ordu dağılmanın eşiğine gelmiş… Bir ülkenin iktidarının başarısız kabul edilebilmesi için o ülkede daha ne olması lazım bilmiyorum. İllaki topluca helak mı olalım? Başarısız iktidar bence temizliklerini yapmalarının ardından, darbe girişimine uğramış başarısız komutanlarıyla birlikte topluca istifa etmelidirler. Darbe girişiminin olmuş olması büyük projelerin sahibi olan dünya devi tüccarlar için yeterlidir. Batı çarpışma kültürünün, Fethullah’ın üstündeki üst aklın daima en az iki planı vardır. Oynadıkları oyunun, durumun bu hale gelmesinin bile onlara yettiğine eminim. Darbe başarılı olsaydı A planını uygularlardı, olmadığına göre B planını uygulayacaklardır. O kanla kazanan şerefsizler kazan kazan planlarından vazgeçmezler. Durumu bu hale getirermekle zaten kazanmış durumdalar. Bence boşuna bayram yapmayın! Önümüze bakalım ve hasarı en aza indirmeye çabalayalım.

Din ve Kuran… Eğer bugün Fethullahçı tarikatın geldiği ihanet ve vahşet noktasını iyi okuyabilirseniz göreceksiniz ki, tüm mezhep ve tarikatların geleceği nokta aynıdır. Uydurulmuş din insanları pisliğe gömer. Gerçek din Kuran’ın anlattığı dindir. Onu kendi dilinde okumayanlar ona uymamaktadırlar. Allah’ın dininde hurafe, rivayet, sahtelik ve hizipleşme yoktur. Tekke, zaviye, dergâh, şeyh, hoca, rabıta, dede ve sair yoktur. Allah’ın dininde mezhep bile yoktur. Toplumumuzda yaşanan din Kuran’daki din değildir. Aklımızı başımıza almazsak çok daha büyük kavgalar ve felaketler kapımızdadır.

Yine bu arada… İnsan en çok, sevdiğine kızar.

Selam ile…

41 thoughts on “12 Eylül’den 15 Temmuz’a Darbe

  1. Selamın Aleyküm Cengiz Kardeşim, Bu olaylar başladıktan sonra Kur’an ölçüleri tahlil yapacağına inandığım kişilerin söylemlerini merakla bekledim. Çünkü, aklı selim olarak düşündüğümüz kişilerin ortaya çıkıp birkaç kelime etmesi önemli idi benim için. Yazının büyük bölümünü destekliyorum sadece Halkın sokağa çıkması konusunda ben çıkması taraftarıyım ki ilk kalkışma hareketi diye bildirilince kardeşimle birlikte tv den takip ediyorduk şunu söyledim eğer halk sokağa çıksın bu olay başarısız olur dedim. Evet canlarını verenler oldu benim düşüncem kahramanlar böyle çıkıyor. Bana göre burada halk tam anlamıyla katalizör görevi gördü. Ben beşeri sisteme taraf olmayı çoktan bırakmış bir kişi olarak burada taraf olmak zorundayım çünkü bu iş partilerin veya siyasi görüşlerin üzerinde mazlum durumunda olan çocukların kadınların velhasıl halkın meselesi durumdadır. Şimdi ise asıl mesele halkı arkasına alanların Allah’ın adaletini ne ölçüde uygulayıp uygulayamayacağı ve halkı nasıl yönlendireceğidir. Bir taraftan hak ve adalet açısından baktığımda iktidarın tarafında olanların söylem ve davranış şekilleri beni rahatsız ederken, öteki taraftan Tayyip Erdoğan düşmanlığı ile her şeye muhalefet eden bir kesim var. Eğer Rabbim izin verseydi ve bu darbe gerçekleşmiş olsaydı şu anda herşeyde bir eksik arayan kesim de halk ile beraber ne halde olacaktı bunu bile görmemek gafleti içindeler. Bir yandan da Rabbim lütuf göstermiş bu hainliğe müsade etmemişse, bir kesimde kerameti kendilerine yorup herşeyi doğru yaptığına inanıp Allah’ın sünnetini gözardı ederde adaletsizliğe ve dünya çıkarlarına döndürürse iyi bilinsinki Allah bu durumu tersine de çevirir. Madem başımıza böyle bir durum geldi ki Allah’ın izniyle bertaraf edildi, şimdi bundan sonra kendimizi temize çıkarmadan birilerini de yüceltmeden hak ve adalet ile davranma kabiliyetimizi ön plana çıkaran bir toplum olma yolunda çalışalım inşaallah. Dediğim dedik çaldığım düdük durumundan soyutlanalım inşaallah. Rabbim, basiret sahibi kullarından eylesin inşaallah. Selam ve sevgi ile Allah’a emanet olun…

    1. Selam… Halkın meydana çıkması değil, çağırılıp çıkartılması yanlış bana göre. Halkın meydana çıkması değil, namluların önüne geçirilmesi yanlış bana göre. Meydanda, ama şehir meydanında kıyam edilmiş olunmasına söz etmiyorum. Düşüncemdir. Diğer hususlarda eyvallah abi…

  2. Keşke bu iktidarın tutumu ve halkın sokağa dökülmesinde ki gerçek maksat konusunda olduğu kadar atatürkün dine yaklaşımı konusunda da objektif olabilseydiniz. Size atatürkün orijinal el yazısı ile alak süresine safsata dediği ve hz. muhammed hakkında “onun uydurduğu arap dini” gibi ifadeler kullandığı belgeleri araştırmanızı tavsiye ederim. Özellikle murat bardakçının bu konuyla ilgili programını izleyin.

    1. İspatlanmış belgeler onlar, doğru. Ben vizyonu çok geniş biri olsa bile, çok akıllı bir adam olduğu belli olan biri olsa bile, misyonu ve uydurulan değil, gerçek yaşanan tarih incelendiğinde çok ağır eleştiriler yapılacak biri olarak görüyorum Atatürk’ü. Bizlere anlatılan kahramanlık hikayelerini bir kenara bırakıp gerçeğe bakarsak Atatürk’ü de bayağı ağır eleştireceğimiz noktalar olacaktır. Lakin konu bu olmadığından, daha farklı yer ve zamanda bu konu konuşulsun derim.

    2. Selam… Dikkatlice okuyun. Atatürk’ün dine yaklaşımının beni ilgilendirmediğini söyledim ve konu kapsamında bu konudaki fikri SÜRECİMİ ve geldiğim noktayı anlattım.

      El karalamalarına gelince… Bir insanın fikri bir süreçte bir şeyler karalamış olması onun dini inancında ne noktaya geldiğini göstermez. İbrahim’in aya güneşe baktığı gün söyledikleri ile ateşe atıldığı gün söyledikleri aynı mıydı? Musa’nın yumruk attığı günle, denizi geçtiği günkü düşünceleri aynı mıydı? Kendinize de bakın. On yıl önceki düşüncelerinizle bugünküler aynı mı?

    3. Yazılarınızı uzun zamandır beğeni ile takip eden hiç bir grup ve siyasi görüşe tabi olmayan hatta seçimlerde oy bile kullanmayan bir Müslüman kardeşiniz olarak atatürk konusundaki düşüncelerinizi revize etmenizi tavsiye ederim. Belki size abartı gelebilir ama bu konuda çok büyük bir vebale giriyorsunuz. Siz de yazılarınızda belirtiyorsunuz herkes fikrini söyleyebilmeli, kimse kimseyi sevmek zorunda değil, sevmediğini de açıkça söyleyebilmeli.
      Atatürkün dini görüşü hem sizi hemde bu memlekette yaşayan herkesi ilgilendirir. İbrahim ve Musa örnekleriniz tamamen hatalı. İbrahim’de, Musa’da o olayları yaşadıklarında atatürkün annesine ayetli mektuplar yazdığı dönemdeki gibi genç insanlardı ama onlar ölene kadar hak yolundan ayrılmadılar daha bilge müslümanlar oldular. Onlar ile 50’sinden sonra İslam ve Peygambere hakaretler etmeye başlayan birisi için ”Bir insanın fikri bir süreçte bir şeyler karalamış olması” gibi bir ifade ile bu yapılanları basite indirgemeye çalışmak -samimi bir müslüman için söylüyorum- korkunç bir şey. Atatürkün fikri süreci İbrahim ve Musa’nın tam tersine işlemiş. Atatürkün 1930′ sonrasında İslam’a büyük bir cephe aldığı tarihçiler tarafından da bilinen bir gerçektir.
      Evet 10 yıl önceki ben ile şimdiki halim çok farklı öylede olmalı zaten sünnetullah gereği ilerleyen yaş insanlara pozitif anlamda bir şeyler katmalı yoksa şu sorunun muhatabı olmaz mıyız: ”size öğüt alabilenin öğüt alacağı kadar ömür vermedik mi”
      Sizce 20’sinde ayetli mektup yazan 50 yaşından sonra ise aynı ayetlere hakaretler etmeye başlayan birisi için acaba nasıl bir öğüt mekanizması gerekir?
      O ”bir şeyler karalamış” dediğiniz şeyler içinden atatürkün bizzat afet inan’a yazdırdığı okullarda okutulacak” talimatı verdiği ama toplumda uyandıracağı infial sebebiyle bizzat kendiside atatürkçü olan kişilerin sansürlediği medeni bilgiler kitabından çıkarılan bölümleri biraz araştırın derim.
      Örtmeyin cengiz bey örtmeyin…… Bu sözün ne anlama geldiğini siz çok iyi bilirsiniz.

  3. Yazıyı bir solukta okudum diyebilirim. Düşüncelerinizin bir çoğuna şu zamana kadar olduğu gibi yine katılıyorum. Ancak benim maalesef ülkemiz, halkımız için ümidim yok. Aklını kullanmayı ve okumayı bilmeyen ve bilmemek gerektiğini zannedip, gelecek nesilleri de öyle yetiştirmek isteyen bir toplumuz maalesef. Biz ne anlatırsak anlatalım boş. Yine de anlatacağız, çünkü bizim için bir görev bu. Milyonda bir kişi de olsa biz akıl ve mantık kullanması için insanları davet edeceğiz. Amellerimiz hayır olsun inşallah. Selamlar.

  4. Yazıyı baştan sona dikkatle, teker teker okudum ağbey. Atatürk konusunda katilmadıklarım olsada büyük ölçüde sağlam bir eleştiri ve öğüt barındıran bir yazı olmuş.Allah ufkunu genişletsin.

  5. Dört tarafı düşmanla çevrili olan kara parçasına “Vatan” denir…
    Sevgili Cengiz Bey; yıllardır yazılarınızı takip etmekteyim, Kur’an ı okumak gerektiğini siz ve sizin gibi Kâmil insanlardan öğrendim. 35 yaşımda yeniden Müslüman oldum. Nedenlerini ve niçinlerini elbetteki tartışıp size olan muhabbetimi köreltmek niyetinde olmamama rağmen, Hükumete karşı olan duruşunuzu vicdani olarak sorgulamanızı, insanların liderlerine olan bağlılığını başka kavramlar ile karşılaştırmadan yeniden kontrol etmenizi, ev yönetmek ile devlet yönetmeyi aynı zanneden güruhtan bağımsız olarak gerçek idrak kuvvetinizle yeniden kendinizi sorgulamayı acizane tavsiye ediyorum. Allah’ım şahit sizi çok seviyorum ama bu olmadı, dostumsunuz lakin “dost acı söyler”. Eleştiriye açık bir insan olduğunuzu bildiğim için gayet samimi bir dille karşınızda aciz ufak sözlerimi yazıya döküyorum. Bilgi birikimim belki sizinle tartışmayı sağlayacak kadar kuvvetli değil, lakin dediğim gibi benimkisi samimi bir dost tavsiyesi. Lider olmak bir meziyettir, bir yetenektir. Sevgi ve muhabbet kutsal bir güçtür. Herkese nasip olmaz. Bir kez daha , bir kez daha önce eleştirimizi kontrol edelim, ne dersiniz?

  6. Gözlerinin önünde ki firavun tayyibi görmeyip -belki de görmek istemiyorlar- koca yazıdan yalnız Atatürk’e saldırmaları akıl yoluyla açıklanabilecek bir konu değil.Yöneticileri -firavun başta- lüks,refah,huzur ve güven içinde yaşarken halkının huzur refah ve güvenliği ortadan tamamen kalkmış/kaldırılmışken utanmadan hala Atatürk diyenlerin hele hele halkçılık/eşitlik/laiklik gibi önemli atılımları gerçekleştiren kişiye bunu yapmaları terbiyesizlik bir yana ahlaksızlık! Bu kadar net söylüyor ve yazıyorum.Bugünün sorunu yalnız firavunlar değil,onlara bilinçli/bilinçsiz taptığını fark edemeyen kitleler esas sorun.Muhammed dönemi yöneticiliğini de şuraya belki kendilerine gelirler diye yazacaktım ama umudumu yeyip bitirdi AKLEDEMEYENLER

  7. Durumu olmayan kadının suyu kesilir ve tabi ki devreye ‘merhametli’ sistemimiz -şirketlere devredilen- olaya el koyar.Kadının suyunu keserler ama kadın ne yapacağını şaşırır çünkü çocuğu hastadır ve yıkaması gerekiyordur belli aralıklarla,hemen hemen her ananın yapacağı gibi gözünü karartır ve suyu kaçak olarak kullanmaya başlar.Sonra ne mi olur? Yine bu pek ‘merhametli’ sözde müslüman olanların hayati kanalları teslim ettiği elemanlar durumu fark eder.Hemencik zabıt tutulur tabi,göz yaşları önemli değil çünkü bu maddecidir bunlar ve kefenlerinin geniş mi geniş cepkenleri vardır.Velhasıl,olayın sonunda ablaya hapis cezası görünür,nasıl görünmesin ki? Kurdukları düzen pardon taptıkları para,sömüremedikleri o lanet olası para yoksa bir canın zerre önemi yok bu ‘insanlar’ için.Ama gel gelelim en basit konuyu dahi idrak edemeyenlere anlatmaya çalış olup bitenleri,bulunduğumuz,içinde yaşadığımız olayların firavun dönemiyle eksiksiz olarak aynı olduğunu.

  8. Yazdıklarınız o kadar içten ve samimi ki… sizi tanımıyordum ama bu yazınızdan sonra tanımak(gıyaben), okumak istediğim biri olarak sizi aklımın bir köşesine yazdım. Söylediklerinize tam anlamıyla katılıyorum! 23 yaşımdayım, benim gibi düşünen büyüklerimin olduğunu gördüğümde doğru yolda olduğumu hissediyorum. Kuranı rehber almak konusuna çevrem ve ailem çok uzak bir durumdalar. Onlar yüzünden çok fazla ateist ve deist içinde bulunduran bir nesil yetişiyor haberleri yok. Ne desem de sonunda mahalle baskısından susmak zorunda kalıyorum. Çünkü başta annem ve yakın akrabalarım sapkın din anlayışına sahip olduğumu düşünüyor ben konuştukça 🙂 ben de artık sadece kuranı okumaya davet ediyorum onları… Tabi içlerinde metotsuz, usulsüz şekilde okuyup “Hiçbir şey anlamadım. Bir çok kafa karıştırıcı şey var. Kuranın mealini okumak dinden soğutur okumamak gerekli.” diyenler de var malesef! Oturup onun bir metodu usulü var diye kendimden 30 yaş büyük insanlara anlatmayı bir çırpıda beceremiyorum. Neyse ki yaşıtlarım bu konuda beni daha iyi anlıyor ve bu bana umut veriyor 🙂 Darbe kalkışmasına gelince, İçimden bir ses en başından beri halkın meydanlara çıkıp tankların topların önüne atılmasının yanlış olduğunu bana söylüyordu. Ancak çevremde iktidar karşıtı veya yanlısı olsun herkes halk iyi ki meydanlara çıktı, çıkmasaydı başarılı olamazdı deyince ben de ister istemez bilmediğim göremediğim bir yanı olduğunu düşünerek bunu savunmaktan vazgeçmiştim. Sizin gibi askeriyeden emekli birinin bu konudaki fikirlerini okumak içimdeki sesin haklı olduğunu hissettirdi. Teşekkürler..

  9. Yorumlarımın neden yayınlanmadığını tahmin edebiliyorum.Ve takip edilecek kişi sayım oldukça azalıyor artık.

    Musa firavunun yanına gidip seslendiğinde ey,yo,hey sen gibi cümleler kurmadı.Direkt olarak firavun diye seslendi.Bugün tayyibe firavun diyorsam el ve dil alışkanlığından değil bizzat Rabbimin yönlendirmesiyle emin olduğum içindir.

    Firavunu televizyon da gördüğüm bir sırada içimden ”Rabbim buna iyi dileklerde bulunup,doğru yola girmesi için dua da bulunabilir miyim” dedikten kısa bir süre sonra havaalanın da gözüme ‘iliştirilen’ ADL kutusundan ve aradan geçen bir kaç gün sonra namaza durmadan önce olanları da anlatmak isterdim fakat neyi kime kanıtlayacağım? Ben artık yalnız Kur’an diyenleri de anlayamıyor ve samimi bulmuyorum.Fethullah canavarına kullanılan dil tayyibe gelince yumuşuyor.Tekrar tekrar o kitaba bakmanızı,muhattaplara nasıl hitap edildiğini bir görün artık.Çekindiğiniz yalnız Allah mı yoksa kendini O’nunla ortak görenler mi anlayamıyorum

  10. Abisi,yorumların beklemede olduğunu şimdi fark ettim.Üslubum için beni bağışla.Hoş kal

  11. Selam Cengiz ..Orduda uzun yıllarını geçirmiş olman bazı gerçekleri bizden daha iyi tahlil ettirmiş..Yazının son noktasına kadar hemfikirim ..Allah’ın sünnetullahında bir değişiklik olmayacaktır , ellerimizle yaptıklarımızın karşılığını görmekteyiz üzücü kısım inandırıılmak istediğimiz gibi inanmaya olaylara parça parça bakmaya devam ediyoruz bütünü herzaman olduğu gibi görmüyoruz bir hizipleşmedir tam gaz gidiyor…Bize düşen tüm kesimi Tevhid de birleştirmek , Kuran ile uyarmak ve Sadece Allah’a çağırmak ..Toplum olarak yapımızı değiştirmedikçe bu durum ne ilk ne de son olacak..TANRILAR SAVAŞ maya devam edecek…selam ve dua ile…

    1. Selam Yüksel… Doğru sözlerimiz bugün anlaşılmasa da umut ediyorum olaylar soğuyunca daha iyi anlaşılacaktır. Yanlışlarımız varsa da Allah bizi muhafaza edip doğruları bulmayı nasip etsin.

  12. “İnanmakta zorluk çektim.” Zaten inanmamanız, yutmamanız gerekiyordu. Yıllarını orduya vermiş bir asker şu komedinin gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanıyorsa geri kalan askerlerde herhalde ne bilgelik kalmıştır, ne sağduyu, ne sağgörü, ne uzgörü. Sivillere girmiyorum bile. Aferin.

  13. Nasıl olmus bak, sonunda propagandaya döndü sözlerinizin özü. Sinekler tarafından nasıl derhal pervane gibi dönmeye başladılar etrafınızda farkettiniz mi? Yıllardır Kur’an ı öğütlerken insanlara bu kadar alkış aldınız mı bilmiyorum, lakin işin içine CUMHURBAŞKANI ve AK PARTİ girdiğinde nasıl çıkıyor ve destekliyorlar, hele bide böyle darbe olurmuymuş desteği varsa bak hele bak nasıl uçuyorlar etrafında. Benim 2 şehidim var gözümün önünde, gelinde yüzüme bakarak söyleyin böyle darbenin olup olmayacağını..
    Uyan artık Cengiz Bey Uyan, kaş yapayım derken gözünden olmak üzeresin. Seni alkışlayanların sözlerine bak anla. Fikri neyse zikride bu işte. UYAN!!!

    Allah Davasında Doğrunun Yar ve Yardımcısı Olsun…

    1. Selam Ahmet. Eğer alkış arasaydım böyle bir zamanda popülist davranırdım değil mi? Son sözün yeterli benim için. Allah Davasında Doğrunun Yar ve Yardımcısı Olsun… Selam ile…

  14. Fethullah ile aynı kaptan yıllarca su içip onlarca askerin içeri girmesine vesile ve yardımcı olan,gururlarına yediremeyip intihar eden,hastalanıp ölenlerin vebali üstünde olanların biri canavar ilan edildi haklı olarak.Peki,bu canavarı yıllar yıllar besleyen diğer canavar,kapitalizmin kucağına ülkeyi eliyle bırakan ne olacak? Hani cep telefonunda ki görüntüsünde gayet rahat tavırlarla dikkat çeken ve tankın,askerin önüne AKLEDEMEYENLERİ postalayan? Yahu fetö denen canavar öncesi her şey iyi miydi sanki? En alt biriminden en üst birimine kadar tüm yöneticileri şaşalı bir hayat yaşarken halk ne durumdaydı? Hala ne durumda? Yine onların refahı huzuru ve güvenliği YOK! Firavunu ilah edinenlere daha fazla ne dil ne de kalem oynatılır.Rabbim onları kutsallaştırdıkları ile yan yana getirsin!
    Yani kısacası -yoksa sövmek durumunda kalacağım- bu kadar yarım yamalak ve kıt düşünen hatta bir çok konu hakkında iki yüzlülük sergileyenlerin cengiz abiye saldırganlık göstermeleri şaşılacak bir konu değil.

  15. Ben çok cahil bir insanım beni lütfen aydınlatın aklımda bazı sorular var…
    15 Temmuz sonrası Avusturya Türkiye’nin AB sürecini tamamen bitirmeliyiz diyor NEDEN, neden 15 temmuz sonrası, Türkiye AB sürecine yeni mi girdi, şimdi dertleri ney bunların?

    Fetö Mısır televizyonuna yaptığı açıklamalarda önce diyor ki darbe ile alakam yok ardından “Batı Artık Erdoğanı Devirmeli” sözü fetöden değilde onun başka bir fotokopisinden mi çıktı? Ya da neden Mısır a demeç verdi neden başka bir ülke değil darbe ile yönetilen bir ülke?

    TBBM ye, Özel Harekat Daire Başkanlığına, Ankara Emniyet Müdürlüğüne, Cumhurbaşkanlığı Külliyesine, mit müsteşarlığına kartopu mu atıldı?

    O hava da uçanlar Türk Ordusuna ait savaş uçakları ve helikopterlermiydi yoksa karga mıydı?

    Çevremdeki insanlar daha ailesindeki karısına çocuğuna laf anlatamıyor sözünü dinletemiyor sokağa çıkıp Cumhurbaşkanının ülkeyi yönetme şeklini eleştiriyor bu günki Cumhurbaşkanından daha iyi lider olabilecek dediğiniz kim var söyleyin bizde aydınlanalım onu destekleyelim?

    Ben hatasızım ben günahsızım ben muhteşem ve mükemmelim diyen birini tanıyor musunuz?

    Dana iyi bir yönetim biçiminiz mi var söyleyin biz de aydınlanalım?

    Bu güne kadar Erdoğandan daha iyi lidere şahit mi oldunuz söyleyin bizde aydınlanalım?

    İsveç 15 Temmuz darbe girişimiyle “güçlü bağlantısı” olan kişileri, iltica başvuruları reddedilmiş olsa bile Türkiye ye iade etmeyeceğini, söz konusu kişileri “muhalefet lideri fetullah gülenin destekçileri” olarak açıkladı; isveç Müslüman ve böylesine dini önderleri çok mu seviyor? Dini liderler için kendini feda mı ediyor? Ne çıkarı var bu fetöcü denilenlerden? Bir soykırımcı Avrupa ülkesi çıkarı olmadığı deliğe girer mi?

    Aynı şekilde ABD; madem fetö bir dini lider ABD İslamiyet adına dini liderleri çok mu seviyor?, ne zamandan beridir ABD İslamiyet adına dini liderler için koruma tahsis etti?, ABD nin fetöden çıkarı ne?, ABD gibi bir ülkenin fetöden çıkarı üç beş kuruş mu? Yoksa Ordadoğuda Türkiye gibi bir devletin kendi çıkarları adına çalışması mı?

    15 Temmuzun hemen ardından Kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ile zoru neydi de hemen Kredi notlarını aşağıya düşürdü?

    Erdoğan’ın kaldığı otelde korumaların öldürülmesi evcilik oyunu mu? odasının duvarlarında sayısız mermi izinin bulunması tornavida izi mi?

    Şehit olmasını dilediğimiz vefat eden 250 vatandaşımızdan eğer biri sizin ailenizden eşinizden, çocuğunuzdan, kardeşinizden biri olsaydı yine bu bir oyun diyecek miydiniz? Pardon sözüm ona tilki gibi yuvasına saklanan nasıl vatana canını feda edebilir ki vatana feda edecek yakını olsun?

    Kurtuluş Savaşında cepheye koşan bütün insanlar Atatürk ü deli gibi seviyorlar mıydı yoksa şahıs sevgisine bağlı kalmaksızın ülkenin içinde bulunduğu duruma bakarak mı şekil aldılar?

    Bir vatan evladı ‘yok kardeşim ben Atatürk ü sevmiyorum ben cepheye gitmem’ şeklinde bir söz söylemiş olabilir mi?

    Tv de bizzat şahit olduğumuz bombalar öldürülen insanlar varken ‘yok kardeşim bu oyun, Erdoğan’ın oyunu, gerçek olsa bile polis müdahale eder, diğer askeri güçler müdahale eder, ben evde çayımı içerim, zaten Erdoğan’ı sevmiyorum’ demek mi doğrudur yoksa , o duruma şahit olup Halkın çoğunlukla seçtiği Ordunun komutanının(sevin veya sevmeyin); durumun çok ciddi sonuçlar doğurabileceğini düşünerek sokağa çıkma talimatına uymak mı?

    O saatte askeri okul öğrencilerinin silahlandırılıp polis merkezlerine yapılan baskınlarda veya okul dışında silahlarla ne işleri vardı?

    Rütbeli askerle konuşmak isteyen Muhtara hangi suçtan dolayı kurşun sıkıldı, yoksa tiyartro salonları otoyollara mı taşındı bizim haberimiz yok?

    Tabutlar içerisinde defnedilen vatandaşlarımız değil de çin yapımı oyuncak mıydı?

    Boğaz köprüsündeki keskin nişancının görevi neydi karga avlamak mı?

    Ben yanlış görüyorum her halde Helikopterden gök kuşağı mı atıyorlar insanlar üzerine, tiyatro için görsel efekler mükemmel değil mi?

    Tankların ezip bütün iç organları yola serilen vatandaşlar ise video montaj olması gerek değil mi?

    Göz altına alınan binlerce askeri personel ifadelerinde fetöyle alakalarını açıklıyor ne kadar profesyonel oyuncular ömür boyu bütün rolü ezberlemişler ne söyleyeceklerini dahi harf hatası olmadan ezberlemişler değil mi?

    74’ü tank 246 zırhlı araç, 37 helikopter, 35 uçak, 3 gemi ve 3 bin 992 hafif silah, 8 bin 651 personel, bin 676’sı er/erbaş bin 214’ü askeri öğrenci dünyanın gelmiş ve geçmiş en kapsamlı tiyatro oyunu bu olsa gerek değil mi?

    Boğaziçi köprüsü girişindeki tankların arkasındaki askerler gösteriye gelenleri karşılıyor du her halde, hemde g3 piyade tüfeği ile sadece beğenmediklerini gösteriden muaf tutuyorlardı sanırım?

    Bazıları aldığı her nefeste basın özgürlüğü der o gece hemen her yayın grubuna askeri müdahale veya müdahale girişimi olmadı mı ? basın özgür değil diyen; sayın zihniyetler bu basına müdahale değil mi? Gerçi bazı zihinlerde nöronlar yandığı için bu binlerce tasarıyı yapan Erdoğan olarak görüyor. Eğer bu muhteşem senaryoyu zerre miktarı kusur olmadan tasarlayan yapan en ufak bir kusur olmadan oyunu bitirdiren Erdoğan ise onu dünyanın en zeki ve akıllı insanı olarak kabul etmek gerekli değilmidir?

    Neden dünya ülkelerinin hiç birinden Türkiyeyi tam manası ile destekledikleri ni veya demokrasi önündeki bir çirkinliği kınadıklarına dair sözler duymuyoruz da aksine hükümetin devrilmesi askerin darbe yapmasına destek veren cümleler duyuyoruz ?

    Neden fetö yıllardır Amerika da?

    Orda doğuda bulunan ırak, iran, suriye, mısır gibi ülkeler son yıllarda asırlarca toparlanamayacakları bir sürece girdiler; sizce Ortadoğuda bulunan Türkiye ye de aynı strateji ile dini bir silah olarak kullanarak saldırmış olamazlar mı?

    Hakın çoğunluğu tarafından seçilen Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ı görüyoruz ki Bütün yanlış bir kelime değil BÜTÜN batı ülkeleri sevmiyor, nefret ediyor, ayağının takılmasını bekliyor bu çok açık. Batı diyor ki ben Erdoğan ı sevmiyorum. Şimdi Halkımın çoğunluğu tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanını bu batılı devletler sevmiyorum demesine karşı bende onlara ne kadar çok ortak yönümüz var bende Türkiyenin liderinden nefret edilyorum, umrumda değil sizinle aynı fikirdeyim, demokrasi sisteminin acilen değişmesi lazım; demem mi lazım?

    Bende açık söyleyim eğer bütün batılı devletler Erdoğan ı sevmiyor ve bir an önce yıkılmasını istiyorsa ben Erdoğan ı seviyorum ve sonuna kadar arkasında olan Akılsız dediğiniz halkımla arkasındayım. Nefret etsem dahi dışarıdaki köpek yıkmak istiyorsa ben severim. Yoksa batılı devletlerin yanında olup Erdoğan ı devirmek için oyun mu oynamam gerekir di?

    Bir devlet lideri dahi olsa onun dini vecibelerini tartışmak değerlendirmek hüküm koymak bize düşer mi?

    Hanginiz dininizi dört dörtlük yaşıyorsunuz?

    En basit örnekle hanginiz malınızın arta kalanını tamamen ihtiyacı olanlara veriyorsunuz?

    Eğer ben dinimi mükemmel şekilde yaşıyor ve mükemmel şekilde itaat ediyorum diyemiyorsanız hangi sıfatla hangi insan olursa olsun onun dinini ve hayatına tatbikini değerlendiriyorsunuz?

    Daha ailemizi yönetemiyor iken devlet yönetimi hakkında gece gündüz konuşmak doğru mu?

    Milletimizin birlik ve beraberliğini gösteren bu karşı duruş hareketini arada azınlık gruplar tarafından siyasi söylem söylediler diye bütün halka mâl edilebilir mi?

    Madem bu çok basit bir olay biz buncacık basit bir olayda dahi bir araya gelemeyeceksek müslümanların kardeşliğinden birliğinden söz eden zihniyet sen ne zaman bir araya geleceksin?

    Halkın yüzde 52 si Akılsız yanlız ben akıllıyım şeklinde mi düşünmemiz gerek?

    Bu demokrasi için karşı duruş siyasi amaç için midir yoksa vatanın sağ olması için midir?

    Eğer millet sokağa çıkmasa herkes sokağa çıkma yasağına uysa idi bu gün günlük hayatımıza devam edebilir miydik bunun garantisini kim verebilir?

    Çatışmalar daha da şiddetlenir miydi yoksa hiç bir şey olmamış gibi askerle hükümet anlaşır asker özür dileyip kışlasına döner miydi?

    Yoksa asker başta Erdoğan olmak üzere, ele geçirilen ölüm listesi denilen binlerce kişiyi öldürmek için girişimlerine devam mı ederdi?

    Millet müdahale etmese idi asker/emniyet içindeki bu bölünme çok daha büyük çatışmalara kadar gider miydi? Yoksa kardeş kardeş bir iki saat içinde anlaşıp her kes görev yerine döner miydi?

    Adana-bitlis-denizli-koceyli-malatya-marmaris-mersin-sakarya-şırnak’taki kalkışma hareketleri tiyatroya oyuncu desteğimiydi?

    Azınlık denilen bu fetöcülerle darbeyi destekleyen kendilerini cumhuriyetci zanneden askerlerinde katılması ile halkın erken saatlerde sokağa dökülmesi olmasa idi bu sayı çok daha fazla sayılara ulaşmazmıydı?

    Bu vatan için zerre miktarı bir tehlike olduğu düşünüldüğünde hemen vatan evladının elinden ne geliyorsa yapması gerekmez mi?

    8 – ENFÂL / 16- Kim onlara böyle bir günde -yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer tutanın dışında- arkasını çevirirse gerçekten o, Allah’tan bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
    9 – TEVBE / 38- Ey iman edenler, ne oldu ki size Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre) bu dünya hayatının yararı pek azdır. (9/38)
    9 – TEVBE / 39- Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, herşeye güç yetirendir. (9/39)
    9 – TEVBE / 41- Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (9/41)
    9 – TEVBE / 56- Gerçekten, sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar, sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur. (9/56)
    9 – TEVBE / 57- Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı hızla oraya yönelip koşarlardı. (9/57)
    33 – AHZÂB / 16- De ki: “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız.” (33/16)
    4 – NİSÂ / 95- Mü’minlerden özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (4/95)
    8 – ENFÂL / 15- Ey iman edenler, toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın). (8/15)
    9 – TEVBE / 14- Onlarla çarpışınız. Allah onları sizin ellerinizle azablandırsın hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. (9/14)
    29 – ANKEBÛT / 69- Bizim uğrumuzda cihad edenlere şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle beraberdir. (29/69)
    Rabbimiz bu ayetlerde bizlere neyi bildiriyor acaba, cihad ve savaştan neler anlaşılmalı, bozgunculara karşı durmaktan, fesatçılara karşı durmaktan neler anlaşılmalı?

    Tekrar sormak gerekirse dini yaşantınızda dört dörtlük müsünüz?

    Elinize bir ülke değil 10 kişi versek yönetebilecek misiniz?

    Onu geçtik ailenizi yönetebiliyor musunuz?

    Madem bu ülke yönetimi ve onu destekleyenlerden bu derece nefret edip onları bu derece aşağılık görüyorsunuz hala bu ülkede ne işiniz var, batılı ülkelirin söylemlerinden farkınız ne, isminizin müslüman olması mı ?

    Siz de daha dini yeni öğrenmiş daha yeni Allah ın kitabının farkına varmışken kendinizi nerede görüyorsunuz, Allah katında çok yüksek kademeler de mi?

    Siz de üç gün önce cahillerin cahili değil miydiniz şimdi dünyanın en iyi alimi mi oldunuz?

    Bu ülkede dinini tam manası ile yaşayamayan var mı?

    Hükümet yetkilileri Senin Salatını değiştirmek için kırbaç mı vuruyor?

    Yetkilileri firavuna benzeten kadeşlerim halkına zulm eden onu dininden alıkoyan öldüren katleden inanmayan inkar eden kendini ilah edinen Yaradanla dalga geçen kendine ilah edinmeyeni öldüren firavunun hangi sıfatına benziyor devlet büyüklerine? Önderine itaat konusu ise islam tarihinin ve türk tarihinin bütün dönemlerine özellikle Cumhuriyet döneminde de firavun çoktu senin varsayımınla değil mi? Yine basit bir örnekle Fatih Sultan Mehmet sizin deyiminizle en büyük firavunlardan biri değil mi?

    Bütün insanlar kendini çok aciz ve yetersiz görmeli değilmidir bu büyüklenme ve kendini yeterli görmenin sebebi nedir?

    Diyebilirsin ki şu yaptıkları bu yaptıkları açıkca islama aykırı… senin karşına tanıdıklarını çıkarsak senin yüzüne karşı aynı şeyleri söylemeyecekler mi?

    Hayatınızda her şeyi mükemmel mi yaptınız hiç mi hata noktanız olmadı hiç mi iyi tasarlayıp düşündüğünüz bir olay veya kişi beklediğiniz gibi çıkmadı; hayatınızdaki bütün insanlar dört dörtlük tam manası ile güvenilir mi çıktı?

    Ey akledebilen arkadaşlar yapılanları yaftalayan arkadaşlar yapılanları sorgulayan arkadaşlar bu ülke için ne yaptınız bu güne kadar? O insanların doğru veya yanlış bu ülke için bunu yaptım diyebileceği bir şey var; sen ülkeyi ve yönetimini eleştirmekten başka ne yaptın bu güne kadar, bu ülke için anlat bizde yapalım ?

    Hemen hemen her fırsatta birlik olmaktan beraber olmaktan bahsedenler mağaralarında neyin varsayımını yaşıyorlar acaba?

    Yazı yorumlarında bazıları kendilerini cennete yerleştirmiş bazıları ise bazı şahsiyetleri firavun örneğini vererek cehennemin en dibinden yerini ayarlamış; şimdi bu şahıs şirk ile kendini oraya yerleştirmedi mi ?

    Çok AKLEDEBİLENLER acaba bu üstün akılları ile kendilerini İlahlaştırıyorlar mı akılları ile?

    Şahsen Ben Recep Tayip Erdoğan ın müslüman olduğuna inanıyorum. Peki tekrar soruyorum bu noktadan sonra onun günahlarını sorgulamak başka bir kula mı düştü?

    Bütün müslüman ülkelerin hizipleşmesindeki neden nedir sadece mezhep mi, yoksa fikir ayrılığı, düşünce ayrılığı, siyasi ayrım, gelir ayrımı, yönetimdeki insanların yanında olan veya olmayanların düşünceleri (suriye) vb., olabilir mi?

    Her defasında birlikten söz edenler neden bazı nedenlere sağınıp evlerinden çıkmadı?

    60 lı 70 li yıllardan ziyade son yıllarda elimize Kuran-ı Kerim i alıp rahatça her yerde dilediğimiz şekilde okuyup, uygulama da Erdoğan ın rolü büyük değil mi, Cengiz abimizin anlattığı gibi Cumhuriyet sonrası süre gelen bu baskı ve korku ile elinize alabilecek miydiniz Kitabımızı, daha Kuran’ın toprağa gömüldüğü 80 li yılarda onu elinize almada vesileler bulabilecek midiniz ?

    Erdoğan’ın liderliğinden bu yana 15 temmuz haricinde başka ne zaman gördünüz insanları sokağa davet ettiğini?

    Durum çok mu ciddiydi yoksa Erdoğan insanların ölümünden büyük haz mı alıyor?

    Ak parti kapatma girişimlerinde, 17-25 aralıkta, gezi olaylarında veya başka bu derece önemli vuku bulan olaylarda neden Erdoğan insanları sokağa devet etmedi AKLEDEBİLEN kardeşlerim neden 15 Temmuz acaba bu girişimin çok büyük etkileri olabileceğinden olabilir mi?

    Acaba Türk Halkını, Türk Milletinini, Vatanını sevdiğinden, olabilir mi?

    Milyonlarca insan AKILSIZ mı?
    Ya da siz çocuk akıllı olabilir misiniz?

    Ben Hamd olsun Allah’ın Risaletini okuyorum ve idrak edebildiğim ölçüde itaat etmeye çabalıyorum. Tarih sayfalarına baktığımda ise şu an Erdoğan dan daha iyi bir lider göremiyorum. Müslüman olduğuna inanıyorum. Allah a inandığına inanıyorum. Devamında Günahlarını sorğulamak bana düşmez. Gönül ister tamamen Kitap yolundan ayrılmasın. Ama dediğim gibi hangimiz tam manası ile Kitap Ehli. Sözümü tekrarlamak gerekirse Allah ın Risaletini Yeni idrak edebildiğiniz diye Müslüman olup idrak edemeyenler AKILSIZ mı oldu. Siz AKLA kavuştunuz onlar sizin hükmünüzle AKILSIZ mı kaldılar. Onları yaftalamadan onlarından sizin eski durumunuzda olduğunu düşünerek doğru yola iletme çabasında olmanız gerekirken bu aşağılamak niye. Kendini büyük görmek niye? Gönül isterki bütün zulum gören muhtaç olan müslümanlar için de canımızı seve seve verelim sokaklara dökülelim. Ama vatanım için gönlünü sokaklara dökmüş insanlarla beraber olmak, canımı oraya koymak, ALLAH ın risaletinin ellerden düşmemesi yolunda en ufak şüphede dahi canımla cihad etmekde tereddüt etmem.

    1. Selam Enes… Şimdi… (Üst aklı sonra gerekirse konuşuruz.) Önce şunda anlaşalım… Fethullah Gülen ve Fethullahçı yapılanma sapkındır. Sapkınlıkları onları sonunda kendi ülkesinde terör üretme aşamasına bile getirmiştir. Yıllarca sadece orduda değil, hemen her kurumda yerleşmiş ve birgün ülkeyi (sözde) İslam adına yönetmeyi hedef edinmişlerdir. Aslında bu, evvelden beridir herkesin ve özellikle dindar kesimin bildiği ama bu biçimde anlamdırmadığı bir şeydir. Fethullah’a iyi diyen yok, Fethullah ve Fethullahçılık kötüdür. Bu konuda anlaştık mı? Anlaştık. Tamam… Sözlerimi üst perdeden gibi algılama… Karşılıklı çay içerken konuşur gibi yazmak istedim. O yüzden siz diye hitap etmiyorum.

      Gelelim yazdıklarına… Sana hiç kızmadım. Yazdıklarını sonuna kadar teker teker okudum. Halis düşünceler içinde, iyi niyetle ve sen de benim gibi duygularını yok saymadan sayıp dökmüşsün bana. Ben mükemmel değilim Enes. Böyle bir iddiam da olmadı. Bir yığın hata yapan senin gibi bir beşerim. Allah’ın affediciliği olmasaydı, bilmekle ve hatta yapıp edebildiğimiz iyi işlerle bile kurtuluşumuz olmadığını da bilenlerdenim. Öyle şeyler yazmışsın ki, şöyle durup kendimi tartarak üzerinde uzun uzun düşünüp ders aldıklarım da yok değil. Kimi yerlerde “evet” dedim “doğru söylüyor, bu konuda şu hatanı gör Cengiz”. Özellikle de “sen dili”nde yazdığım için kendi yazılarımda sanki herkesi kastettiğimi hissettiren sözlerim için. Aslında bir şeyi açıklamak istiyorum ama bunu anlatmam zor. Belki beni “yazar” olanlar daha iyi anlayacaktır. Şöyle ki… Her ne kadar “sen dili” ile yazdığımda kastım konuyla ilişkili olanlar olsa da “herkes” ya da “hepiniz” ya da “halkımız” gibi tabirleri her zaman gerçek anlamda herkes için kullanmıyorum. Yine de sana “haklı” dedim. Çünkü ben de olsam öyle anlayabilirdim.” Neyse… 🙂

      Hiç de cahil değilsin. Zeki insanlarız Enes. Bu sözlerimin arkasından benim de sana eleştirilerim geleceğini biliyorsun. Bu kadar övgü yeter herhalde. Şimdi iddialarının aleyhinde vereceğim cevaplar için bekliyorsun. Ama aşağıya yazacaklarımda ne kadar samimi isem yukarıda yazdıklarımda da aynı samimiyette olduğuma inanmanı isterim. Sözlerimin bazen biraz ağır olduğunu ve insanların reflekslerine yol açacak kadar tesir ettiğini biliyorum. Teşekkür ediyorum. Çünkü sözlerime değer vermemiş olsaydın, kalbine değmemiş olsaydı ve hatta seni kendini sorgulamaya itmemiş olsaydı bu kadar uzun bir yorum yazmaz, siteyi kapatır geçer giderdin. Ben de sana aynı değeri veriyorum ve benzer hisler içindeyim. İnşallah sen de sana vereceğim cevapları sabırla ve düşüne düşüne okursun. Ben de alt tarafı bir yorum deyip geçip gidebilirdim. Ama o tesiri bana verdin ve ben de kendi fikirlerimi açıklayacağım. İnşallah okursun.

      Avusturya… Norveç… vesair… AB’nin derdini sormuşsun… Avrupa ülkelerinden bazıları (muhtemelen büyük kısmı) Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmelerini zaten istemiyordu. Bu yeni bir şey değil. Bunda Türkiye’nin nüfus hacmi ve parlamentodaki olası oransal ağırlığı başrol oynuyor. Korkuyorlar. Bu süreçte Türkiye’nin iktidarında kim olursa olsun ona karşı bir karşı propaganda ve karalama ile kendi halklarını bu konuda ikna etme telaşında olduklarını düşünüyorum. Yani Avrupa’nın “Erdoğan düşmanlığı” hem yapay ve hem de politik bir sosyal algı meselesi. Erdoğan iyi işler de yapsa Avrupa bunu evirip çevirip onun kötü taraflarını kendi medyasında ayyuka çıkarma peşinde. Bunun için her türlü yalan haberleri de yaptıklarını Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimizden ve internet medyasından işitiyoruz zaten. Avrupalı politikacılar tarihten gelen müzmin korkularından ötürü Türkiye’nin üyeliğine karşı olma fikrini, aslında “örterek” kendi toplumlarını ikna etme ve bu karşı çıkışa ortak etme peşindeler. Ama strateji bu politikacıların değil. Onların da üzerinde olan küresel üst akıl da onların bu fobilerini kışkırtıyor. Avrupa’nın kendisine eğer ortak olacak bir Türkiye’yi kabul edecekse, o Türkiye, birkaç parçaya bölündükten sonra, kendi gibi Avrupai bir kültürle yaşayan vatandaşlarının ağırlıkta olduğu bir parçasını ancak kabul edebilir. Dertleri genel anlamıyla bu. Yani karşı oldukları aslında Erdoğan değil, hali hazır Türkiye. ABD’nin durumu ise biraz daha çetrefilli. Gelişen durumlara göre planlarını revize ediyorlar. Onlar için hem BOP gereklilikleri var ve aynı zamanda Avrupa da bu konuda onlara rakip. BOP kapsamında çıkarları yer yer çatışıyor.

      Fetö’nün Mısır tv’sine yaptığı açıklamayı dinlemedim. O konuda bir şey diyemem. Ama şunu diyebilirim… Fethullah ve onun adamları bu saatten sonra zaten bu toplumda fikren ifşa olmuş ve hemen her kesim tarafından düşman edilmiş durumdalar. Kendi yanlarına başka güçleri çekebilmek için her şeyi söyleyebilirler. Hatta küresel üst akıllarından aldıkları ilhamla başka yeni fitneler de planlıyor olabilirler. Politikacılarımızın ve sivil toplum kuruluşlarımızın onların hamlelerine karşı hamle üretmeleri gerekir. Ama üst aklın planlarını da görmeliler ve gerçekleri, halkın düşünen her türlü kesimiyle paylaşmalılar aynı zamanda.

      Atılanlar kartopu muydu, uçaklar karga mıydı ve sair vesair bir şeyler demişsin… Niye bana bunu söylüyorsun ki? Aksini mi söyledim? Darbeciler gösteri mi yaptı dedim, iyi mi yaptı dedim? Bu eleştirinin muhatabı ben değilim. Geçiyorum…

      Bugünkü cumhurbaşkanından daha iyisi mi var, onu destekleyelim demişsin. Elbette bu ülkede politikacıların arasında göremesem de ondan daha iyileri vardır. Benim anlatmaya çalıştığım şey ona oy vermeyin buna oy verin gibi bir şey değil. Ben onu, ülkemizin son yıllarda düştüğü durumu görünce başarısız buluyorum. Bu benim fikrimdir. Diğerlerinin ya da başkalarının başarılı olacağını iddia etmiyorum. Kendi gözümden olanı söylüyorum. Bu demek değil ki onu vurup kırıp aşağı indirsinler! Sen başarılı görüyorsun, ben başarısız. Bu yüzden kavga etmemize gerek var mı? Birimizin diğerini baskılamasına gerek var mı? Zaten çoğunluğu elde etmiş durumda. Benim düşüncem seni rahatsız etmemeli, hatta renk olarak görmelisin. Çünkü çoğunluk seninle hemfikir. Rahat ol. Ben isterim ki Erdoğan gibi güçlü bir lider inmesin, hatalarından ve aynı zamanda bilerek ya da bilmeyerek yaptığı toplumu hiziplere bölme davranışından dönsün, bizi bölmesin birleştirsin. Kendi gibi düşünsün düşünmesin herkese kulak versin, etrafındaki dalkavuklara kanıp enaniyet tuzağına düşmesin ve bu ülkeyi daha ileriye taşısın. Ben Erdoğan’ı sevmiyorum diye beni her icraate düşünmeden karşı çıkan “klasikleşmiş Erdoğan düşmanları” ile karıştırma. Ben düşmanı değilim, başarısız buluyor, sevmiyorum. Üstelik yorumunda geçiyor, ben cumhurbaşkanımıza Müslüman değil demedim. Bir insan ben Müslüman diyorsa ona hayır değilsin demek bana mı düşmüş? Müslüman olup olmaması beni ilgilendirmez de. Sevmeyişimin en başta gelen nedeni okuduğum kitapta (Kuran’da) onu doğru işler yapanlar tarafında göremeyişim. Hiç zannetmiyorum ama bu hataysa benim hatamdır. Hata yapmak da en doğal hakkımdır. Ve geçmişteki politikacıların kötü olması onun her yaptığını iyi yapmaz.

      Kredi derecelendirme kuruluşları demişsin… Bu ve benzerleri kurumlar esasen devletlerin de üzerindeki küresel tüccarların maşalarından başka bir şey değiller. Yok düşmüş, yok çıkmış, filanca borsadaki tahvil bilmem ne edilmiş… Birçok çeşit kurum ve kuruluş var. Kimisi kapitalist düzenin, hatta kimisi sosyalist düzenin altındaki oyuncaklar. Oyun tablasının başında ise yine aynı küresel büyük tüccarlar var. Dünyayı yönetiyorlar. Şeytani sistem her ideolojinin ve her dini yapılanmanın hem içinde hem de üstünde. Benim bahsettiğim oyun bu. Ülkemin yöneticileri kendi kendine tiyatro oynuyor demedim ben. Benim bahsettiğim oyun küresel tüccarların senaryosunu yazdığı satranç tiyatrosu. Terörist fetöcuların ya da siyasilerin tiyatro oynadığını söylemiyorum. Ben siyaset yapmıyorum. Benim sözlerimi sosyal medya maymunlarının sözleriyle neden karıştırıyorsun? Çünkü asıl sen olaya siyasi bakıyorsun.

      Cumhurbaşkanımızla ilgili olan tarafını da yazımda belirttim. Zaten kendisi söyledi, darbeyi beklediğini. Buna karşı hazırlık yapmış görüntüsünü de verdi. Tahmin ettiğim, gördüğüm, işittiğim şey için beni mi suçluyorsunuz? Tabi ki hazırlıklı olacak. Tüm hazırlığına rağmen hayatı tehlikeye girmiş de olabilir. Bilip bilmeden bunu inkâr edecek halim yok. Sevmesem de, oy vermesem de o benim de cumhurbaşkanım. Avrupa’nın burnu büyük politikacılarının karşısında dik durmasını ben de istiyorum. Veya başbakanımıza ikinci sınıf adam muamelesi yapan kibirli Fransız cumhurbaşkanının yüzüne ben de tükürmek istiyorum. Eleştirmek başka şey, düşman olmak bambaşka bir şey. Düşünenle düşünmeyenleri birbirine karıştırma.

      Yakınlarından şehit olmayan… tilki gibi yuvasına saklanan… bilmem ne demiş ve çok ileri gitmişsin. Burada kendimi savunmak için, sana hayatta nelerle karşılaşıp böbürlene böbürlene bir şeyler anlatmamı mı bekleme! Ama sana bir şey söyleyeyim… Şehitlikten, yanında şehit olandan, cepheye koşandan, atılıp koşup ve vatan bayrak bilmem ne milli damarlardan girip de en son eleştirebileceğin kişilerden biriyim. Anlatıp övünmek ya da başına gelenlerden ötürü dövünmek için yaşamadım ben onları. Allah her şeyi biliyor, merak ediyorsan kıyam günü sen de öğrenirsin.

      Atatürk, Kurtuluş savaşı ve sair… Kardeşim bak. Karşılaştırdığın şeyler birbirinden çok farklı. Atatürk ortaya çıktığı günlerde yıkılmış bir devlet vardı. Erdoğan’ın ortaya çıktığı günlerde ise devlet öyle ya da böyle ayaktaydı. Atatürk’ü sevmiyorum deyip vatanı savunmaktan geri kalmamışlardır elbette. Süngüsüyle, tüfeğiyle, topuyla mücadele etmişlerdir. Ama “Atatüüüürk Atatüüüüürk” diye şarkılar söyleyip onu sürekli överek de savaşmadıklarına eminim.

      O gece, ülkenin başında hiç sevemediğin katı Atatürkçü bir lider olsaydı… Darbeyi yapan da diyelim ki PKK olsaydı… Darbe gecesi sokağa çıkanların ekseri çoğunluğu Erdoğan posterleri yerine Atatürk posterleri, rabia işareti yerine altı ok flamaları ve dombra marşları yerine onuncu yıl marşlarıyla sokağa çıkmış olsalardı, ne olurdu? İyi düşün. Bak, iyi düşün. Kendine itiraf et, bana değil. Ben iki yüzlülüğü eleştiriyorum, sokağa çıkmayı değil. Sokağa çıkma yasağı olsun da herkes ona uysun demedim ben. Güvenlik güçleri dururken namluların önüne sivilin atılmasını eleştiriyorum, meydanlara bozgunculara karşı kıyam için kendiliğinden çıkmayı değil. İyi anla sözümü.

      Askeri öğrencilerin orada ne işi vardı demişsin… Hain birileri emir vermiştir. Öğrenciler de aslını astarını bilemeden emre uymuştur. Çoğunun bir kabahati yoktur veya gaza getirilmişlerdir. Bu kadar basit. Aynen erlere ve ast rütbedeki bir çok personele de benzerinin yapıldığı gibi. Eğer onların vicdanı olmasaydı ve iş sadece hainlere kalsaydı emin ol ki çok daha büyük bir katliam yaşanırdı. Allah korudu.

      Basın özgürlüğü… Evet kardeşim basın özgürlüğü önemlidir. Bir insan bu ülkeyi sevmiyor bile olsa bunu rahat rahat nedenleriyle söyleyebilmelidir. Bir insan PKK’yı bile destekliyorsa bunu açık açık basında söyleyebilmelidir. Bir insan neye düşmansa ona karşı konuşabilmelidir. Basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü zarar değil fayda getirir. Kimin ne olduğunu daha iyi anlarsın. Muktedir mahalle baskısı nedeniyle bu ülkede ironi sanatı tavan yaptı. Fiili suç eylemine dönüşmediği sürece her fikir rahat rahat konuşulabilmelidir. Allah’a inanmayan bile bunu savunabilmelidir. Kuran bize bunu öğretir. Sözü beğenmezsen oradan uzaklaşır, onunla ilişiğini kesersin, güzeline uyarsın. Engellemeye kalkmazsın. Ve bu ülkede medya çok büyük oranda muktedirden yanadır. Diğerlerinin sesleri az ve kısıktır. Yine de karşıt görüşler az olmasına rağmen çok duyulur. Sebebi muktedirin o seslere bağıra çağıra cevap vermesidir. Muktedirin ve çoğunluğun mahalle baskısı vardır. Bir gazeteci, yazar, çizer, fikir adamı, ilim adamı sözünden dolayı tutuklanmamalıdır. Diyelim ki, bu ülke ateist çoğunluk olan bir ülke olsun ve ateist bir liderle yönetilsin… Az sayıda Müslümansa diyelim ki kitabındaki ayetleri bile paylaştığında, islami fikirler söylediğinde üzerine baskı oluşsun! Veya PKK iktidar oldu diyelim ve sen Türklükten falan bahsedeceksin! İster misin üzerinde bir toplumsal baskı olmasını? Yoksa sen sözümü söylemekten başka bir şey yapmazken seni içeri atmalarını ister misin? Düşün.

      Neden fetö Amerika’da, diye sormuşsun. Yıllardır, yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor. Sağır sultan duydu CIA bağlantılarını ve himaye altında olduğunu. Biraz kulak kabartsaydın hükümete ortaklarken bile anlardın.

      Cumhurbaşkanımızı batının sevmiyor oluşuna ortak olmaktan bahsetmişsin… Haklısın. Ancak, Erdoğan’ı batının sevmeme nedenleri ile ülke içinde sevmeyenlerin nedenleri aynı değil. Yukarıda anlatmaya çalıştım. Bu yönde Erdoğan karşıtlarının bile (özellikle de politikacıların) dış cepheye karşı tedbirli olmaları, onların savlarına destek olmamaları ve bu kapsamda cumhurbaşkanımızdan taraf duruş almaları gerekir. Bu önemli.

      Batı sevmiyor diye ben severim gibi bir şey demişsin… Bu yüzden sevmek ya da sevemmek basit bir mantık olur değil mi kardeşim? Sevmek bir mantık örgüsüyle ve içten gelir. Birisini seviyorsan herkesten önce senin onun hatalarını ona hatırlatman gerekir. Hele ki mesele politikse… Sevmek de bir yana… Oy verdiğin iktidara herkesten önce sen hesap sormalısın. Çünkü oyu sen verdin. Ama yurdumuzda siyasi tarafgirlik ön planda olduğu için bu hep atlanıyor. Parlementer sistemin aslında en büyük kusurlarından biri bu.

      Bir devlet liderinin ne kadar dindar olup olmadığı aslında bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren tarafı yapıp ettiklerinin ne kadar etik ve doğru olup olmadığıdır. Ülkeyi yönetenin dini kimliği, bu yolla yanlış işler yapmadıkça bizi bağlamaz. Haklısın. Ben de bunu söyledim zaten.

      Hanginiz dininizi dört dörtlük yaşıyorsunuz, demişsin. Hiçbirimiz. Dini yaşamak onu hayata tatbik etmektir. Kimse dört dörtlük olamaz. Öyle olmadığı için, Allah yeryüzünde cezanızı verecek olsam kimseyi bırakmazdım mealinde bir ayet indirmiştir.

      Erdoğan’ın liderliğinden bu yana 15 temmuz haricinde başka ne zaman gördünüz insanları sokağa davet ettiğini… diye sormuşsun. Hayır görmedim. Sadece gezi eylemleri esnasında tehdit etmişti eylemcileri: İstersem evlerinde oturan yüzde elliyi karşınıza dikerim diye.

      17-25 aralıkta neden sokağa davet etmedi diye sormuşsun… Ne alaka anlamadım. Ses kayıtlarını, Fetönün ortaya attığı kasetleri mi toplatacaktı insanlara? Niye çıkartsın? Ha bir de… Hiç dinlemeye niyet ettin mi bilmiyorum ama, o ses kayıtlarının hepsi montajdı ya zaten!!!

      Cumhurbaşkanımız gerçekten güçlü bir liderdir. Bunu ben de kabul ediyorum. Ama sen tarih sayfalarına baktığımda Erdoğan’dan daha iyi bir lider göremiyorum, demişsin. Göremezsin Enes. Bu baktığın gözlükle çok zor?

      Eline on kişi versek yönetebilecek misin, demişsin… 🙂 Belki de çok daha fazlasını yönetebilmişimdir! Ne bilirsin? Bu eminliğin nereden geliyor?

      Bu ülke yönetimini ve onu destekleyenlerden nefret ettiğim senin iddian. Yazıda ben tam tersini söylüyorum. Demek ki sen de genelleme yapıyorsun. Dön bir daha oku yazıyı istersen. Kendimi Allah katında çok yükseklerde de görmüyorum, alim de görmüyorum. Bu ve benzer ve hatta aşağılayıcı sözlerini heyecanına, vatanperverliğine ve gaza gelmişliğine veriyorum.

      Son yıllarda Kuran’ın anlayarak okunmasında iktidarın etkisinden sanırım bahsetmişsin… Buna katılıyorum. Bilerek olmasa da hem bilmeyerek hem de bu dönemde ülkede olup bitenlerin getirdiği sorgulayıcıkla buna oldukça katkı sağladılar. İnsanlar gündemdeki Müslümanları gördükçe dinlerinden şüphe etmeye başladıkları için açıp kitaplarını okuma ihtiyacı hissettiler. İyi oldu.

      Devlet yönetimi hakkında gece gündüz konuşmak doğru mu, demişsin. Doğru değil ve bunu bana yönelterek yanlış kişiye söylüyorsun. Ülke gündeminde çok önemli bir gelişme olmadığı sürece bu tür konular konuşan biri değilim. Çok ciddi bir mesele olduğunda da işbu yazıda olduğu gibi fikrimi açıklıyorum ve belki birkaç paylaşım yapıyorum. Bunlara duyarsız kalmak imkansız ve hatta duyarsız kalmamalıyız da. Sen bu uyarını profilinde siyasi lider ya da parti sembol resimleri bulunduranlara, sürekli siyasi paylaşım yapanlara hatırlat istersen.

      Azınlıkların söylemleri ve yaptığı hatalar tüm topluma mal edilmemeli. Haklısın bu konuda. Sözüm yok. Yukarıda da zaten benimle ilgili olan tarafını açıkladım. Şunu da ilave edeyim. Özellikle böyle zamanlarda popülist davranmak yerine sesi az çıkanların sesi olmak önemlidir. Herkesin kabul ettiği doğruları herkesin tekrar tekrar söylemesi gerekmez. Şu yazıyı yazmamım bana beğeniden çok antipati getireceğini biliyordum. Öyle de oldu. Sosyal medyaya baktığımda okurlarımın bazılarının terk ettiğini görüyorum. Bazılarını da söylemlerinden sonra ben engelledim. Birileri tüm risklere ve toplum baskısına rağmen, toplumun heyecanından ötürü görülemeyen ve gözden kaçan doğruları hatırlatmalıdır. Zarar göreceğini bile bilse söyledikleri, işin sıcaklığı geçtikten sonra daha iyi anlaşılacaktır. İnsanlar beni sevsin, beni beğensin, bakın o da oradaymış desin, takipçim artsın hevesinin peşine düşmeyip sağduyuyla hareket etmeye çalışanlar her zaman olmalıdır. Yoksa, doğru ya da yalan bir fotoğraf vermek hiç de zor bir şey değil. Allah neyin ne olduğunu bildikten sonra. Her neyse, devam edeyim mi Enes? 🙂 Asıl konuya daha gelmedim. Ayetleri yağdırmışsın!

      Böyle ayetlerle beni vurmaya çalışman çok yanlış olmuş. En azından karşındakinin Allah’a ve Kuran’a inandığını söyleyen ve bunu sürekli savunan biri olduğunu biliyorsun. Erdoğan için yapılmaması gerektiğini söylediğin şeyi tutup bana yapıyorsun. Neyse… O kadar ayet yazmışsın eleştirine. Tevbe suresini süzgecimden geçirmedim mi zannediyorsun? Bu durum Tevbe suresine uymuyor Enes. Kuran’ı aça bir daha oku. Orasından burasından ayet seçerek, işte bak ben savaşa gittim sen evinde oturanlardansın diye iftira atmaya kalkma.

      Eğer ayetlerden dilediğimizi alırsak bu Kuran iç çatışmasına döner ve eğer mesele Tevbe suresindeki mesele ise sana şunları sorarım ozaman? Ültimatom nerede? Haram aylar nerede? Hac nerede? Anlaşma imzaladığımız müşrikler kim? Haram ayları erteleyenler kim?

      Sonra; Huneyn günü çokluğunuz sizi böbürlendirmişti ve size bir şey de sağlamamıştı derim ve bir başka kapı açarım. Bir taraf Üzeyr Allahın oğlu diyor, diğer taraf İsa Mesih Allahın oğlu diyor derim. Tek bir ilaha kul olmakla emrolunmuştuk oysa derim. Çalanlar çaldıklarıyla dağlanacaklar derim. Aman dileyene el kaldırılmaz derim. Hafif ve ağır teçhizatı kuşanarak mı çıktınız diye sorarım. Kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çok olanlar kimlerdi derim. Temelinde takva olmayan mescidleri kim kuruyor diye sorarım. Müminlerin tümünün öne fırlayıp çıkması gerekmez, bir kısmı da derin kavrayış gözeterek kavimlerini uyarmakla sorumludur derim.

      Yok Enfalden bahsedeceksen… Sayıca az olanlar ve baskı altında olanlar kimler diye sorarım. Salatları alkıştan ve el çırpmaktan ibaret olanlar kimdir diye sorarım. Çekişip birbirine düşenler kimdir derim. Yurtlarında refahtan şımarıp, gösteriş için koşanlar kimdir derim. Karşı koymak için daha önceden hazırlanması gereken kuvvetler ve besili atlar neredeydi diye sorarım.

      Üstelik… Peygamber ya da onun temsilcisi kimdi diye sorarım. Peygamber kimlere çıkmaması üzere izin verdi, oturanların şirk koştuğu şeyler nelerdi diye sorarım. Eğer ortada peygamberin bir temsilcisi varsa onunla geçmiş birliktelik olmalı, ona Kuran ahlakıyla inananlar olmalı, etrafında toplanıp o peygambere inanan zulmedilmiş bir azınlık olmalı derim. Daha çok şey derim de neyse daha uzatmayayım…

      Fikirlerimizdir. Hepimiz için hayırlısı olsun. Selam ile kardeşim…

      1. değerli abim yorumun başında belirtmedim affola. yorumumu yorum yapanlar için yazmıştım. yani bu olanlara senaryo tiyatro oyun diyenlere, Erdoğan’a firavun diyenlere, kendini yeterli binlerce insanı Akılsız zihinsiz kabul edenlere, sürekli ülke yönetimini eleştirenlere, müslüman olup bilinçsiz olan insanlara sürekli damga vuranlara, sokağa çıkanları akılsız olarak görenlere, kendilerini hatasız kusursuz görenlere, ülke yönetimini eleştirenlere, makaleye bakıp kendi işine gelenleri çekip alanlara hitaben öyle düşüncelerimi belirtmek istemiştim. üslubun her zamanki gibi yine çok güzel teşekkür ediyorum.
        beni üzen kısım burada toplanan insanlar Allah ın Risaletini irdak etme yolunda bazı şeylerin farkına varan, çaba harcayan insanlar ancak bu amaç içerisinde dahi hizipleşip ayrılma var.
        şahsınızın fikirleri ile kendi düşünceleri uyuşmayanlar size damgayı vurmuşlar. size yakın düşüncelere sahip insanlar ise sizi övgüye tutmuşlar.
        yorumunuzun başında demişsiniz “çay içiyormuşuz gibi” işte dediğiniz gibi bütün mesele bu fikirler düşünceler renkler farklı olabilir. Kitabı idrak konusunda eksiklik olabilir. Amacımız bir araya gelip cuma vakti gibi doğruyu bulmak değil midir. kendimizi yeterli görmeyip üstün görmeyip sözde alimler gibi kusursuz görmeyip doğruyu gördüğümüzde hemen düşüncelerimizi değiştirmek değilmidir. karşılıklı çay içerek En Büyük Doğru Allah ın Hak Doğruları yolunda yanlış olan düşüncelerimizi doğruya ulaştırmak değilmidir. önce sarılıp kucaklaşıp selamlaşıp sonra renkleri konuşmak ardından tekrar kucaklaşıp selamlaşıp ayrılmak değilmidir.
        Burada Kitabın farkına varmış insanlarda dahi nedir bu enaniyet, kibir, bilmişlik, kendini yeterli ve üstün görmek, kusursuz görmek, en doğru bilgilerin kendinde olduğunu zan etmek…
        şimdi yeni bir makale ekleyip Erdoğan ı övecek cümleler kursanız bu sefer sizi yaftalayanların çoğu sizi övmeye haklılığınızı savunmaya başlayacak ardından bu makalede düşünceleriniz konusunda destek olanların çoğu sizi yaftalayıp uzaklaşacaklar. Sözüm ona onlar yaratılışları itibari ile en ufak kusur olmadan ve en doğru bilgiler ile donatılarak yaratılmışlar ya..
        yorumun başında dediğim gibi çok bilgim yok, cahil yeterli bilgisi olmayan bir insanım her an eleştiriye açığım, ailme çevremdekilere hep “bir kusurum hatam veya yanlış sözlerim davranışlarım düşüncelerim varsa, hemen yüzüme karşı söyleyin konuşaalım doğruyu bulalım yanlışıma devam etmeden gidereyim” derim.
        yani doğru birdir hak birdir bunu da tek başımıza bulmak kavramak anlamak kendimizi yeterli görerek yapmanın imkanı olmayabiliyor. o yüzden biri düşüncelerini ortaya koyduğunda sanki yeryüzünde milyar yıldır yaşıyormuşuz gibi hemen onun düşüncelerini aşağılayabildiğimiz kadar aşağılıyoruz. geleneksel islamcıları bu tutumları ile eleştirirken bizde daha o kültürden kendimizi alamamışız. bir nevi kibir içinde yüzüyoruz. Sözlerim size değildi değerli abim anlamayacak olan anlayana…

    2. Cengiz abi Enes sana hitaben değil sanırım yorumların geneline hitaben yazmış bunu, neden hepsini sana söylüyormuş gibi yorumlayıp karşı cevap verdin onu anlamadım. Yazının aşağısında geçen yorumları ya okumadın, yada atladın. Yorumlardakilere karşılık vermeyi gerekli görmüş diye bi hatırlatma yapmak istedim.
      Çünkü bir çok yerde bana söyleyer felan gibi ibareler kullandığından sözleri direk üstüne alınmışsın diye görüyorum.Zaten benim ilk eleştrimde olduğu gibi size yazılsaydı sizin adınızı kullanır hitap ederdi. Yorumcularımızın düşünce ve iddilarına hitaben yazılmış bence…

  16. Siyasetten nefret etmemin en önemli sebeplerinden biri de burada,yorumlarda.Adamlara basitçe soruyorsun ama televizyonlarda söyleneni,yediği algıyla zihnine kazınanı ”ölümüne” savunuyor.Diyorsun ki,fethullah ile tayyib ortaktı ve beraber çokça can yakıcı işlere bulaştılar.E biri cezasını buluyor,bulacak gibi.Ya diğeri?”Aman Kemal nasıl soru o,firavun değil tabi ayıp ediyorsun.O halkını,kendi lüks yaşamına yani aynı seviyeye getirmek için çabalıyor.O hiç kötü biri değil ”rahmetimiz gazabımızı aşacaktır” diye bir sözü de ”montaj” dı. ”diğer montajlar” gibi.Aaa firavun ayetlerle sabit kemal,oku işte.Ne diyor ? Ben ilahınızım,dimi? Güc sarhoşluğundan ne dediğini bilmeyenlerin diliydi bu,hiç tayyip kullanır mı? Lütfen! Bir daha ilahımıza pardon tayyibimize kötü sözler söyleme ‘o çok iyi biri’.Ha unutmadan,akşam sörvayvır izleyeceğiz gelecek misin?

  17. Tebrik ve teşekkür ediyorum sevgili Cengiz ve yukarıda fikirlerini / görüşlerini sakınmadan yazan güzel insanlar.

    Doğal olarak algılarımız, görüşlerimiz, yaklaşımlarımız farklı ve bazen de sıra dışı; ama herkesin gönlündeki amaç tek – özgür, adaletli, refah bir Türkiye.

    Yaradan, bu hayalimize tez zamanda ulaşmamıza izin verir inşaAllah.

  18. basit bir düşünce ile düşünürsek halk ne ise hükümet yönetim odur. yönetim milletin aynasıdır. millet yönetime
    kendi düşünceleri kendi kültürünü kendi dini vecibelerini yansıtan birini getirir. bize düşen yönetime müdafaa etmek
    değil halkımızı milletimizi doğruyu bulmaya teşvik etmektir. eğer millet doğru yolu bulursa doğru yolda Hak yolunda
    olan yeni kendi zihin yapılarındaki kendi zihinlerinin kopyasını yönetime zaten getirir. veya halk o yönetimdeki
    zihin yanlış yolda ise onu düzeltir. ve inanın doğruyu bulmak için
    çabalayan çok insan var. arayışta olan çok insan var. İnanç ve vijdan sahibi çok olup yolunu kaybetmiş çok insan var.
    dediğim gibi millet düzelmez ise yönetim milyar yılda geçse düzelmez.

  19. ATATÜRKÇÜ TSK, Sn.ERDOĞAN’ın, İsmet İnönü’nün 1946 yılında tuttuğu neo-Tanzimatçı yolda yürümekte olduğunu sezmese, eyleme geçmezdi.

  20. NATO, FETÖ’yü, yarı yolda, IMF’nin Celal Bayar ve evlatlarını hep komuş olduğu gibi kodu.

  21. Kimi insan güne gazetenin yıldız falını okuyarak başlar. Tanımak bahtiyarlığına eriştiğim (*.blogspot.com sayfamı O’na kurdurmuştum) Sn. Mustafa Nevruz SINACI’nın hazırladığı “Küresel Almanak” kronolojisine bakma alışkanlığı edinmiş bir subay da 15 Temmuz 2016 günü faka basmazdı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir